Pembe Şehir Jaipur


[singlepic id=256 w=200 h=150 float=left]Son iki günde üç farklı şehirdeydim, gece konaklamadan Khajuraho’dan Agra’ya geçmiş ve Agra’da gündüz gezilecek her yeri gezdikten sonra yine akşam vakit kaybetmeden Jaipur trenine binmiştim. Jaipur geziye çıkmadan önce en merak ettiğim şehirlerden biriydi. Hindistan’da her eyalet ayrı bir ülke gibidir, kendine has karakterleri vardır. Birinden diğerine geçtiğinizde farkı rahatça anlarsınız. Varanasi ve Agra’nın bulunduğu Uttar Pradesh, kutsal Ganj nehri, pisliği, hava kirliliği ve fakirliği ile öne çıkar. “Krallar Şehri” anlamına gelen Rajastan eyaleti ise Müslüman nüfusun yoğunlukta olduğu, eşsiz yapıları, çorak toprakları ve çölü ile bilinen oldukça zengin bir eyalet. Ve bu eyalette her şehrin bir rengi var, her şehrin kralı zamanında bu şehirlerdeki evleri keyfine göre sevdiği bir renge boyatmış. Başkent Jaipur’a ise pembe renk düşmüş. The Fall diye 2006 yapımı bir film var, belki duymuşsunuzdur. Film mükemmel görselliğe sahiptir ve bunu büyük oranda çekildiği 20 farklı ülkenin inanılmaz güzellikteki mekanlarına borçludur (Aya Sofya da kullanıldı bir sahnede). Rajastan’lı yönetmen Tarsem Singh, kendi eyaletinin en güzel yapılarını ve doğal güzelliklerini filme çok güzel yerleştirmiş, bize de o karelere hayranlıkla bakmak kalıyor. İşte bu filmde en çok çekim yapılan yerlerden biri Jaipur’du, ben de filmi izlediğimden beridir o mekanları göreceğim diye sabırsızlıkla bekledim durdum. Şu anda gece yarısına az kala Jaipur’dayım, Rajastan eyaletine ayak basmaktayım ama önce tren yolculuğumdan, ilk Sleeper sınıfı (en düşük sınıflardan biri) deneyimimden bahsetmek istiyorum. Hindistan’da Sleeper sınıf seyahat eden herkesin anıları vardır, benimkiler de ilk seferinde fazlasıyla oluştu:

Tren Agra’da perona vardığında bir şekilde koltuğumu bulup yerleşiyorum. İnanılmaz paranoyak vaziyetteyim, çantamı bir saniye gözümün önünden ayırmıyorum. Vagon boş ve yanımda [singlepic id=257 w=200 h=150 float=right]oturan kimse yok, süper. Sadece üst sınıflarda yepyeni olan yataklar burada çürümeye yüz tutmuş ve vagon içi genel olarak pis. O kadar sorun değil sonuçta, beni asıl endişelendiren hırsızlık problemi. Her durağa vardığımızda vagonun içi çeşitli yiyecek içecek satıcılarıyla doluyor ve demir parmaklıklı pencerelerden eller kollar uzanıyor içeri, sattığı şeyi almanız için neredeyse yalvararak. 5 dakikalığına tam panayır yeri olan trende bir sonraki durağa kadar her şey normal gidiyor. Bu normallik 3. durağa kadarmış. Bir anda çoğu genç erkek olmak üzere yüzlerce kişi bulunduğum vagona akın ediyor. Nasıl sığacak bunların hepsi buraya? Yataklar doldu hala yenileri geliyor, sonunda tren hareket ettiğinde tek yatakta 4 kişi vardı! Normalde her yatakta bir kişinin yattığı tek kompartmanda 8 kişi 8 yatak vardır, benim şu anda bulunduğum yerde ise tek tek saydım 26 kişi var, alanı toplasan 5 metrekare anca eder 🙂 Kalabalığın yanı sıra bu gençler tam fırlama, şarkılar tezahüratlar eşliğinde gidiyoruz, bir dakika sessizlik yok. Sırtlarındaki çantalardan okul öğrencisi olduklarını tahmin ediyorum. Başımın üstünden, ayağımın altından, sağdan soldan sürekli birileri geçip duruyor, görüş alanımın her yerinde kollar bacaklar sarkmış vaziyette. Yani Hababam Sınıfı Bollywood’da çekilseydi, bundan daha iyi örnek olamazdı [singlepic id=255 w=200 h=150 float=left]herhalde. Ortamdaki tek turist benim ve etraftakilerin meraklı bakışlarına maruz kalıyorum. Hintlilerin bu rahatsız edici huylarına hala alışamadım, adamlar suratınıza aval aval bakıyorlar, baştan aşağı da süzüyorlar utanmadan, gözgöze gelirseniz bakışları çevirme desen o da yok. Hayır, kötü niyetli baktıklarından değil, merak ediyorlar da bakıyorlar ama sürekli izlendiğinizi ve hakkınızda konuşulduğunu bilmek pek hoş değil. Ben de bu rahatsız durumdan kurtulmak , hatta bunu lehime çevirmek için bana bakanlarla muhabbet etmeye çalışıyorum. İngilizce bilmiyorlar ama anlaşıyoruz bir şekilde. Hem böylece bastıran uykumu da frenleyebilirim, uyumamam lazım böyle bir karmaşa içinde 🙂 İşe yarıyor ve yolculuğun son anlarında o yoğun kalabalık da trenden ayrılınca, durağıma rahatça varıyorum. Ama şu da bir gerçek ki eğer benim yerimde turist bir kadın olsaydı o akşam hayatının kabusunu yaşayabilirdi, ki internetteki gezi sitelerinde bu tür kötü anılar yaşayan kadın gezginlerin  yazılarını okumuştum daha önce. Tren rötar yapmasına rağmen otelin şoförü beklemiş beni neyse ki, beraber ayrılıyoruz tren istasyonundan.

[singlepic id=230 w=200 h=150 float=left]Otelime yerleşince ilk iş yarının planını yapıyorum. Burada 3 gece kalacağım. Hem yoğun tempoya biraz ara vermiş olurum, hem yazılarımı rahat yazar, hem de sonunda temiz ve interneti olan bir hostelin keyfini çıkartırım. Kaldığım yer Explorer’s Nest diye bir yer, şehir merkezinde ve geceliği 10$. Buna kahvaltı ve tren istasyonundan karşılama da dahil, böyle düşününce çok para etmiyor. Yarın beni gezdirmesi için de otelin taksicisi Sabir Ali ile anlaştım, tren istasyonundan gelirken yolda laflamıştık, İngilizcesi gayet iyi. Buraları avcunun içi gibi biliyormuş ve beni tüm gün gezdirebilirmiş, fiyatı da 350Rupi deyince çok düşünmeden kabul ettim. Görülecek yerlerin çoğunun birbirinden uzakta olduğunu duymuştum çünkü.

Sabah erkenden uyanıp kahvaltıya geçiyorum. Ortam çok samimi, küçük bir masada tüm otel misafirleri aynı anda kahvaltı ediyor. Zaten otelde toplam 4 oda var, samimi bir havası olsun ve gezginler kaynaşsın diye belli düzenlemeler yapılmış çok sevdim. Otelin sahibi de bizimle yiyor, emekli albaymış. Çok babacan bir adam, bize tavsiyeler veriyor anılarını paylaşıyor. Sabir Ali içeri gelene [singlepic id=235 w=200 h=150 float=right]kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım. Böylece çıkıyoruz yola, şehirle ve ünlü yapılarla ilgili Sabir Ali’nin bilgisi çok geniş. Sırasıyla şehrin başlıca yapılarını geziyoruz: Jantar Mantar, King’s Tomb, Amber Fort, Amber Palace, Göldeki Saray. Jantar Mantar, isminin komikliğine bakmayın, gayet ciddi bir role sahip: 300 yıllık bir gözlemevi, eski krallar astronomiyle çok ilgili oldukları için Rajastan bölgesine bolca gözlemevi inşa ettirmişler. Burası ise içlerinde en meşhuru, saati saniyesine kadar doğru ölçebilen mekanizmalar, yıldızların pozisyonunu gösteren şemalar, burç araştırmaları… Belli ki o dönemde astronomi Hindistan’ın en iddialı olduğu konulardan biriymiş. Girişi 100Rupi. Amber Fort ve içinde yer alan Amber Palace şahane bir yapı, tepede bulunan [singlepic id=239 w=200 h=150 float=left]saraydan büyüleyici şehir manzaralarına tanık oluyorsunuz. İçi ise labirent gibi, yüzlerce odası var ve her bölümü günümüze dek özenle korunmuş. Girişi 200Rupi ama sonuna kadar hakettiği kesin. Gideceklere tavsiye, surların girişindeki tatlıcıdan Gunji denilen süt-şekerle yapılmış helva benzeri tatlılardan alın. 4 parça aldım, şimdi aynısından bulmak için şehri karış karış arıyorum. Bulursam bu sefer bir kilo alacağım 🙂 Göldeki saray Hindistan’da tek benzerinin Udaipur’da olduğu çok güzel bir yer. Zamanında aşırı sıcaklardan bunalan kralın yaz aylarında serinlemek için kullandığı eviymiş. Yer altında ve üstünde 2’şer katı var. İçine giremiyoruz çünkü şu anda restorasyonda olan saraya bot seferleri ve turist alımı bir yıl içinde başlayacakmış. İleride Jaipur’u ziyaret etmek isteyenler planlarına burayı da eklesinler. Sıcak demişken hava gerçekten aşırı sıcak. 35-40 derece arası gidip geliyor sıcaklık. E çöle de iyice yaklaşmaya başladık artık sıcağına da katlanacağız ne yapalım. Çöllerin olmazsa olmazı develer ise şehirde aktif olarak kullanılıyor. Bizdeki at arabalarının yerini burada deve [singlepic id=245 w=200 h=150 float=right]arabaları almış. Maymunlar, sincaplar, filler (turistik amaçla kullanılıyorlar), eşekler ve tabi ki kutsal inekler şehirde karşılaşabileceğiniz diğer hayvanlar. Gezme işi bitince Sabir Ali beni ısrarla bir tanıdığının mağazasına götürmek istiyor, çok kaliteli ürünler çok ucuza satılıyormuş da, başka yerlerdeki mallara benzemezmiş de. Hiç ilgimi çekmediğini anlatıp beni sadece yemek yiyebileceğim iyi bir yere götürmesini söylüyorum. Restaurant gerçek iyi bir Hint restaurantı, yemeklerden rastgele bir tane seçiyorum. Kadai Paneer ismi, peynirli domates ve fıstık soslu çok lezzetli bir seçim oluyor. Şu ana kadar Hint yemeklerinden gayet memnunum, her yeni deneyimim daha fazlasını daha çok çeşidini denemem için beni teşvik ediyor. Ülkeden ayrılmadan çoğu hakkında bir fikre sahip olurum, hatta Hint yemekleri konulu ayrı yazı bile yazabilirim. Çünkü Hindistan yolculuğunun büyük kısmı yemek deneyimlerinden oluşuyor, orası kesin 🙂 Yemekten sonra Sabir’e teşekkür ediyorum ve otelime geçip dinlenmeye koyuluyorum. Yorucu bir gündü ama çok verimli geçti.

[singlepic id=247 w=200 h=150 float=left]Ertesi gün kahvaltıda dün tanıştığım Amerikalı ve yeni gelen Alman bir çift var. Endonezya, Tayland hakkında birçok tavsiye veriyorlar. The Fall’dan açılıyor muhabbet, izlemişler ama çoğu yerin buradan alındığını bilmiyorlarmış. Çocuklar gibi seviniyorlar, hatırlamak için hep beraber fragmanı izliyoruz defalarca, film bilgisayarımda olsa baştan sonra izleyeceğiz o gazla ama kısmet değilmiş. Bugünkü hedefim ise filmde geçen meşhur merdivenler: Chand Baori. Aslında Chand Baori sadece bir kuyu ve şehirden 80km uzaklıkta, gitmeye gerek var mı diye sorarsanız, evet kesinlikle var. Buranın özelliği 9.yy’da yapılmış olması ve o zamandan bu yana [singlepic id=251 w=200 h=150 float=right]dünyanın en derin kuyusu (33metre) ünvanına sahip olması. Kusursuz bir simetriyle planlanmış 3500 merdiven, kuyunun görselliğini tavana çıkartıyor. Buraya gitmenin iki yolu varmış, taksi ya da otobüs. Taksiler pazarlığı 40$’dan açtıkları için hiç bulaşmıyorum, otobüs terminali beni bekler. Terminalde Agra’da karşılaştığım manzaranın aynısı var, kimsenin neyin nerede olduğundan haberi yok, hiç bir yerde İngilizce yazmıyor ve kimse İngilizce konuşmuyor. Ama bu sefer azimliyim ve en az 10 kişiye soruyorum kuyunun olduğu Abhaneri Köyü’ne gidecek otobüsün yerini. Son sorduğum kişi şansıma o otobüsün şoförüymüş, beni otobüse kadar bindiriyor, Hintçe birşeyler söyleyip duruyor, anladığımı zannediyor herhalde. Yarım saat sonra otobüs kalkıyor ama yolculuk tam çile. Her 100m’de bir duruyoruz, bitecek gibi değil. 80km’lik yolu tam 3 saatte gidiyoruz. İyi ki [singlepic id=253 w=200 h=150 float=left]erken çıkmışım yola ama şimdiden dönüş yolunu düşündükçe canım sıkılıyor. Otobüs beni gitmem gereken yerde de bırakmıyor üstelik, indiğim yer otoban gibi bir yoldaki bir dört yol ağzı. Şoför sağ tarafı işaret edip, oraya doğru yürümemi işaret ediyor. Etrafta beş on tane derme çatma kulübe var, oradakilere yaklaşıp beni kuyuya götürecek bir taksi aradığımı söylüyorum. Tabi yabancı dil sıfır, taksi sözcüğünü bile anlamıyorlar. Hindistan’da geçirdiğim sürede insanlarla anlaşacağım diye İngilizcem bozuldu, hostelda tanıştığım turistler olmasa beginner seviyesine geri dönüş yapacağım. Bu arada bütün kulübedekiler başıma üşüştü, buradan pek turist geçmiyor sanırım. Zararsızlar ama çok rahatsız ediciler, beni ayak tırnaklarımından saçıma kadar dakikalarca süzüp hakkımda konuşuyorlar kendi aralarında. Sürekli bilekliğime, saatime falan bakmak istiyorlar. Sonunda İngilizce sayılardan anlayan biriyle pazarlığa başlıyoruz, 200Rupi’ye bir arkadaşını beni götürüp getirmesi için ayarlıyor. Mesafe aslında çok uzak değilmiş, yolda küçük köylerden geçiyoruz. [singlepic id=237 w=200 h=150 float=right]Kendi hallerindeki köylüleri izlemesi çok keyifli, keşke yürüyerek gitseymişim. Kısa sürede kuyuya varıyoruz, girişi bedava (ancak küçük bir bağış istiyorlar), içeride ise kimse yok. Tüm kuyunun her köşesini baştan aşağı geziyorum, güzel fotoğraflar yakalamaya çalışıyorum. Hatta bir ara filmde adamın oturduğu çıkıntıya oturup dakikalarca etrafı izliyorum düşüncelerden uzak bir şekilde. Artık dönüş yoluna koyulabilirim. Şoför beni otobana bırakıyor ama buradan Jaipur’a dönen otobüsler geçmiyormuş tahmin ettiğim gibi. 4km uzaktaki Sikandara kasabasına gitmem gerekiyormuş, tabi adam uyanık hemen uçuk fiyat istiyor götürmek için. Adamın teklifini düşüne dururken şansıma bir minibüs geçiyor Sikandara yönünde, üzerindeki yazıyı anlamıyorum ama herhalde oraya gidiyordur. Atlıyorum araca, 10 dakika sonra kasabadayız. O sırada minibüsteki gençler benimle konuşmaya çalışıyorlar, yine tüm minibüsün ilgi odağıyım istemediğim halde. Hayır tipim onlarındakilerden çok farklı değil, sarışın falan olsam ne olurdu kim bilir. Gençlere otobüsü soruyorum, onlardan biri de Jaipur’a gidiyormuş, [singlepic id=260 w=200 h=150 float=left]takılıyorum peşine. Sabah ne kadar yanlış yaptığımı o zaman anlıyorum çünkü Jaipur’dan kalkan Abhaneri otobüsü yerine Sikandara’ya gidenine binmem gerekliymiş. Dönüş yolu sadece 1,5 saat sürüyor bu sayede. Fiyatı ise 67Rupi 🙂 Bu arada gün boyunca bir tane bile turist görmedim, pek bilinmeyen gidilmeyen yerlere gitme işi ne güzelmiş, bundan sonra sık sık yapmaya çalışacağım. Karnım çok aç, doğru dürüst bir şey yiyemedim kaç saattir. Şehre geldiğimizde inmek için güzel restaurantların olduğu bir yer arıyorum ve o da ne! Hindistan’da gördüğüm ilk McDonald’s karşımda duruyor. Otobüsten inmiyorum, resmen atlıyorum yola. McDonald’s gördüm diye bu kadar sevineceğimi hiç zannetmezdim, Hint yemekleri iyi güzel ama et yok, et istiyor insan bir süre sonra. Sonunda istemediğim kadar yiyebilirim. Tabi, tahmin ettiğim üzere dana eti yok, olsun tavuğa da razıyım. Karnımı burada iyice doyurup mutlu bir şekilde otelimin yolunu tutuyorum. Güzel oldu bu, ülkeden ayrılana kadar bir iki hafta et krizi yaşamam artık 🙂

Artık buradaki son günüm ve erkenden kalkıp hala göremediğim Hawa Mahal’e gitmem lazım. [singlepic id=258 w=200 h=150 float=right] Beni Ajmer’e götürecek otobüsüm öğlen 3’te kalkacak(fiyatı 70Rupi), 2,5 saatte oraya vardıktan sonra asıl kalacağım yer olan Pushkar kasabasına gideceğim. 7:30’ta kalkıp hemen dışarı atıyorum kendimi. Son şehir turumu yapıp binaya varıyorum ve birkaç fotoğraf çekip geri dönüyorum. Bu şehri gerçekten sevdim, bir kere öncekilere nazaran çok daha temiz ve insanları nispeten daha dürüst. Ayrıca şehrin neredeyse yarısı Müslüman olduğu için Müslümanım demek çok prim yapıyor burada. Beni sevdiği için gideceğim yere bedavaya bırakan [singlepic id=259 w=200 h=150 float=left]dinci tuktuk şoförüyle bile karşılaştım daha ne olsun 🙂 Şehirde karşılaştığım ilginç bir manzara da şu oldu: Her yerde nazi sembolü gamalı haç var. Anlamadım sordum birine, fil başlı tanrıça Ganesha’nın sembolü olduğunu ve iyi şans anlamına geldiğini söyledi. İlginç.. Yine bir diğer manzara da (diğer şehirlerde de geçerliydi bu) genç erkeklerin sürekli elele tutuşarak gezmesi. Hayır, gay olduklarından değil, normal karşılanıyormuş burada. Ama göze garip geldiğini itiraf etmeliyim.

Pembe Şehir maceram sona eriyor böylece. Önümde sırasıyla beyaz şehir Pushkar, mavi şehir Jodhpur ve altın şehir Jaisalmer var gezilecek. 4 günde The Fall filminin izinde Rajastan eyaletinin görülmeye değer köşelerini gezdikten sonra kuzeye Punjab eyaletine geçeceğim. Yoğun bir maraton daha beni bekliyor kısaca. Bacaklara kuvvet 🙂

 

NOT: İnternet bulmanın zor olduğu yerlerdeyim, bir taraftan gezerken diğer taraftan yazı yaz, resimleri bilgisayara at, iyilerini ayır, düzenle, hepsini siteye ekle derken yetiştirmekte zorlanıyorum. Sonuçta da yazılarım geri kalıyor. Bu konuda beni anlarsınız umarım 🙂


You may also like...

Yorum yazın