Altın Tapınak


Altın Tapınak’ı görmeyi sabırsızlıkla bekliyordum, tanıştığım gezginlerin hepsi burada yaşadıkları deneyimleri anlata anlata bitirememişti. En güzel tarafı tapınakta hacılarla beraber uyumak ve 24 saat boyunca hiç bitmeyen ayinleri canın ne zaman isterse izlemek, derlerdi, üstelik yemekler de çok lezzetli. Ve bütün bunların hepsi bedava. Neden böyle yapıyorlar diye merak ediyorsanız, anlatmaya Altın Tapınak’ın sembolize ettiği Sikh dininden başlamalıyım:

[singlepic id=388 w=200 h=150 float=left]Hinduizm bilindiği gibi çok eski bir din, temelleri 3000 yıl öncesine dayanıyor. Bu din günümüze kadar aynen korunmuş ancak zaman içerisinde Hinduizm’in bazı prensiplerini ve adetlerini beğenmeyenler kendilerine yeni din kurmaya karar verip ayrılmışlar. Örneğin kast sistemini tamamen çıkartan ve tek tanrıya tapan ama karmaya ve Hindu geleneklerinin çoğuna bağlı kalan Sikhizm ayrı bir din olmuş, bir Hindu ailesinden gelen ve kendi yolunu çizen Siddharta Guatama yani Buda’nın izinden giden Budizm ayrı, Budizm’i de Hinduizm’i de tam benimsemeyen, ikisinin karışımı Jainizm de diğer bir din oluvermiş. Sikhizm’in en büyük özelliği herkese kucak açması, ibadethanelerine ziyarette bulunan bir kişi istediği dinden, renkten ve ırktan olsun misafir olarak ağırlanabiliyor. Hinduların pislik olarak gördüğü, köleleştirdiği Dokunulmazlar sınıfı bile burada kendine yuva bulabiliyor. Tek istekleri herkesin tapınak çevresinde başını kapatması, çıplak ayakla dolaşması ve içki içmemesi –gayet makul. Sikh erkeklerini görünüşleri itibariyle çok rahat ayırt edebilirsiniz; erkeklerin kafasında devasa sarıklar, yukarı kıvrımlı bıyıklar, upuzun sakallar, [singlepic id=385 w=200 h=150 float=right] üzerlerinde gösterişli elbiseler ve bu elbiselere tutturulmuş hançerler, kılıçlar ya da mızraklar. Savaşçı kimliğiyle tanınıyor Sikh’ler ve onurlular da. Ben yalan söylemem, ben Sikh’im diye dolanan çok adam gördüm, Hindistan gibi bir yerde bunu duyması pek inandırıcı olmasa da duruşları takdirimi kazandı. Sikh’lerin en büyük ibadet yeri ise Amritsar’ın kalbi olan Altın Tapınak(Hatırlarsınız, Hindistan’ın iki altın tapınak vardı –diğeri Varanasi’de). Bu tapınağın dört bir yanındaki misafirhanelerde konaklama, yolu Amritsar’dan geçen sırtçantalılar için olmazsa olmazlardan bir tanesi…

Otobüs yine zamanında varmadı durağa, saat 4’tü Amritsar şehrine hoşgeldiniz yazısını gördüğümde. Hiç sevmiyorum gece varmayı şehirlere, taksiciler tek çareniz ve onlar da sizi kendi yerlerine götürüp komisyon kapmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. Bu sefer bir de sıfır İngilizce’ye sahip taksiciler de çıkınca karşıma, %100 sorun çıkacağı belliydi ama sesimi çıkarmadım. Adam Golden Temple ismini anladı neyse ki, 50Rupi’ye anlaştık. Yolda giderken bana sürekli Hintçe bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bu son günlerde nedendir bilmiyorum ama insanlar Hintçe bilmediğimi anlasa da  [singlepic id=391 w=200 h=150 float=left]konuşmaya devam ediyorlar. Fransızca, İtalyanca falan mı yani bu, bir iki kelime çat pat anlayalım da muhabbeti sürdürelim. Neyse, adam sonunda Altın Tapınak’ın gerisindeki sokakta durdu, ben içindeki oteli soruyorum adam çevredeki otelleri gösteriyor. Tam tahmin ettiğim gibi.. Israrlı diretmelerime aynı derecede yüzsüzlükle cevap yetiştiriyordu ta ki İngilizce bilen bir sarık kafalı amcaya denk gelene kadar. Adama Altın Tapınak’ın bu saatte ziyaretçi kabul edip etmediğini soruyorum, evet diyor ve taksiciye oraya gitmesini söylüyor. Hala söylenmeler, kaprisler falan derken asıl kapının önüne götürüyor beni. Bu sefer de neymiş efendim, 50 değil de 500Rupi istemişmiş. Yerler mi, biraz sert bakış biraz ses yükseltme ile adamı kısa sürede pes ettiriyorum. Şu 10 dakikalık taksi yolculuğunda bile yoruldum ya laf anlatacağım diye. Ama sonunda Tapınak’a varmıştım ve içeri girmemle yorgunluğum yerini şaşkınlığa bıkrakıyor, çünkü saat  [singlepic id=392 w=200 h=150 float=right]4:30’a yaklaşmasına rağmen binlerce insan yollarda, kimi tapınağı tavaf ederken kimi de otelde kalacak yer bulmaya çalışıyor. Otel dediğime bakmayın, evet otel odaları da var belli bir ücret karşılığında ama insanların büyük çoğunluğu binanın ana salonunda yan yana üst üste sıralanmış durumda. Şimdi orada mı yatacağım ben? Sorduğum birkaç kişi benim girilmez yazan bir kapıdan girmemi işaret ediyorlar, söyleneni yapıyorum ve gizli oda karşımda. 15-20 tane sırtçantalı turist yanyana yatakların üzerinde mışıl mışıl uyuyorlar, şansıma uzaktaki tek bir yatağın sahibi yok (benden sonra gelenler yer olmadığı için geri çevriliyor). Üzerimdekileri çıkarmadan atıyorum kendimi üzerine.

[singlepic id=375 w=200 h=150 float=left]Çok yorgundum ama uyandığımda sadece üç saat geçmiş aradan, daha da uyumak istemiyorum. Bari gündoğumunu yakalayayım deyip kafama bandanamı geçiriyorum ve atıyorum kendimi dışarı. İşte erken kalkmaya değecek bir manzara: binlerce hacı göle doğru akın ediyor, rahipler alanın dört köşesine geçmiş dua okuyorlar. Tapınak ise aldığı ünvanı vurgularcasına ışıldıyor. Söylenenleri anlamıyorum ama buranın atmosferi insanın ruhuna işliyor, herkes huzurlu herkes kendi ibadetine dalmış. Etrafta bolca sakallı, sarıklı ve kılıçlı amca var, tüm şirinlikleriyle poz da veriyorlar kameralara ama insan düşünmeden edemiyor: acaba o hançerleri ya da kılıçları kullanma gereği duyuyorlar mı? Çok geçmeden onlardan bir tanesiyle ahbap oluyorum, soracağım sorularımı ama adam İngilizce bilmiyormuş. Ama iyi adam, sürekli gülüyor ve kendi dilinde birşey anlatıyor. Başta anlamıyorum gibisinden mimikler yapsam da adamın yılmadan devam ettiğini görünce kafa sallamaya ve adamın ses tonundaki dalgalanmalara göre “aaa, ooo” diye tepkiler vermeye başlıyorum. Hoşuna gidiyor tabi. Sabah erken saatte çay servisi varmış, hemen kapıyoruz birer kap. Hint çayını her geçen gün daha çok seviyorum. Onlar da “çay” diyorlar ve Türk kahvesi gibi cezve içinde köpüklü hazırlanıyor. Çayı  [singlepic id=379 w=200 h=150 float=right]bitiriyoruz, ben de amcadan ayrılıp oyalanıyorum sağda solda. Burada insan sıkılmaz, her şeyi düşünmüşler, tüm ihtiyaçlar tapınak kapısından çıkmadan temin edilebilir. 24 saat internet servisi bile var. Öğlen olduğunda sıra yemeğe geliyor, işin usülü şöyle: Sıraya girip metal tabldot taslardan alıyorsunuz. Her 15 dakikada bir belli sayıda insanı yemek salonuna alıyorlar. Salonda sıra sıra halılar dizilmiş, onların üzerinde bağdaş kurup yemeğinizi beklemeye koyuluyorsunuz. Önce rahip gelip yüksek sesle dua ediyor, belli kelimelerde herkes birden eşlik ediyor. Ardından gönüllüler gelip ellerindeki koca tencerelerden taslara dökmeye başlıyor yemekleri. Yemek inanılmaz lezzetli, yeşil mercimek çorbası, nohut yemeği, pide ve sütlaç var. Ve zaten ücretsiz olan yemeğin sınırı da yok, [singlepic id=390 w=200 h=150 float=left]doymazsanız istediğiniz kadar daha alabilirsiniz. Yalnız yemeği, özellikle çapati yani pideyi tamamen bitirmiş olmalısınız, çünkü kutsal addediliyorlar. En son da kutsal suda ellerinizi yıkayarak seansı tamamlamış oluyorsunuz. Yemeği bitirip tası teslim ettiğinizde aşağıdaki bunları yıkamak ve sıradaki insanlara yetiştirebilmek için yüzden fazla gönüllü tarafından verilen uğraşı görüyorsunuz. O kadar metalin birbirine çarpma sesi müzik oluşturuyor adeta. Yalnız yılın 365 günü, günde tahminen 10000 kişiden fazla insana bu şekilde yemek sağlıyorlar, inanılmaz çaba gerektiren ve karşılık beklemeden yapılan bu işe hayranlık beslememek mümkün değil.

Yemekten sonra ben de bari tüm gün boş duracağıma Amritsar’da yapılması gereken diğer aktiviteye katılayım diyorum: Hindistan-Pakistan sınır kapatma töreni. Biletimi alıp yurtta beklerken Güney Kore’lı bir kız çıkıyor karşıma. Türk olduğumu söyleyince, hemen kardeşiz biz dostuz diye seviniyor. Demek ki Kore’de olduğu anlatılan Türk sevgisi yalan değilmiş. Oraya mı gitsem ne yapsam, ucuz uçak da varmış ara ara. Ama havalar buz gibiymiş şu aralar, gidilecek gibi olmadığını söylüyor. Senaryo yazarıymış, filmlere ve tiyatrolara yazıyormuş: Ben de görevimi yapıp Güney Kore sineması hakkında ona bilmediği bazı şeyler öğrettim, çok sevindi. Çok saf bir kızcağız ama, bir iki saat önce tapınağın orada bir Hintliye para kaptırmış. Anlattığına göre çocuk ulusal ligde oyanayan bir hokey oyuncusuymuş, ama babası sporcu olmasını istemediği için “Ya sporu bırakırsın, ya da bu evden gidersin” demiş. O da sporu seçip beş parasız bir şekilde kaçmış evden, günlerdir Altın Tapınak’ta  [singlepic id=373 w=200 h=150 float=left]kalıyormuş. Şimdi de Delhi’de maçları varmış ama tren biletine yetecek parası yokmuş. Acaba kız iyilik yapıp ona 200Rupi verebilir miymiş? Bizimki de hiç düşünmeden vermiş parayı. Ben de onu bir güzel payladım: “Bak evlat” dedim, “senaryo yazarıyım diyorsun, adam iki dakikada sana senaryo yazıp seni oyuna getirmiş. Hiç mi duymadın Hintlilerin insanları kandırma numaralarını, duymadıysan iyice aklına sok da kendi filmlerine de eklersin yeri geldiğinde”. Üzüldü ama üzülsün biraz, burası Güney Kore’ye benzemez, öyle herkesin her dediğine inanırsan iki hafta sonra bir bakmışsın para mara kalmamış cepte. “Pazarlık yapıyor musun” dedim, “Yoo, biz bilmeyiz pazarlık” dedi. Ona uzun uzun pazarlık sanatının inceliklerini, kime nasıl yaklaşması gerektiğini ve parasını idareli kullanmasının yollarını öğrettim. Treni bir saat sonra kalkacağı için ayrılmak zorundaydı, yoksa onu Miyagi misali kampa alıp bir güzel adam ederdim.

Sınır kapatma törenine gelince, bu tören her akşam saat 5 ile 6 arası yapılıyor, 1947 yılında  [singlepic id=383 w=200 h=150 float=right]Hindistan’dan ayrılıp ayrı bir ülke olan Pakistan’a Hintliler o zamandan beri kıllar. Başlarda iki taraf arasında sınır sürtüşmeleri ve kavgaları yaşansa da son zamanlarda eğlenceli bir müsabaka şekline dönmüş olay. Herhalde dünyada bunun bir örneği daha yoktur: Her iki tarafta tribünler var ve halk yarım saat öncesinden burada yerlerini alıyorlar. Önce yerel müzikler ve kız çocuklarının dansı ile geçen şenlik, askerlerin dahil olmasıyla ciddiye biniyor. Askerlerin en büyük özellikleri ayaklarını kafalarına değdirecek kadar kaldırabilmeleri ve çok uzun süre “aaa” diye bağırabilmeleri. İki tarafın da askerleri sırayla kendi seyircilerinin arasından sınır kapısına doğru yürüyüp karşı karşı geldiklerinde ayaklarını kaldırıyorlar, kafasına değdiren alkış alıyor. Sonra mikrofonlar aracılığıyla her iki taraftaki sesi yanık askerler aynı anda bağırmaya başlıyorlar, sesi ilk kesilen kaybediyor. Ardından tribündeki Pakistan halkı Pakistan diye bağırıyor, Hintliler onların sesini bastırmaya çalışıyor. Böyle dakikalarca süren çekişme sonunda, bayraklar indiriliyor ve sınır  [singlepic id=384 w=200 h=150 float=left]kapısı ertesi gün sabah tekrar açılmak üzere kapanıyor. Pakistan sınırının 23km ötesinde başkent Lahor var. Hindistan sınırı ise Amritsar’dan 30km uzakta, buraya ya otobüs ya da dolmuşla gidilebiliyor. Dolmuş gidiş-dönüş 100Rupi deyince hemen atladım, benimle birlikte yaşlı bir İskoç çift de var. Kanka oluyoruz yolda, zamanında hippi takılıp Sultanahmet’ten Katmandu’ya karayoluyla bile gitmişlikleri varmış. Şu anda ülkelerinde hiç para kazanamadıkları için sokağa düşeceklerine bari Hindistan’a gidelim demişler. İskoçya’da 1 haftada harcayacakları para ile burada 1 ay krallar gibi yaşıyorlarmış, artık tüm birikimlerini yanlarına alarak hayatlarının geri kalanını böyle ucuz yerlerde sürdürmeyi düşünüyorlar. Çocukları da para olmadığı için Vietnam’daymış. Orada kendine iş kurup para kazanmaya başlayacakmış. İlginç insanlarla karşılaşıyor insan yolda, bu çifti de onların arasına ekliyorum.

Töreni beraber izliyoruz, bittiğinde etraf karanlık ve bizim dolmuş yerinde yok. Etrafa bakınıyoruz ama bir türlü göremiyoruz aracı. Çantamı bırakmıştım arabaya, içinde laptop ve ipod’um vardı, gitti benim malzemeler diye kara kara düşünürken karanlığın içinde uzaklarda bir yerde adamı farkediyorum. Dolmuşu ağacın altına çekmiş, camları yıkıyor şarkı söyleyerek. Deli midir nedir, neyse çantamı sağsalim görünce sorun kalmıyor geride. 1 saatte şehre geri varıyoruz, akşam yemeğimi yine tapınakta yiyorum ve otelime geçip oyalanıyorum. Bu arada gün içinde farkettim, şehirde yaşayan ve bu dine mensup herkesin soyadı “Singh”. İlginç geldi, özellikle “Tapınakta emeği geçenler” diye bir liste var, bilmeyen tek bir aile yaptırmış zanneder, oysa 1000 kişi var listede ve hepsinin ismi Singh ile bitiyor 🙂

Ertesi gün tamamen dinlenme ile geçti, gündoğumu[singlepic id=387 w=200 h=150 float=right] ayinini izledikten sonra kahvaltımı ettim (kahvaltıda bile thali veriyorlar 🙂 ). Sonra internette oyalanmaca, öğle yemeği, daha fazla fotoğraf çekmek için tapınağın bulunduğu havuza iniş.. Tabi yine alıştığım gibi küçük-büyük demeden herkesin ilgisine maruz kalıyorum, kimi selam vermekle yetiniyor, kimi tokalaşmak için elini uzatıyor, kimi de benimle fotoğraf çektirmek istiyor. Hele küçük çocuklardan bir grup geldi ki, kaç fotoğraf çektiler benimle bilmiyorum, 5 çocuğun teker, çifter, üçer her türlü kombinasyonunu hesaplayın işte. Utanmasalar imzamı isteyeceklerdi de acelem var deyip uzaklaştım. Daha sonra akşam yemeği yedik, odada tanıştığım Kanadalı ve Avustralyalı elemanlar ile laflayarak da tren saatine kadar oyalandım. Sonunda tren istasyondan kalktığında ne kadar sevdiğimi farkettim burayı, keşke biraz daha kalsaydım…


You may also like...

Yorum yazın