Rajastan’ın Beş İncisi


Son bir hafta boyunca Rajastan eyaletinin beş farklı şehrindeydim. Doğal olarak çok yorucu ama bir o kadar da büyüleyici bir maceraydı benim için. Hayatımda gördüğüm en güzel manzaralardan bazılarını bu beş günde gördüm, en güzel yemeklerden tattım, daha önce denemediğim şeyleri ilk defa denedim bu süre içinde. Temelde hepsi benzer karaktere ve ortak eyalete sahip oldukları için bu beş şehir ile ilgili anılarımı bir yazıda buluşturmaya karar verdim. Uzun bir yazı oldu ama anlatacak o kadar çok şey vardı ki. Hazırsanız, ilk günden, beyaz şehir Pushkar ile başlayayım:

Pushkar

[singlepic id=316 w=200 h=150 float=left]Aslında Pushkar’a gitmeyi düşünmüyordum yolculuğumun başında ama yolda gördüğüm neredeyse tüm gezginler anlata anlata bitiremeyince bir şans vereyim dedim. Pushkar’a direk otobüs olmadığı için önce Ajmer şehrine gidip sonra oradan bir şekilde Pushkar’a ulaşmalıyım. Ajmer’e gidecek otobüsün biletini önceden almıştım(70Rupi) ve tren istasyonunun karşısındaki durağı bulmak çok zor olmuyor. Otobüsün yataklı ve koltuklu bölümleri var ama böyle dediğime bakmayın gördüğüm en pis ve en eski otobüslerden biri. Yolda arıza çıkmasın da yolculuk uzamasın diye çok dua ediyorum 🙂 Yatağıma geçip kitap okumaya dalıyorum, otobüs kağıtta yazdığı gibi 2,5 saat sonra Ajmer’de. Tek sıkıntı bizi şehrin dışında indirmesi, o yüzden şehir terminaline gidecek tuktuka 100Rupi vermek zorunda kalıyorum. Pushkar’a giden otobüsler her 15 dakikada bir kalkıyormuş, fiyatı ise 12Rupi. Pushkar’a vardığımda son vasıta olarak otele gidecek tuktuka da 40Rupi verdikten sonra, tüm yolculuk bana 222Rupi(4,5$)’ye mal olmuş oluyor. Birşeyler atıştırmak ve kasabayı tanımak için merkeze yürüyüp iki saat boyunca dolaşıyorum.

Pushkar küçük kutsal gölü ile meşhur ve Beyaz Şehir olarak geçiyor, sebebi göle bakan binaların beyaz[singlepic id=307 w=200 h=150 float=right] renkte olması. Bodrum’u andırıyor biraz 🙂 İnsanları sevecen, nüfusu az ve yolda duran bir ineğin yanından geçerken bana kafa atmasını saymazsak huzurlu bir yer. Kutsallığına gelince, efsaneye göre Lord Brahma Yogni’sini(meditasyon) gerçekleştirirken elinden üç lotus yaprağı düşmüş ve bu yaprakların düştüğü üç yerde üç göl bitivermiş. Pushkar da bunlardan biriymiş. Burası tüm Hindistan’da Brahma(yaratıcı)’ya tapınılan çok nadir yerlerden biri ve ülkenin yegane Brahma tapınağı Pushkar’da bulunuyor(Diğer bütün tapınaklar ya Şiva(yokedici)’ya ve Vişnu(idare edici’ya adanmış). O nedenle şehirde yumurta, et, alkol, uyuşturucu gibi şeyler tüketilmesi kesinlikle yasak. Alkol içmek isteyenler hemen yakınlardaki çöle gitmek zorunda. Göl çevresinde ayakkabıyla bile dolaşılamıyor. Aslında burada bir gece kalıp gidecektim ama ortamı gördükten sonra içimde daha fazla kalma isteği uyanıyor. Zaten görünüşe göre [singlepic id=314 w=200 h=150 float=left]Pushkar’a zamanında turist olarak gelip çok sevince kalıp iş-aile kuran ve yaşamını burada devam ettiren çok yabancı var (başta İngilizler tabi ki). Şehirdeki en önemli atraksiyon ise Kasım ayı gibi başlayıp 10 gün süren Deve Fuarı. Dünyanın en büyük deve alışverişinin döndüğü festival için çevre yerlerden gelen deve sahipleri ve müşterileri şehre akın ediyor; deve ve at yarışları, deve dansları, havai fişekler ve çölde partilerle oldukça hareketli geçtiği kesin. Ama kasabada oda fiyatları bu 10 gün boyunca 10 katına çıkıyor! Bir taraftan fuarı görmek ilginç gelse de diğer taraftan 10 katı ücreti ödeyecek halim olmadığı için çok kafama takmıyorum. Akşam göl kenarında takıldıktan sonra erkenden otele dönüp yatıyorum, burada gündoğumunun muhteşem olacağına dair bir his var içimde 🙂

Sabah hemen göle koşuyorum, varır varmaz beklediğimden daha büyüleyici bir manzara selamlıyor beni. Gölün çevresinde Varanasi’deki gibi ghat’lar var(toplam 52 taneymiş), Hindular sabah erken saatlerde buraya gelip yıkanıyorlar. Varanasi’nin pis nehrine karşın burada göl temiz ama yine de gölde yıkanmıyorlar, havuzcuklar yapmışlar göl kenarına, o havuzların içine bir rahip kutsal süt dökerken halk da yıkanıp ibadetini yerine getiriyor. Sonra da gölü sağ omza almak kaydıyla etrafında bir tur atıyorlar. 1 saatte yürünebiliyor çevresi, her köşede ayrı güzellikler var. Saatlerce kalıyorum orada, hatta bir ara rahibin biriyle günlük Hindu ayinlerinden birini gerçekleştiriyoruz. Tören temelde şöyle gerçekleşiyor: Rahiple ikiniz süt dökülmekte olan bir havuzun başına geçiyorsunuz. Elindeki tabakta sarı-kırmızı toz, nilüfer yaprakları, pirinç ve renkli uzun bir ip var. Rahip önce havuzun suyuyla vucüdunuzun belli yerlerini ıslatmanızı söylüyor. Sonra sırayla yaprakları, sarı tozu, kırmızı tozu, pirinci ve en son yaprakları havuza atmanızı istiyor. Siz bunları [singlepic id=311 w=200 h=150 float=right]yaparken Brahma’ya övgü dolu sözler söylüyor rahip. Kalan pirinci kırmızı toza bulayıp alnınıza sürüyor (tika) ve tabaktaki ipi bileğinize bağlıyor. İp kopup gidene kadar kötü enerji sizden kilometrelerce uzakta duracakmış diye anlatıyor. En son bir Hindistan cevizi veriyor elinize, ona da belirli sözcükler söyledikten sonra en can alıcı noktaya, sizden tapınaklarına bağış yapmanızı istediği bölüme geliyorsunuz. Nedense bu anın geleceğinden adım gibi emindim 🙂 Turistlerin çoğu 3000-4000Rupi verirmiş, gönülleri zengin olanların 25000Rupi de verdiği görülmüş, sonuçta Brahma’nın nurunun üzerinizde olması paha biçilemezmiş. Böylece rahiple aramızdaki seromoninin son diyalogu şöyle geçiyor.

Rahip: Şimdi dediğimi tekrar et… Lord Brahma, senden ruhumu kutsamanı diliyorum…

Ben: Lord Brahma, senden ruhumu kutsamanı diliyorum…

Rahip: …bana para ver, şans ver, 100 yaşına kadar yaşayayım…

Ben: …bana para ver, şans ver, 100 yaşına kadar yaşayayım…

Rahip:…benim ve ailemin hep yüzünü güldür…

Ben: …benim ve ailemin hep yüzünü güldür…

Rahip:…ve senin için vereceğim –rakamı söyle- Rupilik kutsal bağışı lütfen kabul et.

Ben: …ve senin için vereceğim 10 Rupilik kutsal bağışı lütfen kabul et.

Rahip: Dalga mı geçiyorsun?

Ben: Hayır, fakirim ben rahip bey. Ne gezer binlerce Rupi benim gibi birinde?

Rahip: Bari annen baban adına da 10 Rupi ver, 30 Rupi ha?

Ben: Yok, 10 Rupi iyidir.

Rahip: (Töbe töbe’nin Hintçesi ve çeşitli anlamadığım sözler-rahip kudurdu)

Ben: Eeee, ben gideyim artık?

Alnımda tika, elimde fotoğraf makinesi yeterince oyalandıktan sonra otelime dönüyorum, zaten yapılacak çok bir şey yok burada. Tam dinlenme yeri. Ama zaten Jaipur’da 3 gün kalıp yeterince dinlenmiştim, burada zaman kaybetmek istemiyorum. Daha gezilecek çok şehir var, o yüzden oteldeki elemana soruyorum, bir sonraki durağım olan Udaipur’a gidecek gece otobüsünde yerlerin tükenmek üzere olduğunu söyleyince düşünmeden alıyorum biletimi. Geri kalan saatlerimi ise otelimin bahçesinde geçirmeye karar veriyorum. Otobüs Ajmer’den kalkacak ve Pushkar-Ajmer transfer dahil toplam ücreti 550Rupi. Biraz fazla geliyor, daha çok zamanım var, ben de şehir merkezine son bir kez inip fiyat araştırması yapmayı düşünüyorum. Beklediğim gibi çıkıyor, aynı otobüs değil ama iki saat önce kalkanı var, fiyat 280Rupi! Hemen otele dönüp bileti aldığım elemana onu iptal etmesini söylüyorum, açık açık da yarı fiyatına başka bir bilet bulduğumu ekliyorum. Değiştirmek istemiyor tabi, beni acentadaki adamla konuşturuyor telefonda. Tabi Hint aksanı bir de telefonda olunca anlaması imkansız ama çıkarabildiğim cümleler, bileti iptal edersem %50 kesecekleri, bileti aldığım otobüsün lüks otobüs olduğu ve iki saat önceki otobüse de 250Rupi’ye koltuk sattıkları (yatak kalmamış). Ben de hemen 250Rupi’lik olanla değiştirmelerini istiyorum, lüks otobüsü ne yapayım Hindistan’da. Kabul ediyorlar, akşam olduğunda beni Ajmer’e otobüsün hemen önüne bırakması için bir arabayla anlaşıyorum 100Rupi’ye. Bu arada ilginç ve sinir bozucu birşey oluyor, tuktuk otobüsün 2 saat sonra kalkacağını söylüyor ve orada bekliyorum. Daha da ilginci ise elimdeki biletin o 550Rupi’lik biletle aynı olması, otobüs gelip de muavine bileti gösterdiğimde kabul ediyor ve beni yataklardan birine alıyor. Yani, aslında 250Rupi’ye ve 550Rupi’ye sattıkları aynı otobüsmüş. Adamlar müşteri anlayana kadar ne kadar kazıklayabilirsek kardır mantığında resmen, çok sinirleniyorum ama en azından 200Rupi cepte.

 

Udaipur

[singlepic id=322 w=200 h=150 float=left]Hayatımın en kötü yolculuğunu yaşadım. Bir yol ne kadar bozuk ve çukurlu olabilir ki derseniz Hindistan’a gelin görün derim. Otobüs yataklı diye sevinmiştim, en azından 9,5 saatlik yol boyunca dinlenip kendime gelirim. Ama otobüse bindiğim andan itibaren bir dakika gözümü kapatıp dinlenemedim, her çukurda deli gibi sarsılıyorduk, 100 metrede bir olan tümsekler kafamızı tavana çarptıracak kadar zıplatıyordu. Üstelik yatağım tam arka tekerliğin üzerinde olunca her sarsıntıyı 10 kat yoğun yaşadım. Üstelik bu lüks dedikleri otobüs, hatırlatırım. Böylesine bozuk yolda yavaşlama gereği duymadan basıp ilerleyen şoföre ayrıca sevgilerimi sunuyorum. Bir mola bile vermedik, en ufak bir dinlenmeyi bırak başım ağrısından öldüm resmen. Bu maceradan sonra kendime Hindistan boyunca tutulacak 3 altın kural koyuyorum:

  1. Başka çaren kalmayana kadar kesinlikle uzun yolda otobüsle yolculuk etme. Herhangi bir trenin en düşük sınıfı bile olur ama otobüs olmaz.
  2. Hadi otobüse binmek zorunda kaldın, asla ama asla tekerlek üstünden yer alma.
  3. Yataklı yer seçme, ne de olsa uyuyamayacaksın.

Udaipur’a söylendiği gibi 7 yerine saat 5’te varıyoruz ve gecenin köründe otobüs durağında etrafta onlarca rikşacıyla kalakalıyorum. Otelime bu saatte gidersem bu gece için de ücret alırlar, ama tek başıma sokakta bekleyemeyeceğime göre razıyım onu da vermeye. Ancak otelime vardığımda beklediğimden çok daha sıcak karşılanıyorum, resepsiyoncu Vicky sabaha kadar idare etmem için bana çatıda bir yatak bile ayarlıyor 🙂 4-5 saat kestirip kalktığımda asıl odama geçebilirim artık.

Sabah boş boş takılıp gezi planı yaparken 2 Alman gençle tanışıyorum, bu turda tanıştığım kaçıncı Alman[singlepic id=319 w=200 h=150 float=right] oldu bilmiyorum. Şu ana kadar gördüğüm tanıştığım insanları gruplarsam gezginlerin neredeyse yarısı Alman ve İsrailli, geri kalanlar ise İngiliz, Amerikalı, Fransız, İspanyol ya da Kanadalı şeklinde gidiyor. Bunların dışındaki milletler ya tur gruplarıyla gelmişler ya da gezmiyorlar. Hele gezgin Türklerin sayısı o kadar az ki, ben 20 günde bir tane bile Türk görmedim mesela. Çoğu Hindistanlı tanıştıkları ilk Türk olduğumu söylüyorlar. 8 milyonluk İsrail’in gençleri en uzak ülkelerin en ücra köşelerinde bile bulunabilirken, neredeyse 80 milyonluk milletimiz neden bu kadar pasif, neden dünyayı keşfetme konusunda böylesine ilgisiz anlamak zor. Mesele para değil orası kesin, buralarda günlük 10$’a bile rahatça geçinilir çünkü. Çoğu kişi için Türkiye’deki günlük harcamalarından daha az bu rakam. Anlamıyorum.. Neyse 🙂 Bu gençler gitmek istediğim yerlere gidecekler, sonuçta beraber gezmeye karar veriyoruz. Grupça gezmenin en güzel tarafı taksi ücretlerini bölüşmek, 60Rupi tutan yol bir anda oluyor 20Rupi 🙂 City Palace ile başlıyoruz turumuza, bir Hindistan klasiği ile karşılaşmamız uzun sürmüyor: dışarıdan harika gözüken ama içi boş ya da sıkıcı olan mekanlar topluluğu. Bu saray da istisna değil, içeride foto çekimi için talep ettikleri 200Rupi’yi iyi ki vermemişiz. Ardından fotoğraf çekilecek bir iki manzara noktasına gittikten sonra birşeyler yiyor, ardından günbatımı için güzel bir yer aramaya başlıyoruz. Yine Jaipur’daki gibi her bina girişinde, araçların üstünde hatta yerde Nazi amblemi var. Almanlarla beraber onları görmek ilginç oldu. Ama asıl İsrailliler bu konuda ne düşünüyor, merak ettiğim o.

Bu şehrin en popüler yeri gölü ve gölü ortasında bulunan muhteşem beyaz saray. Saray James Bond’un Octopussy filmde ve tabi ki The Fall’da kullanılmıştı. Zamanında Mihrace’nin yazlık eviyken şu anda otele dönüştürülmüş. Tek gece konaklama ücreti 1000$ civarı ve otel ya da restaurant müşterileri dışında turist kabul etmiyorlar. Yoksa saray içine yapılacak bir bot gezisi güzel olabilirdi. Günbatımında gölden güzel manzara çıkacağını düşünerek tepelik bir yere çıkmayı düşünüyoruz. [singlepic id=327 w=200 h=150 float=left]Yakınlardaki bir yere teleferik hizmeti varmış, çıkış-iniş sadece 70Rupi, hemen alıyoruz bilet. Yukarıda tahminimizden daha güzel bir görüntü var, bir tarafta Udaipur şehri ayaklarımız altında, diğer tarafta göl tüm durgunluğu ve arkasındaki tepelerin yansımalarıyla ne kadar fotojenik olduğunu kanıtlıyor. 2 saat geçirmiş olabiliriz tepelerde, o sırada babası Türk olan bir İngiliz kızla tanışıyoruz. Çalıştığı part-time işten kazandığı tüm parayla tek başına Asya turuna çıkmış, saygı duydum. Alman gençlerin saat 7’de trenleri var, o yüzden erken dönmek zorunda kalıyoruz. Çocuklarla vedalaştıktan sonra ne yapsam diye düşünürken Vicky bir dans gösterisine gitmemi tavsiye ediyor. Aynı gösteriden Almanlar da bahsetmişti, fiyatı da uygun olunca(60Rupi) oraya da gitmemezlik etmiyorum. Geleneksel danslar, şarkılar, tehlikeli gösteriler falan var, gayet hoş. Şov bitince otele geri dönüyorum, bu saatten sonra Udaipur’da yapılacak tek şey[singlepic id=331 w=200 h=150 float=right] bir kafeye geçip Octopussy filmini izlemekmiş çünkü 🙂 Otelde Vicky beni tam bir soru yağmuruna tutuyor, hakkımda merak ettiği onlarca şey varmış. Sonra başlıyor dertlerini anlatmaya, derisinin rengi koyu olduğu için kimsenin onu sallamadığını, kızların beğenmediğini, burada sosyal sistemin çok acımasız olduğunu, yabancılar açık tenli olduğu için aşırı saygı gördüklerini, kızların bu yabancıların etrafında fıldır fıldır döndüğünü, vs. Hindistan’daki kast sistemini tabi ki duymuş ama geldiğimden beri çok üstüne düşmemiştim, Vicky’nin anlattıklarından sonra sokaktaki insanlarla bir kamuoyu yoklaması yapmaya karar veriyorum. Ama önce iyi bir uyku çekmem gerekli.

Ertesi sabah kalkınca ilk işim çıkıp sarayın bir iki güzel fotoğrafını çekmek oluyor. Ardından otele dönüp [singlepic id=332 w=200 h=150 float=right]kahvaltımı ediyor, otel borcumu kapatıyor (gecelik 150Rupi-3$), eşyalarımı topluyor (artık en fazla 2 dakikada tüm çantamı toplayabiliyorum 🙂 ) ve Ranakpur’a gidecek otobüse binmek için terminale gidiyorum (burada bus station diyince anlamıyorlar-bus stand diye geçiyor, train station ise railway station diye sorulmalı). Ranakpur’da kalmayacağım, asıl hedefim Jodhpur ama Ranakpur iki şehrin tam arasında olunca ve ünü ülke sınırlarını aşan bir Jain tapınağına ev sahipliği yapınca uğramadan edemem 🙂 Udaipur-Ranakpur arası yerel otobüs var(64Rupi), yola çıkar çıkmaz yine aynı manzara: önümdeki çiftten biri diğerinin kulağına birşeyler fısıldıyor yanındaki ise yavaşça ve merakla bana dönüp bakıyor, yanımdaki çocuklar yüzlerce defa “hello, hello, hello” diyor, otobüsteki İngilizce bilenler benimle konuşmak için fırsat kolluyor. Düzgün İngilizceli aklı başında bir amca muhabbeti açınca ben de madem yol uzun, kafamı kurcalayan kast sistemi hakkında merak ettiklerimi sormanın tam zamanı deyip giriyorum sohbete. [singlepic id=334 w=200 h=150 float=left]Adam samimiyetle anlatıyor herşeyi, kast sisteminin hala geçerli olduğunu, her kastın ayrı kuralları ve gelenekleri olduğunu, evlenirken kişinin aynı kasttan biriyle evlenmesi gerektiğini, her kastın mensuplarının kendine göre aşağı kastları ezdiğini, hatta alt kasttakilerin elini bile sıkmadığını, en alt sınıf hatta sınıfsız diye geçen ‘Dokunulmazlar’ın köle niyetine kullanıldıklarını ve daha nice şey. Kendisinin Rajpat denilen Savaşçı kastından olduğunu gururla belirtmeyi ihmal etmiyor ve evlenme çağındaki oğlu için Rajpat kastından çok iyi bir gelin adayı seçtiklerini de ekliyor. Burada evlilikler görücü usülü oluyormuş. Bazı aileler gazete ilanıyla bile gelin-damat arayabiliyormuş, ilanda belirtilen ve koyu harflerle vurgulanan kısımlar ise tabi ki kast ve deri rengi. Fair Complexion- Medium Complexion-Dark Complexion diye sınıflandırmışlar insanları(düşünün ben Fair’mişim aslında esmer olmama[singlepic id=333 w=200 h=150 float=right] rağmen). Renk o kadar önemli ki ülkedeki tüm reklamlardaki, billboard’lardaki mankenlerin ve televizyondaki yıldızların hepsi ama hepsi açık tenli. Koyu tenliler resmen insandan bile sayılmıyor. Çoğu eczanede ve markette deri beyazlatma kremleri satılıyor, bizim Vicky bile ortaokul ve lisede tam 7 sene kullanmış bu beyazlatma kremini -artık ne kadar toplumsal baskıya maruz kaldıysa. Bu kadar katı ve acımasız bir sosyal yapı hakkında duyduklarım karşısında diyecek söz bulamıyorum, hala böylesine geçerli olabileceğini hiç düşünmemiştim. Konu ilginç olunca 3 saatlik yolculuğun nasıl geçtiğini anlamıyorum. Otobüsten inerken adam benden telefon numaramı istiyor, arada bir arayıp konuşmak istiyormuş??

[singlepic id=339 w=200 h=150 float=left]Ranakpur’a vardığımda tapınağın otobüs durağının hemen yanında olduğunu görünce seviniyorum, büyük sırtçantamı bilet ofisine bıraktıktan sonra muazzam yapıya yürümeye başlıyorum. Giriş 50Rupi. Tapınak Jainizm’e adanmış, Hinduizm ile Budizm karışımı bir din. Tapınak ise 300 yıl önce inşa edilmiş ve tamamen mermerden yapılmış. Kesinlikle çok görkemli, içi de en az dışı kadar güzel. Ne iyi etmişim de burada durmuşum. Bir saat kadar gezip bu sefer Jodhpur’a gidecek otobüse biniyorum (123Rupi) ve nispeten rahat bir yolculuğun ardından (o Pushkar-Udaipur yolculuğunu hala unutamıyorum, çocukluğumun kötü bir anısı gibi yerleşecek zihnime, ileride psikologa gidersem bu yolculuktan başlaması gerekecek) 4 saat sonra [singlepic id=337 w=200 h=150 float=right]Mavi Şehir Jodhpur’dayım. Bu kısa yolculukların eğlenceli taraflarından bir tanesi de yanımızdan geçen kamyon şoförlerinin birbirinden farklı melodiye sahip kornalarıyla sürekli başımızı ağrıtması. O kadar çok korna çalınıyor ki bu ülkede. Kamyon arkası yazıları bile “Blow Horn, Push the Horn, Horn is God” gibi yazılardan oluşuyor 🙂 Şehiriçi de farklı değil, sokağın tekinde yürürken arkanızdaki araç daat diye korna çalıyor dibinizde, siz de yerinizden zıplıyorsunuz tabi. Hala alışamadım, alışabileceğimi de zannetmiyorum 🙂

 

Jodhpur

Bir filmin izinden ilerliyorum, sıradaki durağım ise Jodhpur. Hindistan yaşadığımız dünyadan o kadar farklı ki, her gün sizi şaşırtacak ilginç şeylere tanık oluyorsunuz. Bugün çöplerle nasıl başa çıktıklarını öğrendim mesela. Zaten herkes sokağa atıyor çöplerini, bir caddede çöp kutusu sayılabilecek bir ya da iki tane bidon koymuşlar göstermelik. Sonradan dikkat ettim, gece çökünce bu bidonlardaki çöpleri sokağa döküyorlar ve topluca yakıyorlar! Böylece çöp möp kalmıyor geriye, kesin çözüm 🙂 Sokaklar leş gibi kokuyor ama en azından çöp toplama kamyonu, arıtma tesisleri, vs gibi şeylerle uğraşmamış oluyorlar. İlginç gerçekten.

Diğeri ise neden herkesin yemek yerken, el sıkışırken ve birine bir şey verirken sağ elini kullandığı oldu. Sebep Hint tuvaletlerinde saklıymış. Hintlilerde tuvalet kağıdı alışkanlığı olmadığı için (gerçekten de öyle, hiçbir otelde tuvalet kağıdı bulamadım şimdiye kadar, marketten alıp sürekli yanımda taşımak zorundayım ve hiç de ucuz değil) tuvaletlerini yaptıktan sonra sol elleriyle gerekli yerleri temizliyorlar. Bu yüzden o sol eli yemek, temas gibi durumlarda haklı olarak kullanmamayı tercih ediyorlarmış 🙂

Jodhpur’la ilgili ilk izlenimlerim modern bir yer olduğu yönünde. Neredeyse İstanbul’un bazı [singlepic id=334 w=200 h=150 float=right]semtlerine benzettim diyebilirim. Her köşede alışveriş merkezi, markalar ve restaurantlar var. Buraya gelmemin en büyük sebebi ise şehre tepeden bakan Mehrangarh Fort. O yüzden otelimi mümkün olduğunca yakın seçtim, gündoğumları konusundaki takıntımı biliyorsunuz 🙂 Otel biraz pahalı(275Rupi) ve börtü böcek kaynıyor. Zaten Hindistan’a geldiğimden beri sinek ısırıklarından kurtulamadım, şimdi de böcekler eklendi bakalım. Çok oyalanmadan sabah kalkmak üzere yatıyorum ben de, zaten topu topu bir gece kalacağım burada.

[singlepic id=343 w=200 h=150 float=left]Sabah zamanında kalkıyorum ve tepeye çıkış için hazırlanırken otelin sahibi ile karşılaşıyorum. Ayaküstü muhabbet ve aldığım yol tarifinden sonra dışarı çıkıyorum ama bu kadar zor olduğunu hiç tahmin etmezdim. Keşke daha iyi dinleseymişim 🙂 Sokakların Varanasi’den aşağı kalır yanı yok, tam labirent. Bu sefer işimi daha zorlaştırırcasına yokuş çıkış inişler de eklendi. Bulunduğum yer çok eski bir mahalleymiş, kaldığım otel bile 524 yıllık bir binaymış. Bütün evler içiçe, bir sokağa giriyorum birinin evinin bahçesi çıkıyor, başka bir sokakta karşıma çıkan bir kapıyı açıyorum mutfakta yemek yapan teyzeler var. Tam bir cümbüş, yolu bulmak imkansız. Bunlar yetmezmiş gibi her dar sokakta köpek çeteleri var, sürekli havlamalarından geçişime izin vermedikleri belli. Köpekleri savuşturmak için elime sopa alıp sallıyorum, daha da hiddetleniyorlar. Bunların sesini duyan arkadaşları da destek kuvvet olarak gelince bana geri dönmekten başka çare kalmıyor. Kuduz mu değil mi belli olmayan ve sürekli hırlayın 10 sokak köpeğinin arasından geçecek kadar deli değilim. Gündoğumu kaçtı ama kale ziyaretçilere 9’da açılıyormuş. O civarda bir tuktuk kiralayıp giderim artık.

Oteldeyken sinir bozucu birşey daha keşfediyorum, eğer bir otele rezervasyonsuz giderseniz fiyat her zaman daha düşük oluyor, hatta onun üzerinden bile indirim yapılabiliyor. Mesela benim 275Rupi ödediğim odanın pazarlıksız fiyatı 170Rupi’ymiş. Onun için internetten rezervasyon yapmanızın tek yararı yerinizin garanti olması. Bundan sonra gecenin ortasında varacağım şehirler hariç hep rezervasyonsuz gitmeye çalışacağım.

[singlepic id=342 w=200 h=150 float=left]Saat 9’a kadar oyalandıktan sonra artık kaleye gitmeye hazırım ama tuktuk yerine şansımı o dar sokaklardan denemeye karar veriyorum. Bu sefer sırtımda büyük çantam da var ama Nepal’deki trekkingin faydalarını görüyorum yolda. Şansıma köpekler gölge altlarında uyuyorlar (belki de iki saat önce o kadar kızgın olmalarının sebebi uykularının gelmesiydi, bilemiyorum), ben de aralarından sıvışıyorum. 10 dakika sonra kale girişindeyim. Kalenin içinde bazı küçük evlerde yaşayanlar var, aktif olarak kullanılması enteresan. Zaten yereller geleneksel kıyafetleri içindeler, etrafta hiç turist de olmayınca tam anlamıyla zamanda geriye yolculuk etmiş gibi hissediyorum. Küçük çocuklar etrafımı sarıp kendi fotoğraflarını çekmemi istiyorlar. Kırmıyorum onları. Yukarı tırmandığımda karşıma çıkan mavi şehrin manzarası ise muhteşem. O dar sokaklar, labirentler, içiçe evlerde ve balkonlarda günlük hayatını sürdüren insanlar saatlerce oturup izlettirebilir kendini. Fotoğraflarımı çektikten sonra artık içeri girmek istiyorum. Çantamı da bir yere bırakmak istiyorum artık, ağır değil ama sırtım çok terledi, sırtımda o varken iki üç saat daha geçirmek çok rahatsız edici olur. Saray girişindeki görevli bilet soruyor, ama ben hiç bilet gişesi göremedim? Gişeyi tarif ediyor, ta kale kapısının oradaki yol ayrımının diğer tarafındaymış. Geri yürümekten başka çare kalmıyor ama gişeye vardığımda çok sevinemiyorum. Çünkü herkesin bana söylediğinin aksine çantayı teslim edecek bir yer yokmuş ve giriş ücreti 300Rupi+100Rupi fotoğraf makinesi ücreti! Çok kararsız kalıyorum, sırtımda çantayla tekrar o yokuşu çıkıp üzerine o kadar parayı vermeye değer mi diye. Üstelik şu ana kadar Hindistan’da saray içlerinin pek içaçıcı[singlepic id=341 w=200 h=150 float=right] olmadığına yeterince tanık olmuştum. Ben de almıyorum bilet, umarım bunun için ileride pişman olmam. Gideceklere tavsiye olsun, kalenin iki girişi var, biri bilet gişesi diğerinde sadece bir güvenlik görevlisi var(benim girdiğim kapı). Eğer amacınız sadece mavi şehrin manzarasını yakalamaksa kale surlarından da çok güzel resimler çekebilirsiniz. Bunun için para ödemenize gerek yok. Hatta para ödemeden saray içine bile girilebilir, bir giriş bir de çıkış var. Çıkışta biletçi yok, eğer bir şekilde sıvışırsanız bir daha kimse bilet sormaz. Ben de bir ara oradan şansımı denemeyi düşündüm ama çantayla yeterince dikkat çekiyordum, boşverdim.

Kaleden başka gezilecek bir yer yok burada. Ben de tren istasyonuna sırtçantamı bırakıp bir alışveriş merkezine geçiyorum. Bir kafeye oturup bilgisayarda oyalanırım saatlerce. Gittiğim yerde McDonald’s vardı, hemen bir menü kapıp (Muhteşem Mihrace’nin Büyük Tavuklu Hamburgeri 🙂 ) bitirdikten sonra yandaki kafeye geçiyorum. Hindistan’da dondurma ve kekler nasıl yapılıyor bilmiyorum ama tadlarının bizimkilere hiç benzemediği kesin. Sadece kendi yerel sütlü şekerli tatlılarını sevebildim. Lezzetsiz bir Brownie ve kokusu yoğun, içimi zor bir baharatlı çay sipariş ettikten sonra saatlerce oyalanıyorum. Trenim 23:45’te ve benim daha 9 saatim var. Şehirde boş boş dolanıp bir net cafe buluyorum, 2 saat orada takılırken “Jodhpur’da yapılacak aktiviteler” diye aratıyorum, kale ve iki ilginç ev dışında sonuç çıkmıyor 🙂 Aynı Agra gibi tek yapıdan ekmek yiyen bir kent, aynı Agra’daki gibi bir an önce ayrılmak istiyorum. Yazımın başında ne kadar modern olduğu hakkındaki izlenimlerim vardı ya, onu unutun tek lüks caddesi dışında şehir tam bir döküntü. İnsanları en az Agra’daki kadar rahatsız edici, kaldırımsız yollarda yürürken ise ezilmemek için büyük mücadele veriyorsunuz. Üstelik bugün, Hintlilerin meşhur Diwali Festivali’nin arifesiymiş, bütün halk sokaklarda kutlamalar için ışık, giysi, havaii fişek falan alıyor. Her sokaktan ise bomba patlaması gibi gürültüler geliyor, aslında çocuklar havaii fişek patlatıyormuş. Karşıdan karşıya geçişler ise başlı başına bir macera. Trafik ışığı çoğu yerde yok, yapmanız gereken motorsiklet, tuktuk, bisiklet, inek ve araba sürüsünün ortasına onların hızını hesaplayarak girmeniz ve devamlı bir sonraki hamlenizi düşünmeniz. Durursanız ezilirsiniz, yavaş ama ileri doğru emin adımlarla ilerlemelisiniz, sizi [singlepic id=345 w=200 h=150 float=right]gören araçlar duracak ve yolunu değiştirecektir, tabi sürücünün aklı başka yerde değilse 🙂 Düşündükçe Hindistan’ı yolculuğumun başına koymakla ne iyi ettiğim konusunda defalarca hak veriyorum kendime. Buradan sonrası o kadar kolay gelecek ki 🙂 Net cafe’den sonra bir resturanta giriyorum, Jodhpur’da yaptığım en iyi şeylerden biri. Adı Midtown Restaurant ve tren istasyonunun hemen dikine olan caddede bulunuyor. Yemekleri tam anlamıyla inanılmaz, tam 150 çeşit vejeteryan yemek seçeneği var, kendime Hint usülü bir pizza sipariş ediyorum. Şu ana kadar yediğim en iyi pizzalardan biri olabilir. Trenimin kalkmasına bir saat kalaya kadar oyalanıyorum burada.

 

Jaisalmer

Altın şehirdeyim, çöller hemen dibimize. Şu ana kadar bulunduğum yerlerden çok farklı, Fas ya da Mısır’daki eski Arap yerleşimlerinden birindeyim sanki. Kaldığım yer Jaisalmer Kalesi’nin içinde, surlarla ve devasa kapılarla çevrili, labirent sokaklar ve geçitlere ev sahipliği kalenin içinde yaşam yüzyıllardır devam ediyor. Zamanda geriye yolculuk yapmış gibi hissetmemek imkansız, araçların alınmadığı arnavut kaldırımlı dar sokaklarda ilerlerken 21. yüzyılda olduğunuzu hatırlatan etrafta o kadar az şey var ki..

Buraya kadar gelmişken her turistin yaptığı gibi çölde safariyi yapmasam olmaz. İşin en zor kısmı dürüst ve kaliteli bir safari acentası seçmek. Otelim çok temiz ve çok eski bir binaya kurulmuş, yeri gayet iyi (kale surlarının içinde) ve fiyatı gecelik sadece 150Rupi. Her otel gibi burası da kendi safari turlarını düzenliyor. Şehrin sanırım tek gelir kaynağı bu. Tren istasyonuna vardığımda taksicinin teki acentasını ziyaret etmem karşılığında benden para almadı, oteller ise gecelik fiyatlarını 55Rupi’ye [singlepic id=356 w=200 h=150 float=right]kadar düşürmüş. Ne de olsa her gelen mutlaka bu turlardan birine katılıyor. Otelde fiyatı soruyorum, günübirlik yarım gün gezi için 2000, tam gün gündoğumunu da kapsayan tur için 3000Rupi talep ediyorlar. Tabi Hindistan için aşırı uçuk bir fiyat, daha önce Katmandu’daki otelde yaptırdığım trekking turunun birebir aynısının dışarıda %35 daha ucuza satıldığını görünce bir daha başka yerlerden fiyat almadan herhangi bir tur satın almamaya ant içmiştim. Bizim elemana düşünmem gerek dedikten sonra dolaşmaya çıkıyorum. Adını daha önce duyduğum bir acentayı görüp giriyorum, Ganesh Travels ismi. Otelde verilen turun aynısı, yarım gün için 950Rupi talep ediyorlar. Hatta bugün yola çıkacak turun 1 saat sonra başlayacağını, yarın meşhur [singlepic id=348 w=200 h=150 float=left]Diwali Festivali için kale içinde yapılacak kutlamaları kaçırmamamı tavsiye ediyorlar. Kaç gündür bir Diwali telaşıdır gidiyor ülkede, aslında düşününce kutlamaları izleyip safariye de bugün gitmem daha mantıklı. Sonunda satın alıyorum ve çantamı hazırlamak için otele dönüyorum. 1 saat sonra tekrar acentadayım. O gün tura katılan sadece iki kişi var, ben ve İspanya Kanarya Adaları’ndan Oscar. Şoförümüzle beraber üç kişi jipe atlayıp 60km batıdaki çöle gidiyoruz. Deve sürücülerimiz kendilerini tanıtıyorlar, develere atlıyıp başlıyoruz tura. 2 saat boyunca bozkırlardan geçiyoruz, çöle ulaştığımızda artık kıçımız ağrımaya başlamıştı 🙂 Devemin ismi Raja Empat, uysal ve akıllı bir hayvan. Arada bir ağaç dallarının ortasından geçse de yolculuk boyunca beni şikayet etmeden taşıyor. Belli bir yere gelip mola veriyoruz, burada günbatımına kadar bekleyeceğiz. Sürücümüz kap kacak çıkartıp yemek pişirmeye koyulurken biz de birbirimizin çeşitli fotoğraflarını çekiyoruz, kum tepeciklerinden yuvarlanıyoruz, çocuklar gibi eğleniyoruz. Menüde [singlepic id=349 w=200 h=150 float=right]çapati, çok lezzetli bir haşlanmış sebze yemeği ve pilav var. Ve çölde o sıcak altında en çok ihtiyacı duyulan şey de elimizin altında: buz gibi bir bira. Sonra meşhur günbatımı zamanı geliyor ama hiç umduğumuz gibi değil, son üç haftada çok daha güzellerini gördüm o yüzden fotoğrafını bile çekmiyorum. Akşam bastırdığında sürücü ve yeni katılan arkadaşlarıyla beraber laflıyoruz, eğleniyoruz, kilometrelerce karelik alan boyunca çevredeki belki de tek insanlar olmanın keyfini çıkartıyoruz. Ah tabi şu çöl böcekleri de peşimizi bıraksa mükemmel olacak! Karanlık çöktüğünde verdiğim parayı sonuna kadar hakeden bir manzarayla karşılaşıyorum: gökyüzü tamamen yıldızlarla dolu, bütün gezegenler ve galaksiler bu manzarada yer almak için [singlepic id=350 w=200 h=150 float=left]birbirleriyle yarış halinde sanki. Çöllere özel bu manzaranın sebebi etrafta hiç yapay ışık olmadığı için ışık bulutları, yansımalar gibi engellerin olmaması ve havadaki mineral oranının gökyüzünü açık yapmak için ideal oranlarda olmasıymış. Kumlara uzanıp uzun bir süre izliyorum. Normalde bu turlara katılanlar 1 gece ya da 2 gece kalmalı olarak satın alıyorlar turları. Milyonlarca yıldızın altında uyumayı düşünüyorum da, kesinlikle değer. Ama biz kalmalı turdan almadık ve artık geri dönmemiz gerekli. Çölde nasıl yolu bulduğunu anlamadığım bir şekilde ilerleyen şoförümüz 1 saat sonra bizi şehre geri getiriyor.

Şehire vardıktan sonra Oscar ile benim otelin kafesine gidip birşeyler içiyoruz. 3 saat sonra treni varmış Jodhpur’a, benim yaptığım yolun aynısını tersten giderek Rajastan’ın aynı şehirlerini görecek. Ona nerede kalmasıyla ilgili tasiyeler veriyorum ve vedalaşıyoruz. Ben de kafede biraz daha oturup odama geçiyorum.

Ertesi gün tamamen bana ait. Akşam 10:40’ta Bikaner’e giden trenime kadar dilediğimce [singlepic id=352 w=200 h=150 float=right]dolaşabilirim. Kahvaltımı edip sokağa çıkıyorum, surların içinde öylesine dolaşmak başlı başına bir deneyim ama enteresan yapı görmek isteyenler için üç yer var: Saray, Jain Tapınakları ve Laxminath Tapınağı. Saraya varıp fotoğraf çekerken dün tanıştığımız Cool Raul geliyor. Asıl adı Raul değil tabi ki, ama öyle çağrılmak istiyor. Hiç okula gitmemiş ve İspanyolca, Fransızca ve İngilizce’yi şakır şakır konuşuyor. Raul beni gezdirmeyi teklif ediyor, motorsikleti de varmış. Yolda bana çok ilginç şeyler anlatıyor. Aklımda kalanları yazayım: Jaisalmer Kalesi dünyanın en büyük kalelerinden birisi, 1156 yılında kumtaşından inşa edilmiş. İçinde aktif olarak halkın yaşadığı tek kale olarak geçiyor, 85000 kişilik Jaisalmer nüfusunun çeyreği kale içindeymiş. İçerdeki evler de surlar gibi kumtaşından inşa edilip dış süslemeleri tamamen elle yapılmış. Birçok savaş görmesine [singlepic id=353 w=200 h=150 float=left]rağmen 850 yıl boyunca ayakta kalmış olması inanılmaz! Resimde de göreceksiniz, surların üzerindeki yuvarlak taşlar, savaşlarda tepeden düşman askerlerine doğru yuvarlansın diye tutuluyormuş. 850 yıl öncesi için iyi düşünülmüş bir strateji 🙂 Kalenin şu anda en büyük sorunu su sıkıntısıymış, kale altındaki su boruları zarar görmüş ve suyun büyük kısmı sızıntı şeklinde kayıp oluyormuş. Ve para kazanmak için kale içindeki herkes evini otele çevirince büyük su ihtiyacı yüzünden şehir birkaç yıla su sağlayamayacak hale gelecekmiş. Hükümetin bu konuda birşeyler yapmıyor olması üzücü. Raul beni en iyi manzara noktalarına götürüyor, dönerken de bir evin önünde durup bana hemen ev kapısının yanındaki resmi gösterip anlamını açıklamaya başlıyor. Bu resimler her evin kapısında olurmuş. Koyduğum resimden takip edebilirsiniz:

Resimdeki tanrı Lord Ganesh. Şans tanrısı olarak geçiyor. Üst tarafta “Evime hoşgeldiniz” yazıyor, [singlepic id=354 w=200 h=150 float=right]soldaki yazı ise “İyi Şanslar” anlamına geliyor. Sağda bu evde yaşayan evli çiftin isimleri, üstte erkeğin altta kadınınki olacak şekilde yazılmış. Sol alt tarafta evlilik günleri yazıyor. Sağ alt taraftaki svastika ise daha önce söylediğim gibi iyi şansı simgeliyor. Nazi sembolünden farkı noktaların olması ve uçlarının farklı yöne bakması. Alttaki fare Ganesh’in bindiği hayvan, her tanrının aynı bir bineği oluyormuş. Farenin ağzındaki yuvarlak yiyecek ise Ganesh’in en sevdiği tatlı. Bu resim duvara yapıldıktan sonra çıkartılmıyor, solup da görüntüsü yok olana kadar orada kalmak zorunda. Aynı şekilde kapının sol tarafında küçük bir resim daha var. Burada ise vazo içinde çiçekler resmedilmiş, üzerinde evde kalan ailenin hangi kasta ait olduğu yazıyor. Bu aile Brahmin kastındanmış yani en üst kast. Dört kastın her biri kendi arasında 200 alt sınıfa ayrılıyormuş, Raul’un söylediğine göre eskiden mümkün olsa da şu anda kimin hangi kasttan olduğunu anlamak imkansızmış. Ama temel olarak giyimlerine göre; Rajput kastındaki erkekler bıyık bırakır, iki kulağa da küpe takar ve kafalarına türban geçirirlerken kadınlar ise adını hatırlamadığım göğüs bölgesini kapatan, göbeği açıkta bırakan kıyafetler giyer kafalarını da ince bir tülbentle kapatırlarmış. Brahmin’ler ise bıyıksız, küpesiz, alınlarında nokta, kafalarının arkasında at kuyruğu bırakıp kendine ait kostümleri içinde olurlarmış, kadınlar ise göbeği kapatan sariler giyerlermiş saçları açık olacak şekilde.

[singlepic id=351 w=200 h=150 float=left]Raul’un karşılayacağı bir tur kafilesi varmış, ayrılmak zorunda kalıyor. Ben de dinlenmek ve güneşin kavurucu sıcağından sakınmak için kendimi çatı katında bir restauranta atıyorum. Çok lezzetli bir şekerli lassi beni anında kendime getiriyor. Şehrin kalanını da dolaşıp çektiğim fotoğraflardan yeterince tatmin olduktan sonra artık trenimi beklemek için otelime geçip oyalanabilirim. Akşam geldiğinde her yerde kutlamalar başlıyor, festival olduğunu bilmeyen savaş var zanneder. Sokaklar patlama sesleriyle yankılanıyor, küçük çocuklar yılda sadece iki gün yakalayabilecekleri bu fırsatı ellerinden geldiğince yoğun ve gürültülü değerlendirmeye çalışıyorlar. Yola çıktığımda gökyüzünden havai fişekler eksik olmuyor, herhalde benim için daha iyi uğurlanamazdım, çok duygulandım doğrusu 🙂 Bu arada Jaisalmer halkını şu ana kadar tüm Hindistan yolculuğum boyunca karşılaştığım en rahat ve can sıkmayan halkı seçiyorum. Taksiciler bile yanına kadar gitmezseniz size bulaşmıyorlar, daha ne olsun 🙂

 

Bikaner

Hintliler çok tuhaf bir millet. Bu ülkede zengini-fakiri, eğitimlisi-eğitimsizi kimse bizim küçüklüğümüzden beri eğitildiğimiz, tembih edildiğimiz adab-ı muaşeret kurallarından hiç nasibini alamamış. Bizim yapmamamız gereken neredeyse her eylem burada inadına göze sokarcasına gerçekleştiriliyor. Tamam halk içinde geğirmek, osurmak, yemek yerken ağızlarını gürültüyle şapırdatmak, öksürürken ağzını kapatmamak falan bizde çok aşırı sayılmıyor belki ama herkesin içinde işaret parmağını alıp burnunun derinliklerine doğru yolculuğa çıkan, ana caddede bile her bulduğu köşeye işeyen ya da genizden gelen güçlü bir hırıltının ardından ağzında biriken yükü tüm şiddetiyle yola yapıştıranlara ne demeli? Ve bunu erkekler kadar kadınlar da yapıyor. En iğrenci de bu balgamların çoğunun koyu kırmızı renkte olması, sebebi sürekli ağızlarından eksik etmedikleri çeşit çeşit tütün. Bazılarını çiğnerken bazılarını da dişetlerine sürüyorlar. Belli bir yaştan sonra dişten yoksun leş gibi kokan ağızlarıyla kalıyorlar. Neyse belki ben fazla takılıyorum böyle şeylere, bilemiyorum 🙂

İki unutulmaz günün ardından Bikaner’deyim. Yapılacak çok şey yok burada, sadece Amritsar’a giden yolda aktarma yapılacak bir durak. Amritsar’a varmak için çetin bir sınavdan geçmem gerekli. Jaisalmer’den bindiğim rezervasyonsuz ve son derece pis gece treninin ardından burada 10 saat kadar oyalanmam ve akşam‘deki 12 saat sürecek otobüse binmem lazım (Altın kurallarımdan birini bozuyorum, çünkü Amritsar’a buradan tren yok). Toplandığında yolda geçen 30 saat demek bu. Bikaner’in görülmeye değer tek yeri meşhur Fare Tapınağı (Karni Mata Tapınağı). Yüzlerce fare ve sıçanın cirit attığı tapınak resimlerini görmüşsünüzdür, işte orası burası 🙂 Gelecek yaşamlarında çok önemli dini kişiler olarak doğacaklarına ama bu yaşamlarında fare olmayı tercih eden ruhlar olduklarına inanılarak farelerin kutsal kabul edildiği, tapınıldığı ve onlar için birtakım rituellerin yapıldığı bir yer. Şehirden 30km ötede bulunuyormuş, oraya gitmek için halk otobüslerinden birine binmem lazım…

Tren istasyonuna vardığımda hava zifiri karanlık, hava aydınlanana kadar beklemeyi düşünüyorum, [singlepic id=371 w=200 h=150 float=right]hatta hala devam etmekte olan havai fişek gösterilerine dalıp 2 saat geçiriyorum ama dayanıklık sınırlarım zorlanmaya başladı çoktan. Zaten uyuyamamıştım trende, üstelik camlar açık seyahat ettiğimiz için resmen dondum, şimdi tek istediğim sıcak bir yatak bulup uyumak. Çantamı sırtlayıp tren istasyonu çevresindeki otellere bakıyorum, tabi yarısı kapalı kepenkleri indirmişler, kalanında da zar zor uyandırdığım resepsiyoncular bana otellerinde yer olmadığını söylüyor. Bu kadar dolu bir şehir de ilk defa gördüm. Sokaklarda boşboş dolanırken taksiciler beni kendi yerlerine götürmek istiyorlar ama verdikleri fiyat 300Rupi. Sadece 6 saatlik uyku için değeceğini düşünmüyorum ama her geçen dakikayla birlikte göz kapaklarım bir miktar birbirine yaklaşıyor. Sonunda Kalkütalı bir tekstilci amcayla tanışıyorum, adam taksicilerle konuşup benim için 200Rupi’ye bir yer buluyor. Hem de otobüs durağının yanındaymış. Kabul ediyorum ve otele gidiyoruz. Gerçekten iyi otel, hemen kafayı yastığa koyup yatıyorum. Kalktığımda saat 12 olmuş bile. Dışarı çıkıyorum, kahvaltı etmek için tek seçeneğim uzaktaki bir sokak yemekçisi, 30Rupi’ye lezzetli bir Thali yemeği yedikten sonra(aynı yemek restaurantlarda 120Rupi [singlepic id=368 w=200 h=150 float=left]civarı, aradaki farka bakın), Amritsar’a giden otobüs şirketinin ofisini bulup biletimi alıyorum. Akşam 5:30’da yola çıkacağız, 13 saat sürecek sefer için ödediğim ücret 320Rupi. Bu işi de hallettikten sonra artık Fare Tapınağı’na gidebilirim. Alıştım artık, otobüs terminalinde doğru otobüsü bulmam uzun sürmüyor, 5 dakika sonra da yoldayız. Bu tapınak için Deshnok durağında inmem lazım, ücreti tek yön 24Rupi. Deshnok’ta indikten sonra tapınağı bulmak hiç zor değil çünkü her tarafta turist kafileleri benim gittiğim yere doğru yürümekteler. Vardığımızda ayakkabıları çıkartmamızı istiyorlar, önceden yanıma aldığım çorapları hemen ayaklarıma geçiriyorum (farelerden zaten hazetmem, hele bir de çıplak ayağımın üstünde dolananların düşüncesinden bile irkilirim 🙂 ). Tapınak fazla büyük değil, bir ana salonu ve küçük ek odaları var. Ve fareler her yerde. Yüzlerce fare her duvarın üstünde, merdivenlerin her basamağında [singlepic id=370 w=200 h=150 float=right]ya yerdeki tatlıları kemiriyorlar ya da tencerelerin içindeki sütü lıkır lıkır içiyorlar. Hintliler ise karşılarına geçip dua ediyorlar. Yerler ise tatlı kırıntıları ve fare pislikleriyle dolu. Çok farklı bir tecrübe benim için ama fazla dayanılacak gibi değil. Hayatımda canlı fare görmüş değilim, burada bir ömür yetecek kadarını görüyorum zaten. Beş on fotoğraf çekip ayrılıyorum oradan, görev tamamlandı. Bikaner’e döndüğümde otobüsümün kalkmasına daha 2 saat var, hemen otelimde duş alıp çantamı topluyorum ve bir yere geçip yemek yiyorum. Yolculuk uzun sürecek, karnımı şimdiden doyurmakta fayda var…

Böylece Rajastan maceram son erdi. Sırada Punjab eyaletinin en önemli şehri Amritsar var. Oradan sonra Rishikesh ve Delhi’yi de gördükten sonra Kuzey Hindistan’ı bitirmiş olacağım. Günlerdir özlemini çektiğim deniz-kum-güneş ve eğlenceye kavuşmaya çok az kaldı. Bekle beni Goa, adım adım yaklaşıyorum sana 🙂


You may also like...

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.