Ubud Diye Bir Yer


[singlepic id=1328 w=200 h=150 float=left]Daha Endonezya’ya iner inmez dolandırıldım. Havaalanında vize için 25$ ücret istiyorlar, bende dolar yoktu o yüzden gişede Tayland Baht’ı verebilir miyim diye sordum. Olumsuz yanıt alınca hemen yandaki bir ATM’den Rupiah çekeyim dedim, o geçerliymiş. Zaman sıkıntım da vardı, çünkü geceyarısını geçtikten sonra taksi fiyatları katlanıyormuş diye duydum (saat şimdiden 23:30 idi ve bu saatlerde toplu taşıma yokmuş). Ben de bir milyon rupiah (korkmayın 110 dolar ediyor 🙂 ) çekip gişeye 230000Rupiah’lık vize ücretini yatırdım. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra taksi gişelerine geldiğimde cüzdanıma açayım dedim, param eksik. Çok geçmeden dank etti kafama: makine bana bir milyon yerine yarısını vermiş!

E pasaport kontrolden de geçmiş oldum, oraya geri dönemezdim, dönsem de yardım edeceklerini hiç sanmıyordum. 55$ dolandırılmış oldum bir ATM tarafından ama paraların yanlış yerleştirildiğine eminim. Çünkü ben parayı çekip sıraya geçtiğimde makine başında anlamsız hareketler yapan birilerini farketmiştim, tabi orada kavrayamadım durumu. Siz siz olun, Bali Havaalanı’nda vize veznesinin yanındaki ATM’den asla para çekmeyin.

[singlepic id=1323 w=150 h=200 float=right]Gideceğim yer olan Kuta havaalanına yakın olduğu için taksiye fazla ödemedim (55000 Rupiah – 6$) ve yarım saat içinde rezervasyonumun olduğu, plaja 100m uzaklıktaki otele vardım. Endonezya’da fiyatların Asya’ya göre pahalı olduğunu duymuştum, tek kişiyseniz 10$’dan aşağı konaklama bulmak çok zormuş. İlk gece kaldığım bu yer de internette aradıklarım arasında en ucuzuydu: gecelik 22$. Yüksek sezonun gözü kör olsun, indirim de yapma şansı yok. Adamlar daima dolular ne de olsa. Otel tabi sorunsuzdu, havuzu, kahvaltısı, interneti, balkonu, her şey hazırdı. Zaten taksiyle gelirken dikkatimi çeken ilk şey ne kadar fazla otel olduğu oldu, büyük çoğunluğu da bilinen isimler. Her köşe başında 5 yıldızlı [singlepic id=1310 w=150 h=200 float=left]resort&spa’lar bitmiş, Planet Hollywood, Hard Rock Hotel gibi yer konusunda oldukça seçici olan zincirler bile yerleşmişler bu popüler tatil bölgesine. Kısacası tam paralı kafileli turistlere hitap eden bir yer, bana göre olmadığı kesin. O yüzden çok kalmaya gerek görmedim. Yine de nihai karara varmadan önce ertesi gün kalktığımda bulunduğum yeri şöyle bir turlamaya çıktım. Çevrede görülecek yer yoktu, tüm şehir otel, restaurant, turist acentası ve marketten ibaret. Plaja indim, deniz yüzülecek gibi değildi. Çok dalgalı ve sörf yapmak isteyenler tarafından işgal edilmiş (Bali Asya’nın en popüler sörf noktası). Sokaklar ise başta motorsiklet olmak üzere yoğun trafik altında. Burası görmek istediğim Endonezya değildi, fazla zamanım da olmayınca napayım napayım diye düşünürken daha önce tanıştığım tüm gezginlerin şiddetle tavsiye ettiği Ubud diye bir yere karar verdim. Yolculuk öncesi ne adını duymuştum, ne fotoğraflarını görmüştüm. Sadece bir saat uzaklıkta ve minibüs ücreti olarak 50000 Rupiah (5,5$) istiyorlardı. İki Hollandalı ve bir İsviçreliyle yola çıkıp kısa sürede şehre vardık. Sadece bir saatlik mesafede olan iki yerin birbirinden bu kadar farklı olabileceğini hayal bile edemezdim..

Ubud tam bir cennet, insanı şehre varır varmaz içine çeken büyüleyici bir havası var. Dar sokakların iki yanındaki iki katı aşmayan evlerin tamamında küçük havuzcuklarla, tropikal bitkilerle ve heykelciklerle dolu harika bahçeler var, bir kısmı evlerini turistlere açmışlar. Homestay denilen bu sistemde ailenin [singlepic id=1344 w=200 h=150 float=right]evinde kalıyorsunuz, bu bazen sadece yataktan ibaret küçük bir göz, bazen de teraslı jakuzili lüks bir oda oluyor. Halkın büyük çoğunluğu Hindu dinine bağlı olan şehrin dar yollarında bile özenle süslenmiş çok fazla tapınak ve buralarda her gün yeni bir seromoni var. Hemen on dakika uzaklıkta ise Endonezya fotoğraflarına baktığınızda ilk gördüğünüz yerlerden olan meşhur pirinç tarlaları başlıyor. Dağlık arazide teraslar şeklinde kat [singlepic id=1341 w=200 h=150 float=left]kat düzenlenmiş tarlalar bu yağmur sezonunda en yeşil görüntülerini veriyor. Ubud’da halkın büyük kısmı zanaatkar, şehir merkezindeki dükkanların çoğunda tablo, heykeltraş, tahta oymacılığı, uçurtma gibi sanatsal ve kaliteli ürünler satılıyor. Yine bali masajının en profesyonel örneklerini bulabileceğiniz salonlar dışında ezoterik masaj gibi bilinmeyen masaj sanatlarının icra edildiği, yoga ve meditasyon seansları yapılan, organik yiyecekler satan ve servis eden bir dolu yer var. Böylesine kaliteli bir yerde halk da kültürlü ve arkadaş canlısı, kimse kimseyi rahatsız etmiyor, Asya’da bolca bulunan paragöz taksiciler, turcular burada minimum sayıda. Geçenlerde bir dergide okumuştum, Cittaslow yani “yavaş şehir” olarak adlandırılan yeni bir akım başlamış. Huzurlu, yeşili bol, acele dolu yaşamı azaltarak hayat kalitesini artırmayı hedefleyen yerlere bu adı veriyorlar (Türkiye’den Seferihisar listede). İşte Ubud tam olarak bu tanımın hakkını veren bir yer, tam bir “yavaş şehir”. İnsanın haftalarca, aylarca kalası, aşka gelip pirinç tarlalarına karşı şiir yazası geliyor 🙂

[singlepic id=1324 w=200 h=150 float=right]Şehre vardığımızda sonradan isminin Yayan olduğunu öğreneceğim halktan birinin evinde kalmak için anlaştım. Gecelik 12$, kahvaltı dahildi. İnternet için ise hemen yandaki otelin kablosuz bağlantısını kullanmam gerekliymiş, denedim işe yaradı 🙂 Yayan istersem 40000 Rupiah (4,5$) karşılığında beni motorsikletiyle gezdirmeyi teklif etti, pirinç tarlaları ve kahve plantasyonuna (kahve üretim merkezi) gidebilirmişiz. Hemen fotoğraf makinemi kuşanıp motorun arkasına atladım, yarım saatte bölgenin en ünlü pirinç tarlasının (Tegallalang) önündeydik. Hava kapalıydı ve fotoğraflar çok başarılı çıkmadı, göze çok daha güzel gözüküyor emin olun 🙂 Pirinç tarlasında çalışan işçilerden biriyle ayaküstü sohbet ettik, fotoğraflarım için büyük bir istekle modellik yaptı. Bölgeyi karış karış gezdikten sonra oradan ayrılıp kahve plantasyonuna doğru yol aldık.

[singlepic id=1326 w=200 h=150 float=left]1700’lü yıllardan beri üretilen Endonezya kahvesinin meşhur olduğunu biraz kahve kültürü olan herkes bilir ama pek insanın duymadığı ve ülkeyi dünyanın en iyi kahve üreticileri arasına sokan Kopi Luwak isimli özel bir kahve türü var. Luwak aslında bir hayvan cinsi, kedigillerden ve oldukça hiperaktif bir canlı. Günün belli saatlerinde iyi seçilmiş kahve çekirdekleri yedirilen luwak’ın sindirim sistemi bunları özel bir işlemden geçirdikten sonra dışkı olarak çıkartıyor. İşte bu dışkı önce temizlenip sonra pişirilmek üzere uzun bir işlemden geçiriliyor ve içip içebileceğiniz en lezzetli kahve ortaya çıkıyor. Avrupa’da bir fincanını 60€’ya satıyorlarmış, Türkiye’de de paket halinde satılmaya başlanmış, okuduğuma göre 100gr’ı 900TL’ye [singlepic id=1314 w=200 h=150 float=right]gidiyormuş 🙂 Dünyanın en pahalı kahvesi, anavatanı Endonezya’da gittiğim kahve üretim merkezinde taze işlenmiş bu kahvenin fincanını 10TL’ye satıyorlardı, ben de düşünmeden sipariş ettim. Önce “Bali deneyimi” adı verdikleri bir set getirdiler önüme, sırasıyla limon çayı, zencefil çayı, ginseng çayı, zencefil kahvesi, saf kakao, vanilya kahvesi, çikolatalı kahve ve son olarak da Bali kahvesi var. Atıştırmalık olarak da aynı bahçeden çıkmış tatlı patates kızartması getiriyorlar. Bütün bunları yazdığım sıraya göre içip hepsinin tadını ayrı ayrı aldıktan sonra (her fincandan sonra su içmeli ve tarçın çiğnemeliymişsiniz, eski aromayı temizlesin diye) sahnenin assolisti çıkıyor karşınıza. Kahve uzmanı değilim ama Bali kahvesiyle kıyaslarsam Luwak kahvesinin çok [singlepic id=1315 w=200 h=150 float=left]yumuşak bir tadı var, daha önce içtiğiniz hiçbir kahveye benzemiyor. Tadı tabi ki güzel ama Avrupa’ya gidip de 150TL vermem bir fincanına 🙂 Bu arada Türkiye’de 900TL’ye satılan 100gr kahveyi plantasyonda 90TL’ye satıyorlar, nasıl kazıklandıklarının haberi yok bizimkilerin. Plantasyon çok iyiydi, harika bir bahçe yapmışlar, çalışanlar mükemmel İngilizceleriyle her ağacın ismini, işlevini anlatıyor, kahve üretim aşamasını adım adım gösteriyorlardı. İlk defa Kakao ağacı görmüş oldum, çekirdeğini açıp tadalım dedik, tadı aynı bitter çikolatası 🙂 Hediyelik eşya dükkanında ise sıradışı içkiler bölümü vardı, hepsinden birer tadımlık denedim. İlk ikram edilen pirinç [singlepic id=1317 w=200 h=150 float=right]şarabı çok iyiydi, ardından hindistan cevizi şarabı, en son ise yılan meyvesi şarabı verdiler. Yılan meyvesi nedir bilmiyorum ama içkisi çok sertti, alkol oranı %43, çok fazla gibi gelmiyor ama içtikten sonra gözlerinizden kulaklarınızdan alevler fışkıracakmış gibi hissediyorsunuz. Güzel aromatik bir tadı vardı ama, beğendim. Endonezya yolculuğumun son durağı olsaydı buradan Türkiye’ye götüreceğim çok şey olurdu herhalde. Sadece bir sonraki host’uma vermek üzere 10$’a güzel bir paket karışık kahve seti aldım. Bu arada eğer Luwak kahvesi içmek istemiyorsanız, ki buraya kadar gelmişken içmenizi şiddetle tavsiye ederim, sekiz fincandan oluşan Bali deneyimini ücretsiz veriyorlar.

İki durağımız da fazlasıyla tatmin ediciydi, dönüş yolunda yüzüm gülüyordu. Tabi yağmur sezonundaydık ve doğa varlığını kısa sürede hissettirdi, kupkuru hava sadece beş dakika içinde şiddetli doluya dönüştü. Panço yağmurluğum çantamdaydı da hayat kurtarıcı oldu o anda, yoksa kameram ve pasaportum eminim kullanılmaz hale gelirdi. Eve döndükten sonra bir şey yapmadım, balkonumda oyalanıp internete girdim ve Dexter’ın son sezonundan kaçırdığım bölümleri izledim. Güzel bir gün sonrası yerel bira eşliğinde favori diziyi izlemesi gibisi yok  🙂

Ertesi gün şehrin en gözde turistik yeri olan maymun ormanına gitmek istiyordum. Yürüyüş mesafesindeydi, 10 dakika içinde ormanın girişine geldim. 20000 Rupiah’lık (2,2$) giriş ücretini ödedikten [singlepic id=1334 w=200 h=150 float=left]sonra maymunların dünyasına adımımı attım. Her taraftalardı, şahane orman onların oyun bahçesi haline getirilmiş. Yüksek ağaçların, dar derelerin, şelalelerin ve tapınak heykellerinin üzerinde oradan orada zıplıyorlardı. Etrafta dolaşıp fotoğraf çekmekle meşgulken bir anda zıpır maymunun biri çantama asılmaya başladı! Çantamda pet şişe içinde su vardı, çok seviyorlarmış pet şişeyi, bunu öğrenmesi geç oldu ve güç oldu. Maymun ısrarla çekmeye çalışıyordu şişemi, ben bir taraftan, o da karşı taraftan mücadele ettik çanta için, güçlüydü de fırlama 🙂 Baktı olmuyor, şişemin kapağını dişlemeye başladı, beni de dişlemesin bari deyip şişeyi çıkartıp verdim [singlepic id=1338 w=200 h=150 float=right]eline. Tabi 2 litrelik koca şişeyi kaldıramadı, sürükleye sürükleye götürüyordu ki görevlinin biri gelip uzaklaştırdı onu. İlginç bir deneyim oldu benim için, bir daha da görmedim o maymunu. Ormanda biraz daha oyalandıktan sonra çıkıp şehrin sokaklarını turlamaya başladım. Her köşede sanat galerisi var, meydanlara benzerlerini ancak Avrupa’da göreceğiniz soyut çalışmalar yapılmış. Otele döndüğümde Yayan yayılmış oturuyordu. Şehirdeki huzur dolu ortam halka rehavet getirmiş belli, çoğu kişiyi öğle vakti çalışırken değil bir köşeye uzanmış pineklerken görüyordum. Ubud-Kuta yolunun ortasında meşhur bir tapınak var, ismi Tanah Lot. Etrafı sularla kaplı kayalıkların tepesine inşa edilmiş bu tapınak, Bali’nin en çok turist çeken yeri, özellikle günbatımlarında çekilen fotoğraflarını görmelisiniz. Hava güneşin kızıllığını ortaya çıkarmayacak kadar kapalı olduğundan günbatımını bir kenara bırakıp o an gitmeye karar verdik. Yağmur yokken yola [singlepic id=1340 w=200 h=150 float=left]çıkmanın tam sırasıydı. Tam 1,5 saat sürdü yol, bozuk ve çukur dolu olduğu için motorsikletten indiğimde fazlasıyla hırpalanmış gibiydim 🙂 Tapınak ise beklediğim gibi çıkmadı, bilmiyorum havadan mı yoksa turist yoğunluğundan mı ama dev dalgaların dövdüğü kayalıkların görüntüsü dışında etkileyici bir yanı yoktu bence. Giriş ücreti 10000 Rupiah (1,1$) alıyorlar ama tapınağın içine girmek yasak. Sadece hemen aşağıdaki mağaranın girişine kadar yaklaşabiliyorsunuz, oraya varmak için de sığ denizin içinden dalgalardan kendinizi koruyarak geçmeniz lazım. Suların yüksek olduğu zamanda tapınak çok daha güzel gözüküyormuş. Yakınlarda küçük başka bir mağarada birkaç adam para topluyordu içeri girenlerden. [singlepic id=1349 w=200 h=150 float=right]Yaklaştım, hemen köşede bir yılan varmış, adını “kutsal yılan” koymuşlar, gelen geçene göstermek için para istiyorlardı. Tam şark kurnazlığı işte ama o parayı veren enayiler de yok değildi 🙂 Zaten her şey şu Hollandalılar yüzünden. Zamanında burası Hollanda kolonisiydi biliyorsunuz, şimdi onlar doldurmuş burayı ve fiyatlar onlara çok ucuz geldiğinden her şeye evet diyorlar, hiç pazarlık yapmıyorlar. Sonra da bizim gibi fukaralar gelince adamlar fiyat indirmeye hiç yanaşmıyorlar, ne de olsa bana söylediği fiyatın iki katını bile kabul edecek bir iki Hollandalı her zaman çıkacak.

Böylece iki gün kaldığım Ubud’dan ayrılmak için biletimi aldım ama aklımın ve kalbimin uzun süreliğine burada kalacağından eminim. Endonezya’da daha iyisini bulabilir miyim bilmiyorum, hatta eminim ki dünya turum bittiğinde favori şehirler sıralaması yapsam burası listenin üst sıralarında yer alacak. Yine de yola devam, burayı tattım ve önümde keşfedilecek, sürprizlerle dolu koca bir dünya var..


You may also like...

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.