Zamanda Yolculuk: Tokyo


[singlepic id=706 w=200 h=150 float=left]Japonya’yı seviyorum. Geçirdiğim süre boyunca kendi kendime Çin yerine buraya gelmekle ne iyi karar verdiğimi söyleyip durdum. Belki de sevmemin en büyük sebeplerinden biri yolculuğumun ilk ama muhtemelen en iyi Couchsurfing deneyimlerini yaşamamdı. Son derece misafirperver Japonlar sayesinde bütün günler için kalacak yer bulmakta hiç zorlanmadım ancak Myanmar’da hastalandığım ve bildiğiniz gibi oldukça bitkin olduğum için ilk iki gün için beni evine kabul eden Yuichi’ye mesaj atıp onda kalamayacağımı yazdım, çünkü en son istediğim şey daha önce tanımadığım birinin evine hasta hasta gidip, halsiz yorgun bir şekilde ona sadece zahmet vermek olurdu. Böylece ilk iki günü iki ayrı kapsül otelde geçirdim ve oldukça farklı deneyimler olduğunu söyleyebilirim. Bu süre boyunca iyileştikten ve kendimi toparladıktan sonra artık Couchsurfing yapmanın zamanı gelmişti. Kentaro, şehir merkezine çok yakın bir yerde tek başına[singlepic id=711 w=200 h=150 float=right] yaşayan bir bilgisayar mühendisi. IBM’de danışman olarak çalışıyor ve şu anda tüm dikkatini kendi iPhone programını yapmaya vermiş. Aynı zamanda Endonezya’da ve Avrupa’da iş kurmak için ortaklarıyla sürekli diyalog halinde. Ve bütün bunları 25 yaşındayken yapıyor. Küçük dev adamlar derler ya, aynen öyle. Üniversiteyi bitirir bitirmez Japonlar inanılmaz bir iş hayatına atılıyor. Örneğin Kentaro her gün sabah 6’da ayrıldığı eve akşam 11’de dönüyordu. Tam işkolikler ve tüm dikkatlerini gelişmeye, ilerlemeye vermişler. Boşa harcayacak hiç zamanları yok. Kentaro günde 5 saatten fazla uyumadığını, çünkü yapacak başaracak çok şey olduğunu söyledi. Saygı duydum.

[singlepic id=708 w=200 h=150 float=left]Haftasonu Kentaro’nun bir arkadaşının düzenlediği ev partisine gittik. Büyük çoğunluğu Japon en az 40 kişi küçücük evde (bu şehirde 2+1 evler bile aşırı lüks sayılıyor) içtik eğlendik, Yeni Zelanda’da yaşayan birkaç arkadaş bulup orada tekrar buluşmak için sözleşmek de benim için büyük şans oldu 🙂 Kentaro’nun yanında geçirdiğim üç günün sonunda Anna’yla buluşmak için ayrıldım. Anna, şehir dışında iki katlı oldukça geniş bir evde erkek arkadaşı Satoshi ile kalıyor. İkisi de o kadar şekerdiler, beni evimde hissettirebilmek için o kadar uğraştılar ki yolculuğumun şu ana kadarki en güzel üç gününü geçirdim sayelerinde. İlk gün daha eve varır varmaz, Tayland’lı ve Japon arkadaşlarını çağırdılar ve yemek ziyafeti çektik. İş Japon yemek yapmaya gelince, Anna ve Satoshi’nin eline kimse su dökemez 🙂 Ertesi gün üçümüz[singlepic id=751 w=200 h=150 float=right] beraber bir kaiten-zushi restaurantına gittik. Harika ve çok eğlenceli bir deneyimdi, aşağıda ayrıntılı olarak bahsettim. Sonraki gün ise Japon arkadaşlarını çağırdılar ve evde okonomiyaki partisi yaptık. Bu arada resimde de farkedersiniz, Japonlar ne kadar genç gösteriyorlar öyle! Grubun en yaşlısı benim, diğerleri en az 30 yaşında! Genetik mi yoksa iyi beslenme ve sağlıklı yaşam mı bilmiyorum ama 40 yaşındakilere en fazla 25 dersiniz, 25 yaşındakiler ise bildiğiniz çocuğa benziyorlar. Kendimi burada yaşlı hissediyorum, zaten insanlar en az 30 yaşında gösterdiğimi söyleyerek bu duygularıma destek olmakta sakınca görmüyorlar 🙂 Son gün ise Sumo restaurantına gidip geleneksel Japon yemeği deneyimi [singlepic id=642 w=200 h=150 float=left]yaşadık. Yaptığımız bütün aktiviteler yemekle ilgili evet, çünkü Japon mutfağında tecrübe edilecek o kadar çok çeşit yemek var ki 🙂 Bu arada Anna beni arabasıyla her gün üşenmeden istasyona bırakıp aynı yerden aldı. Onlara o kadar alışmışım ki ayrılırken resmen hüzünlendim. Sayelerinde Japon kültürü ve Japon insanını çok daha yakından tanıdım, tanıdıkça daha çok sevdim ve kendimi çok daha yakın hissettim. İstanbul’a geleceklerine ve tekrar görüşeceğimize söz verdik. Belki Satoshi yıllık iznini alabilirse Yeni Zelanda’ya tatile çıkacaklar ve aynı zamanda orada olacağız. Couchsurfing’i seviyorum! 🙂

[singlepic id=690 w=200 h=150 float=right]Tokyo şehrinde hemen hemen her yer gökdelenlerle sarılmış durumda, ancak bu binalar yığınının içinde parklar ihmal edilmemiş. Nefes alıp gürültüden uzak bir şekilde dinlenebileceğiniz çok sayıda yer var. Tepeden şehir manzarası görmek isterseniz tavsiyem Tokyo Kulesi’ne çıkmanız. 333 metrelik kulenin 150. ve 250. metrelerinde gözlem katları var, giriş ücretleri sırasıyla 820 ve 1420 YEN. Karşılaştığınız manzara ise büyüleyici. Gündüz ve gece ayrı güzel görüntülere sahne oluyor. Ayrıca kulenin içinde Queen müzesi var, ben çok beğendim, içi grup üyelerinin kişisel eşyalarıyla dolu. Bu arada manzaraya para vermek istemiyorsanız Shinjuku bölgesindeki Tokyo Metropolitan Binası’na gidebilirsiniz. 45. katında ücretsiz gözlem katı var, saat akşam 11’e kadar misafir kabul ediyorlar.

[singlepic id=637 w=200 h=150 float=left]Burada geçirdiğim 9 günde şehrin en popüler bölgelerinin tamamını gezdim. Kabaca anlatmak gerekirse, şehrin kalbi Shinjuku’da atıyor, ışıl ışıl binaları, restaurantları ve sayısız eğlence merkeziyle günlerce kalsanız sıkılmazsınız. Shibuya lüks alışveriş caddeleriyle dolu, aynı zamanda gökdelen tepelerinde şık gece klüpleri var. İmparatorun konakladığı İmparatorluk Sarayı’nın bulunduğu bölge Tokyo (saray ziyaretçilere kapalı, bahçesi yılın belli günlerinde açık). [singlepic id=649 w=200 h=150 float=right] Elektronik alışverişi için Akihabara’dan şaşmayın, Electric City’deki alışveriş merkezlerindeki ürün çeşidi ve ucuz fiyatlar başınızı döndürecek. Türkiye’dekinin yarı fiyatına satılan iPad 2’lerden almamak için kendimi zor tuttum. Yeni çıkan iPhone 4S ise sadece 1100TL, yoruma gerek var mı 🙂 Şehrin sumo stadyumlarının ve sumo merkezlerinin bulunduğu semt Ryogoku olarak geçiyor. Turnuva öncesi sabah erken saatte semte giderseniz, antreman yapmakta olan sumo güreşçilerine denk gelebilirsiniz. Çılgın kostümleri içinde [singlepic id=685 w=200 h=150 float=left]Japon gençleri izlemek ve şehrin moda merkezindeki ucuz mağazalarda takılmak isterseniz Harajuku’yu tavsiye ederim. Buraya gitmişken meşhur Japon kreplerini tatmadan dönmeyin 🙂 Gece hayatı için ise Roppongi bir numaralı tercihiniz olmalı. Turistlerin de yoğun olarak gittiği en ünlü gece klüpleri burada. En popüleri Gas Panic, gitmedim ama özellikle Cuma günleri çok iyiymiş. Rockçı gençlerin takıldığı semt Shimoki tazawa. Tokyo’nun en önemli tapınağı ve en turistik yeri[singlepic id=728 w=200 h=150 float=right] olan Senso-ji şehrin eski mahallesi Asakusa’da bulunuyor, hediyelik eşya almak için en çok seçeneği burada bulursunuz. Ayrıca tapınak gerçekten çok görkemli, Asya gezisi boyunca tapınaktan bıkmış olan ben bile burada saatlerce oyalandım. Tokyo’nun hemen dışındaki Yokohama şehrinde ise dünyanın en büyük Çin Mahallelerinden biri var, görülmeye değer. Osaka otobüsümü beklemek için 4 saatim vardı ve öylesine gezerken denk geldim. Özellikle Çin mantıları harika 🙂

Buraya gelen teknoloji meraklılarına Ginza’daki Sony Binası’na uğramadan dönmemelerini tavsiye ederim.[singlepic id=669 w=200 h=150 float=left]Piyasada olan ürünleri zaten deneyebiliyorsunuz ama en güzel tarafı piyasaya çıkmamış ve test aşamasındaki ürünleri de kullanabilmeniz. Örneğin Playstation 3 çıkmadan önce burada sergileniyordu. Şu anda en popüler ürünleri HMZ 3D Sistemi. Kafanıza geçirdiğiniz biraz ağır aleti televizyonunuza bağlayarak video izleyebilir ve oyun oynayabilirsiniz. Bize örnek olarak 3 boyutlu bir fragman gösterdiler ve tam anlamıyla inanılmazdı. Görüntünün boyutu oldukça büyük, büyük bir sinema perdesini 20m’den izliyor hissi yarattığını söylediler, potansiyelini düşünün. Yeni nesil teknoloji bu işte, birkaç yıl içinde hızla yaygınlaşacağından eminim. Şu anda tek dileğim çıktığında fiyatlarının makul olması 🙂

Tokyoluların en gurur duyduğu yerlerden biri de 3776 metrelik Fuji Dağı. Volkanik dağ şehirden 100km uzakta bulunuyor ve açık günlerde dağı şehirden tüm haşmetiyle görebilirsiniz. Japonya’yı anlatan birçok fotoğrafta bu dağın resmi vardır, hani tepesi daima karlarla kaplı olan dağdan bahsediyorum. Anna’nın evi buraya yakın olunca dağa en yakın kasabaya (Fuji-Q Highland) otobüsle gitmiştim. Yaz günlerinde dağ eteklerinde trekking yapılması gereken aktivitelerden biri. Fuji kadar olmasa da görülmeye değer başka bir dağ ise Takao Dağı. Tanıştığım Japonlar özellikle burayı tavsiye ettiler. Aklınızda olsun.

[singlepic id=748 w=150 h=200 float=left]Japonların dünyaya kabul ettirdiği o kadar çok şey var ki. Otomotiv sektöründe (Toyota, Honda, Nissan, Mazda, Suzuki, Subaru, Isuzu, Mitsubishi, Infiniti, Lexus, Daihatsu, Acura, Kawasaki, Yamaha), teknoloji alanında (Sony, Toshiba, Fujitsu, Hitachi, Panasonic, JVC, Sharp, Pioneer), oyun alanında (Sega, Atari, Nintendo, Konami), dövüş sanatlarında (Karate, Judo, Sumo, Samurai, Aikido, Ninja), fotoğraf makinelerinde (Canon, Nikon) karşımıza çıkıyorlar. Daha sayayım mı? Peki ya suşi, Casio saat, geyşa, origami, reiki, anime, manga ve robotlara ne demeli? Dünyaya pek çok alanda izlerini bırakmasını bilmişler, orası kesin. Asya’da[singlepic id=744 w=200 h=150 float=right] olmalarına rağmen Asya’nın herhangi bir ülkesinden çok farklılar, kendi tarihleri, kendi adetleri, kendi kültürleri, kendi dilleri var ve her biri o kadar özel ki. Kesinlikle dünyanın en gelişmiş yeri ve bu seviyeye gelmek için halkın ne kadar çalıştığını ve çalışmakta olduğunu herkes biliyor. Aynı zamanda en zengin ülkeler arasında ve bu zenginliği ülkenin her yerinde hissediyorsunuz. İşin güzel tarafı Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi zenginin aşırı zengin, fakirin aşırı fakir olduğu yer değil burası, hemen hemen herkes dünya standartlarının üstünde bir hayat yaşıyor. Her semt ve bölge, istediği kadar fakir olsun, bizim en lüks yerlerimizden daha gelişmiş ve temiz. Sokaklarda bir tane dilenci, evsiz ya da pasaklı birini bile görmedim.

[singlepic id=699 w=200 h=150 float=left]Japonya pahalı mı diye soracak olursanız evet pahalı, hem de çok pahalı. Ancak bu kadar pahalı bir yerde bile benzin(3,5TL/lt), araba ve elektronik fiyatlarının Türkiye’dekinden daha ucuz. Burada özellikle konaklama, yeme-içme ve ulaşıma bütçenizin büyük kısmını bırakırsınız. İsviçre ya da Norveç kadar değilse de hemen ardından gelir diyebilirim. Örneğin burada geçirdiğim 9 günde ortalama 170TL para harcadım ki sadece 2 gün otel parası verdiğimi hatırlatırım. Ama şu bir gerçek ki, burada verdiğiniz paraya pek acımıyorsunuz çünkü aldığınız hizmet, yediğiniz yemek, bindiğiniz araçlar dünyanın en iyi en kalitelileri. Ülkede hiç bir şey adi, uyduruk değil. Normalde hediyelik eşya almayı sevmeyen ve Orta Amerika’ya kadar birşey almamaya karar veren(aylarca taşıması zor olur sonuçta) ben bile buradaki birbirinden güzel hediyelik eşyaları görünce dayanamayıp bir torba dolusu aldım. Artık o kadar süre nasıl taşıyacağımı bilemiyorum 🙂

Tokyo’daki anılarımı gün gün yazmak yerine dikkatimi çeken konuları madde madde yazmayı yeğledim. Dünyanın en gelişmiş ve en düzenli ülkesinde insanı şaşırtan, buraya özgü ve bize yabancı o kadar çok şey var ki. Özellikle teknoloji alanında gördüklerim karşısında her seferinde daha da hayran kaldım. Adeta 2050 yılında yaşıyordum, sanki bütün bunlar bir bilimkurgu filmi gibiydi. Ve o kadar gelişmişliği görünce ülkemin ne kadar geri kaldığını her seferinde daha da fazla hissettim. Adamlar mükemmel sistemi bulmuşlar, ütopyayı gerçekleştirmişler, biz de birazcık örnek alabilsek ne güzel olurdu. “Japonlar yapmış abi” demekle olmuyor bu işler, çalışmak, çalışmak ve ilerlemek lazım.

 

JAPON ADETLERİ & YAŞAMI

Japon halkı

[singlepic id=716 w=200 h=150 float=right]Japonlar dünyada tanıyabileceğiniz en iyi insanlar. Son derece dürüst, yardımsever, barışçıl, nazik, onurlu ve ahlaklılar. Çekinmeden her birine tamamen güvenebilirsiniz. Bir de çok neşeliler ki sormayın, hatta fazla neşeliler, bazen bir karikatürmüş gibi geliyor hareketleri ama yine de onların yanında durdukça pozitif hissediyorsunuz. Çocukları ise görebileceğiniz en sevimlileri 🙂 Halkın tamamının sosyoekonomik düzeyleri çok yüksek ve kültürel olarak aşırı donanımlılar. Ve buna rağmen çok alçakgönüllüler, örneğin sokağın birinde elinizde haritayla sağa sola bakınıyorsunuz ya, hemen yanınıza gelip nereyi aradığınızı sorarlar. Siz sorduğunuzda ise İngilizce bilmeseler bile yollarını uzatmak pahasına sizi gideceğiniz yerin kapısına kadar götürürler. Yetiştirilme tarzından dolayı olumsuz duyguları dışarıya yansıtmamaya alışmışlar, sıkıntılı ya da üzgün olsalar bile gülümsemelerini eksik etmiyorlar. O kadar ki eğer sokakta gerçekten üzgün tipli birini görürseniz ya iflas etmiştir ya da ailesinden biri ölmüştür.

[singlepic id=736 w=150 h=200 float=left]İngilizce’ye gelince, insanların tek ama tek sorunu İngilizce bilmemeleri. Bunu herkes söyler, hatta filmlerde dizilerde hep malzeme edilip dalgası geçilir ama gelinceye kadar buna inanmamıştım. Bu kadar gelişmiş bir ülkede nasıl kimse İngilizce bilmezdi sonuçta? Ama dil yapılarının İngilizce’ye çok ters düşmesi mi, yoksa halkın İngilizce konuşmak için fazla utangaç olması mı bilmiyorum (sorduğum İngilizce bilen Japonlar, okulda dil eğitimini yoğun olarak aldıklarını ama pratik yapmadıkları için konuşmayı bilmediklerini ve yabancılarla konuşurken utandıklarını söyledi) ama anlaşmakta biraz sıkıntı yaşadım, ben de mecburen Japonca öğrenmeye başladım o yüzden 🙂 Burada Japonca birkaç cümle kalıbı bilmenizin çok büyük faydası oluyor, hatta Japonca konuşabildiğiniz için insanlar size daha da sıcak davranıyor. Üstelik Türklere karşı negatif duygular beslemeyen nadir halklardan biri, Türk’üm dediğimde aldığım olumlu tepkilerin keyfini çıkarıyorum, uzun sürmeyeceğini biliyorum sonuçta 🙂 Özellikle yemeğimizi çok seviyorlar ve Türk mutfağının dünyanın en iyi üç mutfağı arasında olduğunu iddia ediyorlar. Bu arada halkın büyük çoğunluğu herhangi bir dine bağlı değil.

O kafanızdaki fotoğraf çeken şapşal Japon imajı var ya, onu Tokyo’da bulamazsınız. Burada insanların özellikle ne kadar bakımlı ve şık olduğu ülkeye gelir gelmez dikkatimi çeken ilk şeylerden biriydi. Erkekler takım elbiseleri içinde jilet gibi giyinirken kadınlar ise pahalı markalar içinde birbirleriyle yarış halinde ama bizim tikiler gibi değil, çok iyi giyiniyorlar. Zaten adım başı Hermes, Louis Vuitton, Marc Jacobs mağazaları olmasından bu meraklarını anlayabilirsiniz. Ayrıca şu ana kadar gözlemlediğim kadarıyla Asya’nın en güzel milleti Japonlar, hem kadınlar hem erkekler arasında saygı duyulası birçok tipe rastladım 🙂

[singlepic id=715 w=150 h=200 float=right]Dünya üzerinde en güvenle gezebileceğiniz ülke burası. Turist olarak başınıza tehlikeli birşey gelme ihtimali bindiğiniz uçağın düşme ihtimalinden daha düşük. Hırsızlık, soygun gibi problemler ise istatistiklere göre Afrikalı göçmenler tarafından uygulanıyor. Yakuzalar ne güne duruyor diyeceksiniz, onların sorunu kendi aralarında, turistler pek ilgilerini çekmiyor. Hatta yakuzaları bile oldukça onurlu ve yardımsever diyebilirim, geçmiş depremlerde halkta panik çıkmasını onlar engellediler, küçük yerlerdeki düzeni sağladılar ve ihtiyacı olanlara tonlarca yardım malzemesi gönderdiler.

Bu kadar gelişmişliğin ve modernizmin yanında geleneklerine de çok bağlılar. Dışarıda birbirlerine karşı, evde yemek yerken, restaurantta, aile içinde ve misafirliğe gidildiğinde daima takip ettikleri belli hareketler ve sözler bütünü var ve bütün bunları oldukça ciddiye alıyorlar. Banyo yapmak bile geleneksel bir düzene göre gerçekleşiyor. Kısaca 21. yüzyılın nimetlerinden sonuna kadar faydalanan, aynı zamanda geçmişine sadık olmasını bilen ve eski adetlerinden vazgeçmemiş bu toplum şu ana kadar karşılaştığım en iyisi diyebilirim.

Ojigi

Geleneksel Japon selamına ojigi deniyor. Bildiğimiz, kolların iki yanda olduğu ve vücudun üst kısmını eğerek yapılan selamlama şekli. Buradaki kural karşınızdaki insan ne kadar değerli ise o kadar eğilmeniz. Eğer arkadaşınıza ya da yeni tanıştığınız sizin gibi birine selam vermek istiyorsanız kafanızı hafifçe eğmeniz yeterli ama aile büyüğünüz, patronunuz ya da önemli biriyle karşılaşırsanız belinize kadar eğilmeniz ve bunu defalarca yapmanız gerekiyor. Daha da önemli şahıslara (liderler, hayatınızı kurtaran biri, vs) karşı ise yere kapanmaya kadar gidiyor bu. Böylece ne kadar saygı duyduğunuzu göstermiş oluyorsunuz. Bir yerden ayrılırken bile arkanızı dönüp tekrar tekrar selam vermeniz gerekli. Diyelim dışarı çıkarken kapıyı kapatacaksınız, sırtınız içeride kalanlara dönük olmamalı, o kişinin son gördüğü sizin suratınız olmalı. Bazen Japonları birbirine karşı en az bir dakika boyunca eğilip kalktıklarını görmek ilginç oluyor. Bizdeki gibi tokalaşmaya, öpüşmeye ve sarılmaya pek alışık değiller ama genç nesil buna gittikçe alışıyor. Turist olarak ülkeye gittiğinizde illa ki ojigi selamını deneyeceksiniz ve mutlaka sakarlık yapacaksınız, bir şeyler yanlış olacak ama Japonlar turistlere karşı çok hoşgörülüler merak etmeyin 🙂

Bu arada ilginç bir bilgi; Japonya’da geleneksel ojigi selamını yaparken kafaların birbirine çarpması sonucu ciddi kafa kırığı oluşan veya ölen toplam 24 kişi bildirilmiş.

Otomatlar

[singlepic id=713 w=200 h=150 float=left]Ne kadar gelişmiş olduklarını şehrin her köşesinde bulacağınız onlarca çeşit otomata bakarak bile anlayabilirsiniz. Ne ararsanız bulabilirsiniz bu makinelerde, içeceklerden çeşit çeşit yiyeceklere, iç çamaşırından şemsiye otomatına birçok seçenek var. Apartmanların lobisinde de bulabileceğiniz bu makinelerdeki fiyatlar genellikle marketlerdekinin aynısı oluyor, böylece çoğu ihtiyacınız için markete gitme derdinden kurtuluyorsunuz. İçecek otomatları ise sıcak ve soğuk içecekler diye ayrılmış. Sıcak bölümde kahve, çay, süt ve çorba seçenekleri var. Her sabah sokağa çıktıktan sonra ilk işim bu otomatlarda mısır taneli çorbamı alıp içmek oluyordu, bayıldım bu çorbalarına. Soğuk bölümde ise bildiğimiz gazlı içecekler dışında, bira ve sake de ihmal edilmemiş 🙂

[singlepic id=719 w=200 h=150 float=right]Kahve gibi içeceklerinizde ise ekran aracılığıyla 1’den 5’e kadar değişen oranda şeker miktarını, süt oranını, kahve sertliğini, sıcaklığını seçiyorsunuz ve kapak isteyip istemediğinizi belirtiyorsunuz. 40 saniye sonra kahveniz tam olarak istediğiniz şekilde hazır. Hayır, yakında bu robot makineler sayesinde ne bildiğimiz kafeler kalacak ne de marketler, sonuçta işsizlik artacak ondan korkuyorum 🙂 Aynı şekilde bazı restaurantların girişinde otomatlar var. Resimlerine bakarak dilediğiniz yemeği seçiyor ve ücretini ödüyorsunuz, makineden çıkan fişi şefe verdiğinizde yemeğiniz kısa sürede hazır. Böylece İngilizce bilmeyen garson ya da şeflere yemek siparişi vermek için kıvranmak zorunda kalmıyorsunuz. Çok pratik 🙂

Çöp toplama

Adamların çöplere karşı yaklaşımı bile mükemmel bir sistem ile gerçekleştiriliyor. Sokakta başıboş çöp aramaya çalışmayın, asla bulamazsınız 🙂 Her yerde çeşitlerine göre ayrılmış çöp kutuları var. 6 farklı çöp kutusuyla karşılaşınca hangi çöpü nereye atacağınızı şaşıyorsunuz resmen. McDonalds gibi yerlerde bile katı kurallar var. Yemeğinizi yedikten sonra içeceğinizin kapağını açıp kalan buzları bir bölüme, plastik kapları ayrı bir bölüme ve kağıt çöpü ayrı bir bölüme atıyorsunuz. Bizim ülkede kimsenin kendi tepsisini kaldırmadığını düşününce ne kadar tuhaf değil mi? 🙂

Evinizdeki çöpleri ise belediye tarafından belirlenen özel torbalara, yine çeşitlerine göre ayırıp atmalısınız. Ancak bunu dilediğiniz zaman yapamazsınız. Diyelim plastikleri sadece Salı günleri atabilirken, cam şişeler için Cuma gününü, tenekeler için Pazar gününü beklemelisiniz.

Japon tuvaletleri

[singlepic id=630 w=150 h=200 float=left]İlginç bir başlık ama bahsetmeden edemeyeceğim 🙂 Beni en çok şaşırtan şeylerden biri oldu, Japonların uzay çağında yaşadığını gösteren en önemli şeylerden biri. Kısaca şöyle bir deneyim: İlk olarak tuvalet kabinine girdiğinizde Japonca hoşgeldiniz anonsuyla beraber ortamın sensörlerle aydınlatılığını görüyorsunuz. Korkmayın. Isıtmalı klozete oturup dilediğiniz müzik eşliğinde(ayarlanabilir radyo var) işinizi gördükten sonra duvara monte edilmiş alete geçebilirsiniz. Buradaki düğmelere basarak musluğun hangi şiddetle, hangi bölgeye, ne tipte (tazzikli, yayılan, kesik kesik, vs) verileceğini seçiyorsunuz. [singlepic id=737 w=200 h=150 float=right] Başlat düğmesine bastığınız anda ise aşağıda robotik sesler harekete geçip verdiğiniz görevi yerine getiriyor. Asıl bomba ise en sonda, başka bir düğme ile kurulama sistemini başlatıyorsunuz. Böylece elinizi bile sürmeden tuvaletinizi tamamen hijyenik biçimde yapmış oluyorsunuz. Hani Avrupa’da olmadığı biz de olduğu için taharet musluğumuzla övünürüz ya, Japonların bu tuvaletleri karşısında ne yapalım bilmiyorum. Dayanamadım fotoğrafını çektim 🙂

Japon banyolarında ise küvet olmazsa olmaz. Bu ülkede her gün yatarken ya da sabah kalkınca yıkanmak şart ve belirli kurallara göre gerçekleştiriliyor. Diyelim kalabalık bir ailede önce ailenin babası, sonra çocuklar en son da anne banyoya giriyor. Küvetin yanında yine düğmeler var ve istenilen sıcaklık, suyun yoğunluğu, mineral oranı bu düğmeler aracılığıyla seçilip su doldurulduktan sonra küvet kapağı kapatılıyor. Küvet dışında duş alıp pisliklerden arındıktan sonra ancak küvete oturuluyor, bu esnada başka bir panelden masaj seçenekleri belirtilebilir. Yıkanma bittikten sonra sıradaki kişi küvetteki suyu boşaltmadan aynı şekilde dışarıda duşunu alıp küvete oturuyor. Bu yüzden misafirliğe gittiğinize Japonlar nezaketen size ilk girmenizi teklif ederler, sakın küvette sabunlanıp suyu pisletmeyin. Yapacağınız en büyük kabalıklardan biri oluyor 🙂

Otoparklar

Bu kadar kalabalık ve her boş arsanın gökdelen ile kapatıldığı bir şehirde geniş açık otoparklar olması beklenemez tabi. Otoparklar 5-10 katlı küçük binalar şeklinde oluyor ama sistem inanılmaz. İstanbul’da bunun ilkel örnekleri yaygınlaşmaya başladı ama Tokyo’daki çok farklı. Arabanızla binanın küçük girişindeki asansöre parkediyorsunuz ve arabadan çıkıyorsunuz. Makineden biletinizi aldıktan sonra aracınız asansörler aracılığı ile uygun yer olan bir kata çıkarılıyor ve sağ-soldaki boşluklara kaydırılıyor. Teslim almak için döndüğünüzde ise yolunuzu kesen diğer araçlar asansörler sistemi ile bir yapbozun parçaları gibi çekilerek aracınızın önünüze indirilmesini sağlıyor. Bu esnada her şeyi koca otoparkta çalışan bir kişi düğmeler aracılığıyla organize ediyor. Çok başarılı ve çok pahalı (saati 10TL civarında), aynı Tokyo gibi.

 

ULAŞIM

[singlepic id=629 w=200 h=150 float=left]25 milyon nüfusa sahip Tokyo dünyanın kesinlikle en karışık ama en iyi işleyen raylı sistemine sahip. 13 metro hattı, 36 JR(banliyö tren) hattı, sayısız özel hat var ve hepsi birbirine örümcek ağı gibi bağlanmış durumda. Yamanote Hattı şehir merkezinin sınırlarını çizecek şekilde daire şeklinde uzanmış ve buradaki ana istasyonlardan şehrin tüm bölgelerine bağlantılar var. Bazı hatlar 100km uzunluğunda ve en az 40 duraklı oluyor ancak bir uçtan diğerine gitmek 30 dakika sürebiliyor. Sebebini sorarsanız böyle işlek hatlarda çok çeşitli trenler yapmışlar: rapid express, express, semi express, [singlepic id=634 w=200 h=150 float=right]local şeklinde ve örneğin rapid express trenler bu 40 durağın en işlek olan 5’inde dururken, express 10’unda, semi express 20’sinde ve local trenler hepsinde duruyor. O yüzden ihtiyacınıza göre en uygun trene bindiğinizde kısa sürede varıyorsunuz. Ayrıca bu hatlar ayrı kollara ayrılıp, şehrin o bölgesini ağ gibi sarıyor. Tokyo’daki 50’den fazla hattın biri bile İstanbul’daki tüm raylı sistemlerin toplam uzunluğunu geçiyor, ne kadar acı değil mi? Yerel istasyonların şehirlerarası, özellikle Shinkansen yani saatte 300km hızla giden kurşun trenlerle de bağlantıları var, böylece evinize en fazla 500m mesafede olan bir istasyondan aktarmalar yaparak Japonya’nın istediğiniz her yerine gidebilirsiniz.

En kısa mesafe 130YEN’den(3TL) başlıyor ve 560YEN’e(13TL) kadar çıkabiliyor. Özellikle aktarma yapmanız gereken durumlarda, bir de şehir dışına çıkıyorsanız rahatlıkla 1600YEN(40TL) ödemek zorunda kalabilirsiniz. Biletleri tek tek almak yerine Suica ya da Pasmo denen kartlardan alıp gerektikçe kredi yüklemek zaman kazandırıyor. Aynı fiyatı ödüyorsunuz ama her seferinde makineye gidip bilet alma derdi yok. Sıkı gezmeyi seven biriyseniz günlük ortalama 50TL metro ücretini gözden çıkarın.

[singlepic id=633 w=200 h=150 float=left]Havaalanından ilk defa şehir merkezine geldiğimde metro istasyonundan aktarma yapmam gerekliydi ve gittiği her yerde metroyu kullanan, sisteme oldukça alışkın biri olarak Shinjuku İstasyonu’nda resmen 1 saat boyunca ne yapacağımı bilemeden durdum. Burası dünyanın en işlek istasyonu ve günde 4 milyon yolcu buradan yolculuk ediyor! Tam 15 hattın kesişim noktası ve İngilizce yazı bulmak zor, e halk da İngilizce bilmeyince istasyonda rastgele dolanıp hattınızın ismine denk gelmeye çalışıyorsunuz.

[singlepic id=635 w=200 h=150 float=right]Tren sistemi gelişmiş olunca, otobüs kullanmaya pek gerek kalmıyor ancak kullanmanız gerekirse hiç zorlanmazsınız çünkü otobüs içindeki ekranda hangi durakta olduğunuz, nereye gittiğiniz, ne kadar sürede varacağınız gibi bilgiler var. Şoförleri ise bizimkilere hiç benzemiyor. Hepsi tek tip üniforma, kafada şapka, papyon ve beyaz eldivenler ile süslenmişler. Otobüs ilk duraktan kalkacağı vakit ayağı kalkıp yolculara dönüyorlar ve yola çıkmak için izin istiyorlar. Yol boyunca ise mikrofondan verdikleri güzergah ve önemli yapılar hakkındaki bilgiler de cabası. İnen ve binen yolculara selamı ise asla eksik etmiyorlar.

[singlepic id=738 w=150 h=200 float=left]Taksiler ise aşırı pahalı. Açılış ücreti ilk 2 kilometre dahil 700YEN(17TL) civarında ve her kilometrede 320YEN(8TL) artıyor! Ama taksiciler burada apayrı bir güruh, alışık olduğumuz çıkarcı, para koparma derdindeki meslektaşlarına kesinlikle benzemiyorlar. Otobüs şoförleri gibi giyiyorlar ve bindiğiniz gibi size her türlü konforu yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kapılar otomatik açılıp kapanıyor ve her koltukta ayrıntılı bilgiler içeren ekranlar var. Unutmayın, Japonya’da bahşiş bırakmak adet değil, 10YEN [singlepic id=673 w=200 h=150 float=right]alacağınız bile olsa taksici unuttuğunuzu zannedip peşinizden koşar ve parayı size vermeye çalışır. Hayır, anlamıyorum; her gelişmiş ülkenin az çok bazı problemleri vardır ve taksiciler her zaman bunlardan biridir. Burada ise o bile tamamen sorunsuz. Peki bu ülkede yanlış giden herhangi bir şey var mı, varsa ne var? Bu insanlarla aynı dünyada yaşadığımı sorgulayıp durdum resmen 9 gün boyunca.

 

KONAKLAMA

Kapsül Otel

[singlepic id=631 w=200 h=150 float=left]Sadece Japonya’da bulabileceğiniz ve kesinlikle turistik olmayan ilginç bir deneyim kapsül otellerde konaklamak. Bu yüzden bir turist olarak gittiğinizde Japonların takip ettiği kurallara sizin de sadık kalmanız bekleniyor. Otele girdiğinizde önce ayakkabınızı çıkartıyorsunuz. Resepsiyona gidip bir form dolduruyorsunuz ve size verdikleri numaradaki dolaba gidip çantalarınızı yerleştiriyorsunuz. Bu arada otele girdiğinizden itibaren üzerinizi değiştirip resepsiyondan aldığınız özel giysiyi giymeniz bekleniyor. Her yerde bu giysiyle dolaşıyorsunuz. Otel genellikle çok (5-10) katlı oluyor ve ihtiyacınız olan hemen hemen her şeyi dışarı çıkmaya gerek kalmadan bulabiliyorsunuz. Bir katı restaurant, bir katı internet kafe, bir katı masaj salonu, bir katı dinlenme bölümü, bir katı banyo katı, kalan katlar ise kapsüllere ayrılmış oluyor. Tüm ödemeleri size verilen saati sensörlere tutarak yapıyorsunuz, böylece para taşıma derdiniz de ortadan kalkıyor.

Banyo katına gelecek olursak, Japon geleneği olarak bu otellerde aynı onsenlerdeki(doğal kaynak suları) gibi  jakuziler, açık hava küvetleri, saunalar ve duşlar var. Otelin konumuna göre bu sular doğal ya da yapay olabilir. Kurallardan biri bu kat içerisinde tüm kıyafetlerinizi çıkartmanız 🙂 Çok utanırsanız küçük bir havluyu belinize sarabilirsiniz ancak Japonlar her yerde anadan doğma şekilde geziyor, alışması çok kolay değil 🙂 Ha bu arada belirteyim bu otellerde kadın ve erkek bölümleri ayrı, genellikle erkeklere özgü bir uygulama olduğu için mesela 8 kat erkek, 2 kat ise kadınlara ayrılmış oluyor. İyice temizlenip, yemeğinizi yedikten ve internetteki işlerinizi hallettikten sonra uyuma zamanı geldi. Size verilmiş numarayı takip edip kapsülünüzü bulmanız gerekli. Bir otelde rahatlıkla 500-1000 arası kapsül oluyor (benim kaldığımda 660 tane vardı) ve kapsül dediğim altlı üstlü ve sıra sıra dizilmiş, bilimkurgu filmlerini andıran, en [singlepic id=632 w=200 h=150 float=right]fazla 2m uzunlukta ve bir kişinin anca sığabileceği genişlikte, ayakta duramayacağınız kadar alçak, içinde televizyon, klima, radyo, alarm gibi aletlerin bulunduğu minik uyuma alanları. Kesinlikle çok farklı bir deneyim, Japonya’ya gelen herkesin en azından bir günlüğüne bunu yaşamasını tavsiye ederim. Duşlarda ve tuvaletlerde ihtiyacınız olan şeyler hazır, şampuandan vücut kremlerine, diş fırçasından, traş bıçağına kadar her şey bedava olarak sunuluyor. İşin en güzel tarafı çantanızı hiç açmaya gerek bile duymamanız. Zaten bu otellerin kurulma amacı uçağını kaçıran ya da şehirde fazladan bir gün geçirmesi gereken çalışan kesmin konaklayabileceği ucuz yerler oluşturmakmış. Taksi tutmak hemen hemen daha pahalıya geldiği için gayet iyi bir seçenek kapsül otelde konaklamak. Bu nedenle de 24 saat açıklar ve sürekli yoğunlar. Son bir not, içeride gördüğüm Japonların neredeyse tamamı takım elbiseli insanlardı ve benim dışımda hiç turist göremedim.

Fiyatına gelince, o kadar ucuz olduklarını söyleyemem ama Tokyo’nun pahalı olduğunu söylemiştik değil mi 🙂 Saatlik, gecelik, tam günlük seçenekleri var ve tam gün için ödemeniz gereken ücret oteline göre 3150YEN(80TL)’den başlıyor. Benim kaldığım otel şehir merkezinde ve popüler bir oteldi (Green Plaza Capsule Hotel), o yüzden ilk gece için 4300YEN(109TL) vermiştim. Yine de bu fiyatın Tokyo standartlarına göre oldukça normal olduğunu söyleyebilirim.

Aşk Oteli

[singlepic id=767 w=200 h=150 float=left]Aşk otelleri ise daha çok çiftler için kurulmuş, cinsel fantezilere hitap eden yerler. Tokyo, Osaka gibi büyük şehirlerde evler küçük ve insanlar aileleriyle birlikte yaşadağı için, özellikle Japon gençleri sevişmek için bu otelleri tercih ediyor. Genellikle şehrin hemen dışına kurulmuş ve gösterişli-renkli binalarından rahatlıkla anlayabileceğiniz aşk otellerinde herhangi bir resepsiyon olmuyor ve her şeyi makine aracılığıyla yapıyorsunuz. Makinede resimleri verilmiş çeşit çeşit tipte odadan (orman, klüp, fetiş, geleneksel, hastane, ev dekorasyonlu çeşitleri var) birini seçip ücreti yatırıyorsunuz, ücretini ödedikten sonra (saatlik-gecelik seçenekleri var) anahtarınızı alıp odanıza geçebilirsiniz. Fiyatına göre jakuzi, Playstation, Wii, karaoke odası gibi eğlenceler de seçilebiliyor. Aynı zamanda dilerseniz odadaki maceralarınızı kameraya kayıt edip çıkışta DVD olarak alabiliyorsunuz. İlginç gerçekten 🙂

Ryokan

[singlepic id=762 w=150 h=200 float=right]Ryokan ise geleneksel Japon usülü konaklama evlerine verilen isim. Zemin hasırla kaplanmış olur (tatami), kapılar yana iterek açılır ve yer yatağında(futon) yatarsınız. Bu evlerde kalorifer gibi ısıtma sistemleri pek yaygın olmadığı için futon’lar genellikle eletrikli ısıtıcı ile sarılmış olur, dilediğiniz ayara getirip sıcacık yatağınızda mışıl mışıl uyursunuz. Japonya’da evlerin büyük kısmı böyle dizayn ediliyor, kaldığım iki evdeki odamda da sürgülü kapılar ve futon vardı. Bildiğimiz şekilde yüksek yataklara alışmamışlar. Bu arada ryokan otellerin şehirdeki batılı örneklerine kıyasla çok daha pahalı olduklarını hatırlatırım.

Ayrıca bu tip Japon evlerinin girişlerinde genellikle 15cm civarında bir yükselti vardır, bu oraya geldiğinizde ayakkabılarınızı çıkartıp terlik giymeniz gerektiği anlamına gelir. Aynı şekilde tatami odalarındaki daha alçak bir yükselti bu sefer terliğinizi çıkartmanızı simgeler.

Onsen

Onsen geleneksel Japon hayatının vazgeçilmez parçalarından biri. Kelime anlamı olarak sıcak su anlamına geliyor ve yanardağlarla bu kadar çevrelenmiş bir ülkede hemen hemen her yerde bu Japon kaplıcalarını bulabilirsiniz. Kükürtlü, demirli, sodyum klorürlü ve hidrojen karbonatlı tipleri olan onsen’lerden herhangi birini seçebilirsiniz ve her tip onsen’in şifalı olduğu ayrı hastalıklar var. Buralar da turistik bir yer olmadığı için belirli kurallar mevcut ve temelde kapsül otelde anlattığım adetleri uygulamanız gerekli. Kadın erkek ayrı ve kıyafetle girmek yasak. Yılın her günü onsen’den yararlanabilirsiniz. Kış günleri dağ eteklerinde, her tarafınız karla kaplıyken sımsıcak suyun içinde özgürce rahatlamanın keyfi sanırım paha biçilemez 🙂

 

EĞLENCE

Karaoke Klüp

[singlepic id=659 w=150 h=200 float=left]Karaoke Japonya deyine akla ilk gelen şeylerden biri. Japonca’da kelime anlamı “boş orkestra”. Yoğun çalışma temposu altındaki çekingen Japonların kendini deşarj edebileceği, içlerinden geldiği gibi davranabileceği yegane yerler. Japonlar karaokeyi çok ciddiye alıyorlar ve iş çıkışlarında düzenli olarak gidiyorlar. Yeni işe başlayan gençlerin iş arkadaşları tarafından karaokeye götürülmesi adettenmiş. O kadar popüler ki şehir merkezlerindeki en gösterişli binaların büyük kısmı kat kat karaoke klübü olarak ayrılmış. Daha çok özel kabinler tercih ediliyor, içlerinde her türlü çılgınlığı görebilirsiniz. Gittin mi derseniz hayır gidemedim, tek başıma gidecek halim olmadığı için hostlarıma teklif ettim ama zaten Kentaro’nun geç saatlere kadar çalışması ve Anna’nın evinin şehre uzaklığı derken bir türlü fırsat olmadı. Umarım Osaka’da gidebilirim, bir karaokeye gidip Japonlarla omuz omuza şarkılar söylemeden Japon gezimi tamamlamış saymayacağım 🙂

Internet & Manga Kafe

[singlepic id=654 w=200 h=150 float=right]İnternet kafeler bile alışık olduğumuzdan apayrı bir tecrübe. Şehir merkezinde restauranttan çok internet kafe var ve hepsi birkaç katlı oluyor. Neden bu kadar popülerler diye sorarsanız söyleyim. Buralarda giriş yaptıktan sonra size dilediğiniz tipte bir özel kabin tahsis ediliyor ve bu kabinde bilgisayar, televizyon, DVD çalardan kulaklığa ne ararsanız bulabiliyorsunuz. Koltukları inanılmaz rahat ve tamamen yatırılıp uyumak için kullanılabilir. 24 saat açık oluyorlar ve bütçeniz kısıtlıysa en ucuz konaklayabileceğiniz yerler burası. 1500YEN’e(37TL) 8 saatlik paketlerden alıp geceyi geçirebilirsiniz. Duşlar, havlular, şampuan ve duş jeli ücretsiz, üstelik alabileceğiniz kadar içecek bedava! Çorbadan, [singlepic id=655 w=200 h=150 float=left]kolaya, sıcak kahveye dilediğiniz miktarda alabilirsiniz. İnternet kafeler aynı zamanda çizgiroman kafe olarak geçiyor. Sebebi, içinde bulunan alabildiğine geniş manga arşivi. Böylece canınız sıkıldığı anda çizgiroman okuyarak zaman öldürebilirsiniz. Zaten gözlemlediğim kadarıyla gencinden yaşlısına herkes manga okumaya çok meraklı, 80 yaşında amcaları trenlerde elinde iki robot çetesinin savaşını büyük hevesle okurken görebiliyorsunuz mesela. İnternet kafe olarak tavsiyem Manboo Cafe. Çoğu yerde şubeleri var ve fiyatları ortalama seviyede. Saatlik 400YEN, 3 saatlik 900YEN ve 8 saatlik(gecelik) 1500YEN talep ediyorlar.

Home/Maid Kafe

[singlepic id=668 w=200 h=150 float=left]Her yerde bulunmayan bu kafelerin kurulma amacı hizmetçi-efendi fantezisi olan insanlara hizmet etmek. Garson kızlar hizmetçi şeklinde giyinmişler ve müşterilerini sürekli “sahip, efendim, başüstüne” gibi tabirlerle şımartıyorlar. Müşteriler ise masaya oturdukları andan itibaren garsona her türlü (cinsel değil tabi ki) muamelede bulunabilirler, bu oyunun bir parçası. Kısaca efendi rolüne büründüğünüz bir oyunun içindesiniz ve garson kızlar siz masada oturduğunuz sürece oyunun kendi kısmını başarıyla yerine getiriyorlar. Sadece Japonya’da olur böyle bir deneyim zaten, gelince denemeyi unutmayın.

Oyun salonları

[singlepic id=672 w=200 h=150 float=right]Bilgisayar oyunu kültürünün doğduğu yerden bahsediyoruz. Her yer oyun salonları ile dolu, 10 katlı binalar her katında ayrı tip oyuna hizmet verecek şeklinde düzenlenmiş. Sega’nın oyun salonları oldukça popüler, koca bir katı yeni çıkan bir oyun için ayırıyorlar, diğer katlarda ise spor oyunları, silahlı oyunlar, yarış oyunları, vs için ayrı bölümler bulabilirsiniz. Başka bir kat ise fotoğraf kabinlerine ayrılmış oluyor. Fotoğraf çekilmeden önce soyunma kabinindeki kostümleri kiralayabilirsiniz, binbir seçeneği ve efekti olan bu kabinlerde en çılgın fotoğraflarınızı çekilip bastırın.

Pachinko denilen slot makinesi salonları da Japonların favori eğlencelerinden. Bildiğimiz casinoların daha az ciddiyetli ve çok daha gürültülü olanlarını düşünün. İçeri girer girmez kendinizi yoğun bir ses ve ışık bombardımanı altında buluyorsunuz, oynamak isterseniz buyurun ama sonuçta paranızın büyük kısmını bırakmaktan başka şansınız pek yok. Bu arada Japonya’da casino’lar yasakmış.

Eğlence parkları

Japonya dünyanın en tehlikeli, en heyecan verici rollercoaster parklarına ev sahipliği yapmasıyla meşhur. Özellikle Fuji Dağı’nın hemen dibinde yer alan Fuji-Q Parkı’nda dünyanın en dik, en uzun düşüşlü, en hızlı, en fazla 360 derece düşüş yapan coaster’ları var. Park yaz-kış açık ve günlük sınırsız giriş bileti 4300YEN. Şansızlığıma bakın ki, oraya gittiğim gün aylık bakım günü olduğundan kapalıymış yani koca bir aydaki tek kapalı gün bana denk geldi. Ama böyle durumlar her zaman tekrar gitmek için bahanedir, değil mi 🙂 Fuji-Q dışında Osaka’da Universal Studios, Tokyo’da Disneyland gibi herkesin bildiği parklar var. Tokyo’da ayrıca şehrin çeşitli bölgelerinde küçük küçük parklar var, küçük dediğime bakmayın içindeki rollercoaster’lar daha önce [singlepic id=731 w=200 h=150 float=right]bindiklerinize benzemiyor 🙂 Yomiuriland, Asakusa Hanayashiki ve Tokyo Summerland bunlardan birkaçı. Tokyo Dome City ise hem büyükçe bir parka, hem de büyük konserlere ev sahipliği yapan eğlenceli bir yer. Oraya gittiğim zaman herkes sıra olmuş bir yere girmeyi bekliyordu, afişlere baktım Aerosmith çıkıyormuş iki saat sonra 🙂 Tokyo en büyük grupların düzenli olarak konser vermeye geldiği bir şehir, daha iki ay önce Red Hot Chili Peppers ve The Strokes aynı gün gelip çaldı mesela ve sorduğum kimsenin bundan haberi bile yoktu. Rolling Stones, Queen, Beatles, Radiohead gibi bize gelmeyen gruplar Tokyo’da mutlaka çalıyorlar. Buradaki insanların ne kadar şanslı olduklarından haberleri yok 🙂

Anime & Manga

[singlepic id=666 w=150 h=250 float=left]Anime Japon çizgifilmlerine, manga ise Japon çizgiromanlara verilen isim. Halk bunlara o kadar bağlılar ki her caddede devasa manga kitapçıları, her kanalda anime filmleri bulabilirsiniz. Ve gencinden yaşlısına tam bir çılgınlık halini almış durumda. “Kaptan Tsubasa” isminde futbol stadyumu gördüm daha ne olsun 🙂 Bu arada Japonya’da çizgiromanlar ve diğer kitaplar bizdeki gibi soldan sağa değil, sağdan sola okunuyor. Japonca’nın ise yukarıdan aşağıya dolu yazıldığını ise zaten biliyorsunuzdur.

[singlepic id=763 w=200 h=150 float=right]Harajuku semtinde ise bu anime sevgisinin en somut halini görebilirsiniz. Çünkü bu mahallenin tren istasyonundan çıktığınız anda gençlerin, özellikle kızların anime karakterleri gibi giyinip süslendiğini göreceksiniz. Bazen durumu o kadar abartıyorlar ki, yüzlerine bakınca insana benzetmekte zorlanıyorsunuz, gözlerine özel lens takıp saçlarını beyaza, maviye, mora boyuyorlar, kıyafetleri ise çizgifilmdekilerin aynısı. Sırf onları izlemek için bile gitmeye değer Harajuku’ya. Çok iyi fotoğraflar çekemedim, o yüzden alıntı resimler ekliyorum ki ne ile karşılacağınızı bilin 🙂

Izakaya

[singlepic id=768 w=200 h=150 float=left]Japon meyhanelerine izakaya deniyor. Genellikle turistlerin gitmediği(kapısında İngilizce herhangi bir yazı ya da meyhane olduğunu belirten resimler yok, içerisi zaten gözükmüyor perdelerden) ve her mahallede bulunabilen yerler. Kentaro’yla tanıştığım ilk günün akşamında beni izakayaya götürdü, tabi sakeler, shochular ve biralar su gibi gitti. Sake sıcak ve soğuk olarak servis ediliyor ve garsonun bardağınızı doldururken sakeyi taşırması adettenmiş. “Kampai” deyip içkinizi yudumluyorsunuz. Japon içkilerini çok sert bulmadım, sake %14, ağır dedikleri shochu ise %22 alkollü. Shochu halkın favori içkisi ve buzla birlikte servis edilen votka benzeri renksiz bir içki diyebiliriz. İki içki de tabi ki pirinçten yapılıyor 🙂

Bu arada en önemli Japon geleneklerinden biri içmeye gittiğinizde kendi bardağınızı değil, yanınızdakinin bardağını doldurmanız. Kendi içkinizi kendiniz doldurursanız alkolik sayılır ve Japonlar tarafından dışlanırsınız. Aynı zamanda patronunuzun ya da aile büyüğünüzün yanındayken o ilk yudumu içmeden içemeye başlayamazsınız. O kişinin bardağı asla boş kalmamalı, yanıbaşındaki saki(sake veren kişi) sürekli büyüğünün bardağını gözetmeli.

 

YAKUZA

Yakuza 80000 üyesiyle dünyanın en büyük ve en organize örgütü. Mafyalardan ve diğer çetelerden farklı büyük oranda şirketleşmiş olmaları, patronları genellikle en büyük şirketlerin sahipleri oluyor. İş hayatıyla bu kadar içiçe olunca üyeleri jilet gibi siyah takım elbiseleri içinde dolaşıyor, en şık silahlı örgüt diyebilirim 🙂 Yalnız ilginç olan Japon hükümetinin yakuzaya karşı olmaması, hatta desteklemesi. Çünkü bu örgüt doğal afetlerde asayişi sağlıyor, halk arasında kargaşa çıkmasını engelliyor, üstelik ihtiyacı olanlara para ve malzeme yardımı yapıyor. Birçok yakuza örgütü var(genellikle her şehirde bir tane) ama en büyüğü 55000 üyesiyle Yamaguchi-gumi. Bu örgütler gelirlerinin büyük kısmını şirketler dışında, haraçtan sağlıyor, dükkanlara aylık ücret karşılığında koruma sağlıyorlar (kimden koruyacaklarsa 🙂 ). Hırsızlık, soygun, cinayet gibi suçlar yakuzalar için pek yaygın değil.

[singlepic id=766 w=150 h=200 float=right]Bu arada yakuzalar halk arasına pek karışmıyor, izole hayat yaşıyorlar. Turistler için yakuza haritaları yapmışlar, macera arayanlar onların bulunduğu semtlere gidip sol serçe parmağı kesik yakuza arayışına girebilir. Ama sakın fotoğraflarını çekme hatasına düşmeyin 🙂 Serçe parmağı kesme adeti, ta samuray dönemine dayanıyor. Yakuzalar samuray torunu olduklarını iddia ederler (Osmanlı torunu olmak gibi). Samuraylar kılıç çalışmalarında sol elin serçe parmağını yoğun olarak kullanırlardı. Ve eğer efendisine karşı bir hata işlerlerse onurunu korumak adına sol serçe parmağını keserlerdi, bu “artık kılıç kullanamayacağım” anlamına geliyordu. Buradan yola çıkan yakuzalar da geleneği korumak adına serçe parmaklarını keserler. Aynı zamanda irekuzumi denilen dövmeleri vardır. Aslında dövme demek ayıp olur, tam anlamıyla sanat eserleri. Yapması haftalar ve aylar alır ve vücudun büyük kısmını kaplar. Bildiğimiz dövmelerden farklı şekilde yapılır ve oldukça acı verir, yakuzaların bunları yaptırırken acıya katlanması zorunluluktur. Ve tabi aşırı pahalı olduklarını söylememe gerek yok, yakuza dövmecileri dışında yapanı kolay kolay bulamazsınız. Normal halk ise yakuzayı çağrıştırdığı için dövme yaptırmaz. Bu yüzden de onsenler, kapsül oteller gibi sosyal alanlarına dövmesi olanları almazlar. Turist olsanız bile, üzerinizde küçük bir figür dahi olsa buralara giremezsiniz, üzgünüm..

 

JAPON MUTFAĞI

[singlepic id=733 w=200 h=150 float=left]Japon mutfağı deyince herkesin aklına suşi gelir ama aslında çok daha fazlasına ev sahipliği yapıyor. Birbirinden lezzetli bu yemeklerin Japonya dışında neden yaygınlaşmadığına resmen şaşıyorum. Japon restaurantları her seferinde ilginç ve eğlenceli bir deneyim. Bunlardan herhangi birine girdiğinizde bütün şefler, garsonlar (ve bazı müşteriler) “iraşaimase” diye bağırıyor. Sakın şaşırmayın, hoşgeldiniz demek ve adetten söylemeleri gerekli. Eğer kimse demiyorsa, bir şeyler ters gidiyordur, çıkın o restauranttan 🙂 Aynı şekilde ayrılırken de anlamadığım bir şekilde bağırıyorlar. Siz de üzerinize düşen görevi yapıp, yemeğiniz geldiğinde şefe “itadakimas-yemeği büyük zevkle kabul ediyorum” ve yemeğiniz bittiğinde “goçsuozama deşita-elinize sağlık” demelisiniz. Farkettiyseniz sürekli şefle iletişim halindesiniz, burada çok fazla garson yok ve böylece yemek yeme deneyiminiz daha kişisel, daha özel oluyor.

Japonya’da çoğu yemekle birlikte pilav servis edildiğini göreceksiniz, pilav burada bir yemeğin olmazsa olması ve buharda pişiriliyor. Zaman zaman da susam ve çörekotu ile servis ediyorlar. Çok lezzetli, bizim yağlı pilavımıza bin basar. Yalnız pilav yerken dikkat etmeniz gereken nokta asla çubuğunuzu kaseye dik batırmamak. Çünkü pilava çubuk ancak biri öldüğünde yapılan seromonilerde dik batırılıyor. Çatal mı? Çatal kullanmayı unutun, Japonya’dasınız 🙂

[singlepic id=681 w=200 h=150 float=right]Suşiden başlayacak olursak ülkenizde yediklerinizle alakaları yok. O en süslü, en pahalı restaurantlarda satılanlar var ya, atın onları çöpe. Burada yiyeceğiniz suşi çok çok farklı. Bunun iki önemli sebebi var, birincisi balıklar genellikle Tsukiji Balık Marketi’nden taptaze geliyor ve yediğiniz balık büyük ihtimalle sabah tutulmuş oluyor. İkinci ve en önemli sebep ise buradaki restaurantlarda sadece tek tip yemeğin sunulması. Örneğin ramen restaurantında suşi, suşi resturantında takoyaki bulamazsınız. Bizdeki gibi hem Japon, hem Çin, hem Tayland yemeği veren yer bulamazsınız. Sadece tek tip balık (tecchiri) servis resturantlar bile var! E böyle olunca da şefler yıllar boyunca hep aynı yemeği yapıyor, sürekli ve sadece suşi hazırlayan birinin elinden çıkan yemeğin lezzetsiz olduğunu düşünemezsiniz değil mi?

Kaiten-zushi Restaurant

[singlepic id=646 w=200 h=150 float=left]Japonya’ya özgü şeylerin arasında en çok sevdiğim ve eğlendiğim kesinlikle kaiten-zushi restaurantları oldu. Kaiten dönen bant demek ve suşiler gerçekten dönen bir bandın üstünde sunuluyor! Sistem şöyle işliyor, içeri girdiğinizde(iraşaimaseeee!) sizi karşılayan görevliye kaç kişi olduğunuzu parmağınızla gösteriyorsunuz ve o sizi boş bir masaya yönlendiriyor. Masaların hemen yanında iki katlı bant var. Önce masanızda bulunan musluklardan yeşil çayınızı dolduruyorsunuz (yeşil çay ücretsiz ve halk genelde suşiyle beraber yeşil çay içiyor). Masada çubuk(hashi)lar ve çeşit çeşit soslar var, suşinizi almadan küçük bir[singlepic id=643 w=200 h=150 float=right] tabağa dilediğiniz sosu döküp hazır ediyorsunuz. Sıra suşiye geldi. Dilerseniz bantta dönmekte olan farklı tabaklardaki parçalardan gözünüze güzel gözüken birini alıp başlayabilirsiniz ya da daha iyisi her masaya ait olan dokunmatik ekrandan istediğiniz suşiyi sipariş edebilirsiniz. Ekranda her kategoride onlarca seçenek var(suşi, içecek, çorba, tatlı), siparişinizi verdikten bir süre sonra üst kattaki bant harekete geçiyor ve sevimli bir tepsi, yiyeceğinizle birlikte tam önünüze gelip duruyor! Yiyecekleri aldıktan sonra düğmeye basıp tepsiyi geri gönderiyorsunuz. Bunu defalarca yapabilirsiniz. Tabaklar ise renk renk, her renk ayrı bir fiyatı belirtiyor. Mesela mavi tabak 100YEN, sarı 200YEN, yeşil 300YEN, altın tabaklar ise 400YEN oluyor. [singlepic id=645 w=200 h=150 float=left]Yalnız çoğu kaiten-zushi restaurantında fiyatlar genelde 2 suşiye 100YEN şeklinde. Silindir şeklinde olan Maki suşiler pek tercih edilmiyor, menünün dörtte üçü nigiri suşi(altta pilav üstte balık). E suşileri tek tek mideye atıyorsunuz, tabaklar üstüste birikti. Şimdi oyun zamanı, her beş tabak biriktikçe masanızdaki düzenekten aşağı yolluyorsunuz. Böylece hem yediğiniz yemeğin ücreti otomatik olarak hesaplanıyor, hem de ekranınızda oyun açılıyor. Oyunu kazanırsanız yukarıda hazır bekleyen hediye toplarından birini alıyorsunuz, içinde küçük oyuncaklardan bedava suşiye bir çok ödül var. Çok farklı bir tecrübe, oyun kültürüyle yemek yemeyi birleştirmişler resmen, saatlerce oyalanırsınız.

Bu arada suşiyle beraber miso çorbası içmek olmazsa olmaz, Japonların çoğu böyle yapıyor. Yosunlardan ve çeşitli bitkilerden yapılan bu çorbayı kesinlikle tavsiye ederim.

[singlepic id=682 w=200 h=150 float=right]9 günde 3 kez kaiten-zushi yedim ve hepsi de inanılmazdı. Her mahallede bulabilirsiniz bunları, en popülerleri ve yukarıda bahsettiğim oyunlu olanı Kura Sushi. Yemekleri çok lezzetli, fiyatları da uygun (15 tabak suşiye ortalama 20$). Kappa Zushi bir diğer suşi zinciri. Pahalı ama yiyebileceğiniz en iyi suşiyi yemek isterseniz Tsukiji Balık Marketi’nin orada, sadece bu bölgede tam 7 şubesi bulunan Sushizanmai’lerden birinde yemenizi tavsiye ederim. Kapısında bir süre beklemeniz lazım ama sonuçta en kaliteli ve en taze balıklar genellikle buralarda veriliyor. Adambaşı 50$’a hayatınızın ziyafetini çekebilirsiniz. Ve burada yedikten sonra dünyanın herhangi bir yerinde yiyebileceğiniz suşiye artık burun kıvıracağınızı garanti edebilirim 🙂 Sonuçta Japonya’da her gün gelmiyoruz, fiyatını kesinlikle hakediyor. Tavsiyem buranın spesyali yağlı tuna balığı (chu-toro) ve yılan balığını (unagi) denemeniz. Tek suşinin tabağına 400YEN(8TL) veriyorsunuz ama tadları inanılmaz, sanki cennetten gelmişler.

Şu ana kadar yediğim suşiler içinde en sevdiklerim unagi ve chu-toro dışında, hamachi (sarı kuyruk), hotate (deniz tarağı), uni (deniz kestanesi) ve anago (tuzlu su yılanı) oldu. Özellikle unagi o kadar iyi ki her öğün verin, onlarcasını yerim ve bitince bir on tane daha isterim 🙂

Tsukiji Balık Marketi

Burası dünyanın en büyük balık hali ve Japonya’nın en büyük şehrine de ancak bu yakışır. Dünyanın her tip balığını bulabileceğiniz nadir yerlerden biri, Japon denizlerinde tutulanlar dışında diğer sularda tutulanlar en kısa sürede buraya ulaştırılıyor. Örneğin Portekiz’de nadir bulunan bir balık mı [singlepic id=676 w=200 h=150 float=left]çıktı, hemen özel paketleme sistemi ve en hızlı uçaklara ertesi günü bu markette sunuluyor. İnanılmaz bir sistemleri var. Bir BBC belgeselinde konu edilmesinden sonra hızla turistik hale geldi, şu anda elinde kamerasıyla dolaşan turistlerden geçilmiyor. Özelliği her sabah çok erken saatte(5 gibi) başlayan ve birkaç saat süren süren açık artırmaları. Her tip balık için ayrı açık artırma bölümleri var ve burada sıkı pazarlıklar, büyük paralar dönüyor. Bir tarafta balık restaurantlarının temsilcileri, diğer tarafta balıkçı temsilcileri içeri izleyici olarak sadece 140 kişinin alındığı alanda kıran kırana pazarlık ediyorlar. Balığın pazarlığı mı olurmuş demeyin. Geçen sene hal tarihinin en pahalı balığı satıldı, en kaliteli cinsten ton balığı, fiyatını duyunca şok olacaksınız: 120,000$! Evet, bu fiyata şehrin lüks balık restaurantlarından biri tarafından satın alınıp dilim dilim suşi olarak yüksek fiyattan servis edildi. [singlepic id=674 w=200 h=150 float=right]Marketin içinde onlarca suşi restaurantı var, dünyanın en iyi suşilerini burada tadabilirsiniz. Ancak kapısında en az 2 saat sıra beklemeyi göze almanız lazım. Dışarıda sabahın erken saatlerinden başlayan yoğun bir kalabalık var ve 24 saat açık bu restaurantların önündeki yoğunluk hiç eksik olmuyor. O kadar beklemem ben derseniz marketin hemen dışındaki sokaklarda toplam 7 şubesi olan Sushizanmai’yi deneyebilirsiniz. Lezzeti konusunda hiç şüpheniz olmasın 🙂

Ramen

[singlepic id=720 w=200 h=150 float=left]Ramen Japonların bir diğer milli yiyeceği. Noodle ve çeşit çeşit sebze-etin çorba içinde sunulmasıyla oluşuyor. Çok büyük kaselerde geliyor, doymamanız imkansız. Her sokağın köşesinde mutlaka ramen restaurantı bulursunuz. Yalnız ramen yemeğini yapmak çok kolay bir iş değil, şefler bu yemekte ustalaşmak için çok yoğun eğitimden geçiyorlar. İlgilenenler “The Ramen Girl” filmini izleyebilir. Beğenmeyeceğimi düşünüp ilk ramenimi bayıla bayıla yedikten sonra şimdi her acıktığımda farklı çeşit ramen denemek için fırsat kolluyorum. İtiraf etmeliyim buraya ilk geldiğimde Japon mutfağından sadece suşi yer, diğer zamanlarda ise McDonalds, KFC falan takılırım diye düşünüyordum çünkü Asya mutfağına bir türlü ısınamadım (özellikle Tayland yemeklerine) ama 3. günden sonra, özellikle rameni keşfettikten sonra Amerikan yiyeceklerini tamamen kestim. Son 6 gündür sadece Japon yemeği yiyorum 🙂 Japon gençleri gece dışarı çıktıktan sonra geceyi ramencide sonlandırıyorlar, aynı bizim kokoreçimiz, dönerimiz gibi. Restaurantı Türkiye’de ya da nerede açılırsa açılsın çok iş yapacağına eminim bu yiyeceğin, ortak olmak isteyen varsa tekliflere açığım 🙂

Takoyaki & Okonomiyaki

[singlepic id=712 w=200 h=150 float=right]Osaka’dan çıkan ve tüm Japonya’ya hızla yayılmış iki ayrı yiyecek. Özel büfelerde satılıyorlar, restaurantlarda bulamazsınız. Takoyaki ahtapot etinin bir çeşit hamur karışımı ile sarılmasıyla oluşan top şeklinde atıştırmalık yiyecek. Çok çok lezzetli ve 6’lı-12’li paketler halinde satılıyor. Okonomiyaki ise mücver gibi, çeşit [singlepic id=710 w=200 h=150 float=left]çeşit sebze-meyve-et-sos ve baharatın hamur içinde birleşmesiyle hazırlanan ve üzerine okonomiyakiye özel harika bir sosun döküldüğü lezzetli başka bir yiyecek. Japonlar bunu evde pişirmeyi çok seviyorlar, ben de Anna’nın evindeyken okonomiyaki partisi vermiştik.  Yemeğin tek zorlu tarafı çubuğu kullanmak. Koca mücveri, çubuklarla parçalara ayırıp yemeye alışmak hiç kolay değil. Fiyatı ise 500YEN civarında.

Tecchiri

[singlepic id=677 w=200 h=150 float=right]Nam-ı diğer fugu, zehirli balık. Belki belgesellerde ya da dizilerde görmüşsünüzdür. Bu balık normalde insanı öldürecek zehre sahip, o yüzden çok dikkatli pişirilip zehrinin alınması gerekiyor. Hayatınız gittiğiniz restaurantın şefinin yeteneğine bağlı kısaca 🙂 Bir fugu şefi olabilmek için 7-10 yıllık aşırı yoğun bir eğitimden geçmek gerekiyormuş. Sadece fugu balığı servis eden restaurantlar var ve girdiğinizde tüm garsonlar sizi cesaretinizden ötürü kutluyorlar. Hatta yemeğin sipariş edilişi, servis edilişi ve balığı yemeniz bile bir ritüel şeklinde gerçekleşiyor. Hani zehirlenip ölürseniz törenle uğurlanın diye 🙂 Bu balığı Tokyo’da denemedim ama Osaka’da denemeyi düşünüyorum.

Sumo Restaurantı

[singlepic id=752 w=200 h=150 float=left]Sumocular iri kıyım sporcular, doğal olarak onları doyurması büyük zahmet. O yüzden bütün besinleri alsınlar, şişmanlasınlar ve güçlensinler diye ihtiyaçlarını karşılayan oldukça doyurucu bir yemek icat etmişler, chanko nabe diye geçiyor. Kocaman bir kase içinde sebzeler ve bol miktarda et seçtiğiniz çorba suyu içinde çiğ olarak önünüze getiriliyor. Yapmanız gereken kasenin altındaki elektrikli ocağı yakıp bu etlerin pişmesini beklemek. Çorba suyunun içinde pişen etler ve sebzeler o kadar lezzetli oluyor ki anlatamam. Kasenin yanında pilav ve bazı atıştırmalıklar da veriliyor.  Gerçekten doyurucu, bir öğün yemekten sonra ayağa kalkacak haliniz kalmıyor 🙂 Bu sumo restaurantlarının en güzel tarafı ise dekorasyonu. [singlepic id=753 w=200 h=150 float=right]Her grup müşterinin ayrı bir bölmesi var ve kapılar geleneksel sürgü şeklinde. Belirtilen odaya girdiğinizde yer masasının etrafında kurulup yastıkların üzerinde çöküyorsunuz. Ne yiyeceğinizi seçtikten sonra odadaki telefonla siparişini veriyorsunuz ve 15 dakika içinde kapınızı açıp özür dileyerek içeri giren geleneksel kıyafeti içindeki garsonunuz kaseleri tek tek servis ediyor. Üstelik bu güzel deneyim çok ucuza maloluyor. Dediğim gibi yanında ekstralarıyla koca bir öğün sumo yiyeceği artı yeşil çay için sadece 800YEN(20TL) verdim. Chanko restaurantları en yoğun olarak Ryogoku bölgesinde bulunuyor ama şehrin belli köşelerinde nadir olsa da var. Yaşanması gereken bir deneyim.

Tabi bu yemekler dışında onlarca çeşit var Japon mutfağında. Onları da denedikçe sonraki yazılarımda ekleyeceğim.

 

Tokyo rehberi tadında hazırladığım bu yazıda Japon yaşam tarzını, mutfağını ve şehirdeki ilginçleri elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. İnsanları bizden çok farklılar ve ayrı bir dünyada yaşıyorlar. Bence burası dünyanın en çılgın ve en yaşanılası şehirlerinden. Yolculuğumda şu ana kadarki favori şehrim burası oldu. Sizin için hayatı kolaylaştıran birçok teknolojik yeniliğin keyfini çıkartıp, en güzel yemeklerden yer, canınız sıkıldığında arkadaş canlısı halkıyla dilediğinizce eğleniyorsunuz daha ne olsun. Bir de halkı İngilizce bilse ne iyi olurdu 🙂 Şimdi Japonya’da kalan son bir haftamı geçirmek için önce güneye Osaka’ya iniyorum. Ardından büyüleyici şehir Kyoto var. Son olarak ise Hiroşima. Görüşürüz..


You may also like...

15 Responses

  1. Onur Oznar says:

    Bekran, tek kelime ile mukemmel bir Tokyo yazisi olmus..Ellerine saglik…

  2. Şahane bir yazı olmuş. Lonely Planet yayıncıları sen yazar listesine katmalılar diye düşünüyorum. Japonya’ya gideceklerin, Japonya hakkında ne bilmek istiyorlarsa bu yazında bulabileceklerine eminim.

    Kyoto ve Hirosime yazılarını bekliyoruz. keyifli bir gezi olacağına eminim.

  3. uğur says:

    yok yok bu başlı başlına bir kaynak olmuş. bu yazıyı A4 kağıtlara bastırıp, küçük bir kitap haline getirip yayınlamak lazım. japonya’ya gidecek herkese bu yazıyı önermek boynumuzun borcu. konaklamadan yeme içmeye, ulaşımdan eğlence hayatına kadar her şey var. ilk tebrik kesinlikle yazı için..

    ikincisi de kesinlikle kapsül otel! yani daha önce daha dar yerlerde uyudum ama yapabilir miydim bilmiyorum. bilmediğim ve senden öğrendiğim ise bütün katlarında her ihtiyacı giderebileceğimiz yerler olması. bakalım daha neler görücez 🙂

  4. Bekran says:

    Yazımı beğendiğinize sevindim. Üçünüze de çok teşekkürler. Fazla uzun oldu gerçi, yazacak o kadar şey var ki, hala ah şunu da yazsaydım keşke dediğim şeyler oluyor 🙂 Umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur.

    Kapsül oteller ayrı bir dünya gerçekten. İçine bir kere girdikten sonra günlerce dışarı çıkmaya gerek kalmadan vakit geçirilebilir, hiç de sıkılmaz insan 🙂

  5. can says:

    Peki Tokyo’da plastik cerrahi mi yoksa kbb mi okumaya karar verdin bekran 🙂

  6. Kerem says:

    Tokyo yazınız çok etkileyici. Japonya mutlak görülmesi gereken ülke diye düşünüyorum. Merakla ve zevkle okuyoruz. Elinize sağlık.

    • Bekran says:

      Çok teşekkürler. O kadar ülke gördükten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki, Japonya gibi bir ülke daha yok. Herkes hayatının bir döneminde mutlaka gitmeli. Umarım yazılarım okuyanları biraz olsun gitmeye teşvik eder de tavsiyelerimi havada kalmamış, uygulanmış olur 🙂

      Tekrar teşekkürler.

  7. pekcan says:

    sayenizde japonyaya gitmiş kadar olduk 😉
    en azından orada iken aval aval bakınmaktan kurtardın bizi 🙂
    tekrar teşekkürler…

  8. ergun says:

    selam bekran siem reaptaki yetimhaneyi ziyaret edip akşam altı ile yedi arası yetim çocukların geleneksel kmer danslarını izlemeni ve hatıra defterine yazı yazmanı tavsiye ederim

    • Bekran says:

      Yorumu gördüğümde çok geç idi, tam Siem Reap’ten ayrılıyordum. Ben gidemedim ama gitmeyi düşünenler yazımı okursa diye “Mutlaka Yapılması Gerekenler” başlığına aynen ekliyorum. Tavsiye için teşekkürler 🙂

  9. Ayhan Çaylı says:

    Değerli kardeşim Bekran Bey,

    Siz ve Kemal Kaya kardeşim varken boşyere Lonely Planet gezi rehberlerine para vermeye gerek yok ! 🙂
    Bilmemiz gereken herşeyi sayenizde öğrenebiliyoruz,teşekkür ederiz…

    Selamlar.

    Ayhan Çaylı

  10. Bülent erkan says:

    Yakında Tokyo’ya gideceğim ve deneyimlerinizden yararlanacağım, harika bir yazı olmuş

Yorum yazın