Lima’da Lezzet Turu


[singlepic id=2429 w=200 h=150 float=left]Cuzco’dan başkent Lima’ya yaptığımız otobüs yolculuğu sadece 22 saat sürdü, yol boyunca hiç mola vermedik ve zaten uyuyamadığım için bilgisayara bakayım, müzik dinleyim derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile (uzun yolculuklara yeni bir bakış açışı kazandırma çabası 🙂 ). Çok uzun bir aradan sonra tekrar couchsurfing deneyimi yaşayacağım için heyecanlıydım, yeni host’umuz Cesar’la akşam otobüs terminalinde buluşacaktık. Biz de öğle saatlerinde vardığımız şehirde zamanımızı nasıl geçirelim diye düşünürken herkesin anlata anlata bitiremediği Miraflores semtine gitmeye karar verdik. Peru’nun genelinde taksiler çok ucuz, sarışınsanız ve İspanyolca bilmiyorsanız 15 sol’e, esmerseniz ve İspanyolca bilmiyorsanız 10 sol’e, esmerseniz ve İspanyolca biliyorsanız da 5 sol’e şehrin birçok yerine yolculuk edebilirsiniz.

Miraflores Lima’nın gözbebeği, Peru’luların övünç kaynağı. Şehir dağ eteklerinde kurulup seneler geçtikçe sahile doğru genişlediği için (İstanbul’umuzun tam tersi), günümüzdeki en yeni yerleşim hemen okyanus kıyısında [singlepic id=2424 w=200 h=150 float=right]yer alan Miraflores. Dalgaların eksik olmadığı, sörf için Güney Amerika’nın en iyi plajlarına bakan süper lüks yüksek binaları, ara sokaklardaki şık villaları, Avrupa mutfağı’nın en pahalı örneklerini sunan restaurantları ile şehrin diğer bölgelerinden keskin bir bıçakla ayrılmış. Biz de plaja inip sörfçüleri izledik ve güzel havanın keyfini çıkarttık. Sörf yapanları öyle görünce ben de mi yapsam diye düşünmedim değil, ama burada okyanusun çok soğuk olduğu söyleniyor, zaten sörfçüler wetsuit’leri geçirmiş üzerlerine, bunları kiralamak için de pek yer göremeyince fazla heveslenmedim. Cesar’la buluşma saati yaklaşırken biz de tekrar taksiye atlayıp 2 numaralı ücret tarifesinden terminale döndük. Akşam trafiğini hesaba katmamıştık tabi, 10 dakikada geldiğimiz yolun dönüşü tam 45 dakika sürdü 🙂

[singlepic id=2440 w=150 h=200 float=left]Eve gidip eşyaları bıraktıktan sonra bir şeyler yemek için yine Miraflores’e yürüyüp ucuz Çin-Peru restaurantlarından (Chifa) birine girdik. Buralarda 3-4$’a çorbalı, pilavlı, ana yemekli doyurucu bir akşam menüsü alınabiliyor. Karnımızı doyurduktan sonra yorgunluk ağır basınca daha fazla dolaşacak halimiz kalmamıştı, biz de eve dönüp kendimizi yatağa attık. Sabah Özlem’in dönüş uçağı vardı, Güney Amerika macerası böylece tamamlanmış oldu. Ben de yolculuğumun devamını planlamaya koyuldum, şu ana dek gezimde hep belli tarihlerde varmam [singlepic id=2422 w=200 h=150 float=right]gereken hedef noktalarım olmuştu: Koh Phangan’da yılbaşı, Rio’da karnaval, 30 Mart’ta Machu Picchu.. Neyi ne zaman yapacağımızı biliyordum, o yüzden güzergahım buralara adım adım yaklaşmak şeklinde olduğu için planlaması da kolaydı. Ancak Machu Picchu sonrasını ise hiç düşünmemiştim ve şimdi karşımda görülecek yüzlerce yeri olan bir Latin Amerika haritası açılmış duruyor. Bu yeni durumu daha çok son altı ay boyunca inanılmaz yüksek bir tempoda götürdüğüm, iki günde bir şehir aceleciliğindeki turumun hızını yavaşlatmak için bir fırsat olarak görüyorum. Bundan sonra şehirlerde biraz daha fazla süre geçirip hem dinlenmeye, hem de İspanyolca’mı geliştirmeye çalışacağım.

[singlepic id=2437 w=200 h=150 float=left]Cesar kendini misafir ağırlamaya adamış, bana şehrini tanıtmayı görev edinip geçirdiğim süre boyunca rahat etmem için elinden geleni yaptı. Yemek ise Lima gezimin başlıca temasıydı, her öğünde şaşırtıcı güzellikteki Peru mutfağının farklı bir çeşidiyle tanıştığım güzel bir üç gün oldu benim için. Halktan birilerini tanıyınca beraber yerel mekanlara gidip en lezzetli yemekleri çok ucuza denemeyi çok seviyorum 🙂 Örneğin kahvaltı için evin yakınlarındaki yerel marketlerden birine gittik ve toplam 2$’a dört bardak taze meyve suyu, iki de sandviç arası mücver tarzı bir şey söyledik. Ardından şehrin tarihi merkezine doğru yol aldık. Ulaşım için kullandığımız araç metrobüs oldu 🙂 Meğer İstanbul’a gelmeden çok önceleri buralarda cirit atıyorlarmış. 50 cent’e  dilediğiniz yere gidebiliyorsunuz. O gün Hristiyanların Paskalya Bayramı’nın da ilk günüymüş, iş yerleri tatil olunca halk şehir merkezine akın [singlepic id=2432 w=200 h=150 float=right]etmişti. Her Güney Amerika şehrinin olmazsa olmazı Plaza de Armas’ın görkemli koloniyal binalarının arasından şehrin en büyük katedraline çıkan caddeden yürüyerek halkın içine karıştık. Paskalya’da şehrin en büyük yedi kilisesini tek tek ziyaret etmek adettenmiş, her kilisenin kapısında uzun uzun kuyruklar oluşmuş, ellerinde çeşitli İsa figürleriyle insanlar içeri girmek için birbiriyle yarışıyordu. Biz de girebildiğimiz birkaçına göz atıp kalabalığın arasında bol bol fotoğraf çektik. Başkanlık Sarayı’nın da olduğu meydanın hemen köşesinde Lima’nın en eski restaurantı (Bar Cordano) yer alıyor, kahvaltıda karnımızın boş kalan köşelerini buranın tarihi tarifleriyle yapılan lezzetleriyle doldurduk ve dönüş yoluna koyulduk. Hazır yakınlarındayken Ekvator biletimi alayım diye [singlepic id=2442 w=200 h=150 float=left]otobüs terminaline yürümeyi teklif ettim. Herkes tatile çıkıyordu bayramda doğal olarak, terminal tıklım tıklımdı ama garipliğe bakın ki Ekvator seferleri yapan tek şirketin tatil yapacağı tutmuş. Dört gün sonra açılacağı yazıyordu, ben de o kadar oyalanmak istemediğimden ne yapsam ne yapsam diye düşünüp Peru’nun görmediğim yerlerine gideyim dedim. Cesar’ın tavsiyeleri üzerine Arequipa ve Huacachina ilk tercihlerim oldu, bu şehirler için başka bir terminalden almalıydık biletleri. Diğer terminale giden yolda Cesar aman şurası tehlikeli, buraya girersen donsuz çıkarsın, şurada çeteler var diye diye oldukça tedirgin haldeydi, hatta bir noktada sadece beş sokak mesafemiz kalmışken metrobüse binmemizi önerdi. Lima’nın tehlikeli olduğunu duymuştum ama Cesar da fazla mı abartıyordu ne 🙂 Sonuçta metrobüse atlayıp terminale vardık, Arequipa biletimi kaptım ve sıradaki durağımız olan Barranco semtine geçtik.

[singlepic id=2427 w=200 h=150 float=right]Güney Amerika insanı o kadar birbirine benziyorlar, aynı dili konuşuyorlar ama diğerlerini hiç çekemiyorlar. Yerel insanlarla konuşup diğer Güney Amerika milletleri hakkındaki düşüncelerini dinlerken çok eğleniyorum: Brezilyalılar Arjantinlileri futbol yüzünden sevmiyorlar, İspanyolca’yı anladıkları ama diğerleri Portekizce’yi anlamadıkları için daha akıllı olduklarını söylüyorlar. Arjantinliler kendilerini Avrupalı zannediyor. Bolivya’lıları fakir diye hor görüyorlar, Şili haritada tıfıl kalmış diye dalga geçiyorlar, Uruguay’ı eskiden onlarındı diye ciddiye almıyorlar. Şili’liler desen çok zengin olduklarını söyleyip hava atmakla meşguller, Arjantinliler gürültücü diye dalga geçiyorlar. Peru’lular de ülke Şili’yle toprak kavgası halinde olduğu için halkından pek haz etmiyorlar, üstelik onların Peru yemeklerini kendilerininmiş gibi gösterip çaldıklarını iddia ediyorlar, yine Arjantin’lileri gürültücü ve sorumsuz buluyorlar. Bolivya’lı İngilizce bilen kimseyle tanışmadığım için yorum yapamayacağım ama onların da söyleyecek bir çift lafı vardır eminim. Şu gerçek ki bu kıtada kimse kimseye yaranamıyor 🙂

[singlepic id=2438 w=200 h=150 float=left]Peru mutfağını keşif turları devam ediyordu. Barranco semtinde ise bunun en özel örneklerinden birini deneyecektik: ceviche. Limonla marine edilmiş çiğ balıkla yapılan bu yemeği sokakta 2$’a da yiyebilirsiniz, pahalı bir restaurantta 30$’a da, farkeden hazırlanan balığın cinsi oluyor. Biz de denemişken iyi bir örneği olsun diye Cesar’ın favori yerlerinden birine gittik. Öğle vakti kapıda yarım saat kadar sıra bekledikten sonra masaya oturabildik ve ceviche’nin yanına bir tabak parmesanlı istiridye söyledik. Şahane bir ziyafet oldu, biralar da dahil adam başı 12$ ödedik ki kesinlikle değer. Barranco daha çok gece vakti canlanan ve popülaritesini hiç kaybetmeyen bir yer, Cesar özellikle haftasonu akşamları görsem tanıyamayacağımı söyledi. Sokak sokak dolaştıktan sonra sahile inip Miraflores’in önceki gün gitmediğimiz bir tarafına geçtik. Larcomar dedikleri eğlence kompleksi Lima’nın üst tabakasının uğrak yeri, en pahalı oteller, en yeşil parklar ve en fazla güvenlik görevlisi burada bulunuyor. O gün şehri tanıma adına yoğun bir gezi olmuştu, ertesi gün de Rimac bölgesine gidip görülmedik yerini bırakmadık başkentin. Rimac, şehrin ilk kurulduğu bölge, semtin sınırlarını çizen nehrin [singlepic id=2439 w=200 h=150 float=right]iki tarafının arasındaki tezat hayret verici. Rimac’ta ayrıca dünyanın en küçük kilisesi varmış, toplam 10-15 metrekare civarı 🙂 Yemek içinse günün menüsünde anticuchos vardı, hayvanın bizim sakatat dediğimiz kısımlarına Peru’lular böyle diyormuş. Menüde işkembeden, bağırsağa, dilden, böbreğe bize pek yabancı olmayan türden yiyecekler vardı ama Cesar özellikle kalp eti sipariş etmemi tavsiye etti. Yeni tatlara her daim açık olan bendeniz bir porsiyon dana kalbi söyleyip, çok lezzetli chicharron sandviçleriyle destekledim. Kalp eti şekliyle, tadıyla az pişmiş sucuğa benziyor. Fena değil. Yemek sonrası eve dönmemiz gerekiyordu, çünkü yeni bir misafir gelecekti.

Çok geçmeden Bulgaristan’dan Kalina kapıda belirdi. Kendisi Brezilya’da 6 ay yaşamış, şimdi vizesi dolduğu için yenisini almak adına çıkış-giriş yapması gerekiyormuş. Bunun için de Peru’yu seçmiş ve ilk uçağa atlayıp Lima’ya inmiş. Tüm Slav ülkelerinin genç kızları gibi Tarkan hayranı, arada bir şarkılarını açıp kendinden geçiyordu. Üç gündür rock ve punk müzik muhabbeti yaptığımız Cesar’ın bile Tarkan’ı bildiğini öğrenince şaşırmadım değil, adam resmen Türkiye’nin en büyük ihraç ürünlerinden biri ama ülkemizde sorsan kimse dinlemiyor. Ertesi gün Lima’ya veda etme zamanıydı, ama öncesinde tabi ki denenmedik son bir lezzeti tatmak adına Miraflores’in meşhur bir sandviç dükkanına girip kendilerine özgü tariflerinden birini denedik. Şimdi gönül rahatlığıyla otobüs terminalinin yolunu tutabilirdim 🙂 Cesar ayrılmadan önce son bir iyilik yapıp iki hafta kadar sonra varacağım Kolombiya’da yaşayan arkadaşlarına haber verdi ve beni o yaban diyarlarda konaklatıp gezdirmelerini istedi. Couchsurfing’i gerçekten özlemişim 🙂


You may also like...

6 Responses

  1. Seref says:

    Merhaba Bekran Bey,
    Sizin blogunuzla 3-4 gün önce karsilastim ve o günden beri her firsatta internetin karsisina gecip gezdiginiz yerleri ben de sizinle dolasiyorum.Anlatim tarziniz, fotograflar harika…
    Yemek olayina takildim biraz.Yemek cok ön planda.Bundan rahatsiz oldugumdan degil, bugüne kadar takip ettigim gezginlerden farkli oldugu icin.(Sirf yemek icin olusturulan gurme bloglarini disarida tutuyorum.)Bunun nedenini merak ediyorum.Yemege olan düskünlügünüzden mi?Degisik seyler tatma merakinizdan mi?Veya baska bir sebepten mi?Neden?Bana sanki devamli acmissiniz da karnini doyurmak icin dag tepe dolasiyormussunuz gibi geliyor.
    Bir ikincisi gülme ikonlarini cok asiri kullaniyorsunuz.Ben sizi izleyenlerin, sizin anlatmak istediklerinizi cok iyi anlayabilecek kapasitede olduklarini düsünüyorum.Ayrica resimle anlatmak istediginizi tonlama yapmaniza gerek yok bence.Siz bu konuda ne düsünüyorsunuz?
    (Umarim sizi yazdiklarimla incitmedim)( Bu yazdiklarim blogunuzu takip etmeyecegim anlamina gelmez, ben sadece pozitif anlamda katki yapmak istedim)
    Münih’ten sevgiler…
    Seref

    • Bekran says:

      Merhaba Şeref Bey,

      Çok teşekkür ederim. İncinecek bir şey yazmamışsınız ki, hoşuma gitti farklı yorumunuz 🙂 Niye yemeklerden bu kadar bahsettiğimin cevabını vereyim: Benim için yeni bir ülkeyi, yeni bir kültürü tanımanın yollarından biri de ülke mutfağını tanımaktan geçer. Birçok ülkede yemeklerin, o ülkenin yaşayışı hakkında ipuçları verdiğini görebilirsiniz: Japonların uzun yaşamasının sırlarındann birinin hemen hemen tüm yemeklerinde kullandıkları pilav olması, Hint’lilerin kutsal gördükleri inek eti yemedikleri gibi yemeye teşebbüs edenleri hapse atmaları ya da yakın zamanda büyük sorunlar yaşayan ve nüfusun büyük kısmı açlık sınırının altında olan Kamboçya’lıların hayatta kalmak için proteini bol böcekleri yemeye başlaması ve bunların halen popüler olması… Bu uzar gider, yani diyeceğim o ki yemek sadece karın doyurmak için değildir, üzerine yüklenmiş anlamlar içerir. Ayrıca farklı ülkeden biriyle tanışıldığında gayet keyifli bir sohbet konusudur 🙂 Zaten ben gidip “Avustralya’da bir akşam vakti gittiğim McDonald’s’ta sipariş ettiğim Big Mac’in akışkan peynirinin kalitesi, yanında kırmızının en koyu haline bürünmüş markasız ketçabın eşlik ettiği çıtır mı çıtır patates kızartması ile birleşince cennetten gelen bir lezzet oluşturuyordu” diye yazmıyorum ki. Farklı lezzetlerden, Türkler’in bilmediği yemeklerden bahsediyorum, onları tanıtmaya çalışıyorum. Hadi ama, midesine düşkün bir ülkenin çocuklarıyız, yemek konusu çoğumuzun ilgisini çeker 🙂

      Diğer konuya gelince.. Yahu herkesin ayrı bir uslubu vardır, kimi gülme ikonunu bol kullanır, kimi ünlem, kimi üç nokta, kimi alttan çizgi. Dilekçe yazmıyoruz ki, blog yazıyoruz. İçimizden gelenleri anlatmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince ve bundan hiçbir maddi çıkarımız yok. Tek derdimiz paylaşmak ve paylaşmak. Gülmek de istiyorsak karşımızdakinin gözüne sokmak için yapmıyoruz ya da kimsenin zekasını test etmiyoruz, samimiyetimizden yapıyoruz, ciddiyeti ortadan kaldırıyoruz. Ciddiyetin en son ihtiyaç duyulduğu yerlerden biridir gezmek, ben bu kadar eğlendiğim gezim hakkındaki yazılarımda üç beş gülme ikonu koymuşum, çok mu? 😉

      Sonuçta, kimi yemeklerden bahsetmeyi sever blog’unda, kimi gördüğü hayvanlardan, kimi gittiği barlardan, kimi de barda tanıştığı insanlardan.. Farklı tarzlar zenginlik katar, şahsen ben bir şehir hakkında 10 blog okusam ve o 10 blog da gidilen tarihi yerleri, müzeleri anlatan birbirinin kopyası olsa hayal kırıklığına uğrarım. Bence rahat olmak lazım bu konularda ve okunanların tadını çıkartmak lazım.

      Umarım açıklayıcı olmuştur. Merak ettiğiniz başka bir şey varsa bekliyorum.

      Münih’e çok selamlar..

      Bekran

  2. Seref says:

    Cevabinizi okuyunca cok mutlu oldum.Cünkü yukardaki yaziyi size yazarken biraz tedirgindim acikcasi.Bizim insanimiz biliyorsunuz hep pohpohlanmayi sever, anlatilmak istenenin özüne pek bakmaz…Ama dedim ya 3-4 gündür sizi izliyorum ve beni gece üclere kadar uykusuz birakiyorsunuz ya.Yazilarinizdan sizi biraz olsun tanidim.Sizdeki o farkliligi gördüm.
    Simdi aciklamalariniza gelince; Seref budur dedim yanilmamissin, takibe sonuna kadar devam.
    Yorumlariniz beni tatmin etti, o yüzden konuya burda devam etmeyecegim.Sadece sunu söylemek istiyorum, sizi tamamlamak icin.Gülme ikonu konusundaki yorumunuz; cesitlilik olsun, insanlar bir kaliba sokulmasin, zenginlik olsun, tek düzelik olmasin, farklilik olsun anlaminda, benim yasam felsemede cuk oturmus.
    Biraz önce dikkatimi cekti, blogunuz zaten ödülde almis, tebrik ediyorum.Alsa da almasa da benim icin farketmez, ben sizi takip etmeye devam edecegim.
    Bir yerde gezinizin yakinda sona erecegini yazmistiniz fakat bu sadece bir ara olur diye düsünüyorum, daha gencsiniz önünüzde nice yillar var.Devam edin lütfen.
    Benim gibi gezmeyi cok seven ama nereye giderse gitsin evindeki hep belli bir rahati arayanlar icin, sizin yaptiginiz gibi bir geziyi yapmak asla mümkün olamayacak.Bari sizin gördüklerinizle, yazdiklarinizla kendimi avutayim…

    Kimbilir belki birgün Münih’e de yolunuz düser, birkac gün bizde kalabilirsinizde…(Ama bizde yemek olarak böcek, kurbaga falan yok onu bastan söyleyeyim 🙂

    Saglikli iyi gezmeler.

    Seref

    • Bekran says:

      Çok teşekkür ederim, aklınıza takılan konularda uzlaşmaya varabildiğimize sevindim. Sona eren şu andaki yolculuğum elbet, yoksa gezi benim hayatımın çok önemli bir parçası ve yolda altı ayımı geçirdikten sonra bile yeni gezi planlarımı oluşturmaya çabalıyorum. Siteyi de sonraki gezilerimle daima güncel tutmaya çalışacağım. Umarım 10 sene kadar sonra, ayak basmadığım ülke kalmaz ve herkesin bir şeyler bulacağı, internetteki en geniş gezi arşivlerinden birini oluşturmuş olurum..

      Münih’e yolum düşerse görüşmeyi çok isterim. Eh, harika Türk yemeklerimizle şenlendirilmiş bir sofrada kimin gözleri kurbağa, böcek arar ki 🙂

      Tekrar teşekkürler, güzel yorumlarınızı ileride de eksik etmemeniz dileğiyle. Çok selamlar..

  3. can says:

    O parmesanlı istiridyeleri yerim ben, oh canlarım benim. Bu saatte Kaynarca’da yapan restoran var mıdır acaba çok canım çekti 🙂

Yorum yazın