Mendoza’nın Şarapları


[singlepic id=2099 w=200 h=150 float=left]Buenos Aires’ten Şili’nin başkenti Santiago’ya otobüsle geçmeye karar vermiştik. Yol tek başına çok uzun süreceği için iki ülkeyi ayıran And Dağları’nın eteklerinde yer alan Mendoza’da bir gün konaklamak bizim için dinlendirici olacaktı. Mendoza, dağlara ve özellikle tüm Amerika kıtasının en yüksek dağı olan 6960 metrelik Aconcagua’ya yakın olması sayesinde doğa sporları tutkunları için popüler bir yer haline gelmiş. Ancak Mendoza’yı Arjantinlilerin gururu haline getiren başka bir şey var: şarap. Arjantin’in şarap üretiminin çok büyük kısmını Mendoza sağlıyor, bu konuda dünya üzerindeki en elverişli iklimlerden birine sahip olduğu için üzümler her zaman en iyi kalitede oluyor. Avustralya ile Yeni Zelanda’daki tüm şarap bağlarının kapladığı alanı toplasanız Mendoza’nın bağları kadar büyük olmuyor desem neden bahsettiğimi anlarsınız herhalde 🙂

Biz de 14 saatlik yorucu bir yolculuk sonrası vardığımız şehirde ne yapalım diye çok düşünmedik, şarap üretim tesislerine yapılan turlardan birine katılacaktık. 6 saat süren yarım günlük tur için 100 peso (40TL) ödedik, zeytinyağı üretim merkezi ve yerel bir likör evi de tura dahildi.

[singlepic id=2100 w=200 h=150 float=right]İlk gittiğimiz Lopez Şarap İmalathanesi Arjantin’in en büyük şarap merkezlerinden biriymiş. Zaten mekanın boyutlarını görünce hak vermemek elde değildi. 114 yıl önce kurulmuş tesisin günümüzde toplam 40 milyon litre şarap kapasitesi varmış! Bize sırasıyla üzümlerin ayıklandığı ve ezme işleminden geçirildiği, fermente edildiği, alkolle karıştırıldığı, fıçılarda yıllandırıldığı ve şişelendiği yerleri gezdirdiler. Şaraba rengini veren üzümün kabuğuymuş, kırmızı şarap üretirken kabuğu atmadıkları için istenilen koyu rengi elde ediyorlarmış. Beyaz şaraptaki şeffaf renk ise kabukların ayıklanıp atılması sayesinde oluşuyormuş. Bir sonraki durağımız olan alkol laboratuarında uzmanların, bir deney hassaslığında şaraba en uygun alkol derecesini tutturma [singlepic id=2101 w=200 h=150 float=left]çabalarını merakla izledik. Şarap hazırlandıktan sonra meşe ağacından yapılmış koca fıçıların içinde saklanıyor, buradaki tek fıçının 13,5 ton şarap kapasitesi varmış. Meşe ağacının da şarabın tadı üzerinde büyük etkisi varmış, üzümün tipine göre Fransız veya Amerikan meşesinden biri seçilirmiş. Fransız meşesi içkiye hafif acı ve tütünümsü bir aroma katarken, Amerikan meşesinde saklanan şaraplar daha yumuşak ve meyvemsi bir tada sahip olurmuş. Şarabın şişelendiği bölümde ise dakikada 200 şişe şarap hazırlama kapasitesine sahip makineler karşısında hayretler içerisinde kaldık. Turun en güzel kısmı sona saklanmıştı: şarap tadımı 🙂 Mahzene inip iyi kalite bir Cabernet Sauvignon çıkartan rehberimiz, şarap içme tekniklerini anlattı ve iyi şarabı nasıl anlayacağımıza dair tavsiyeler verdi. Markanın tüm şaraplarının bir arada satıldığı bölüm ise oldukça iyiydi. Basit şaraplardan, 50 yıllık şaraplara [singlepic id=2104 w=200 h=150 float=right]kadar muazzam bir koleksiyon hazırlamışlar. En ucuz şarapların fiyatı sadece 4TL ama tadı bizim 40TL’lik şaraplarımızla yarışacak seviyede. 10TL’ye iyi bir şarap, 20TL’ye ise 5-10 yıllık çok iyi bir şarap alabiliyorsunuz. Fiyatlar inanılmaz, bizim de şişe şişe alıp yol boyunca yanımızda taşıyasımız geldi de zor tuttuk kendimizi 🙂 Turumuzun ikinci durağı butik bir şarap imalathanesiydi. Burada az sayıda ama üst kalitede şarap üretiyorlarmış. Başlıca üzümleri ise Malbec denilen, Mendoza’ya özgü olan bir üzüm çeşidi. Burada da ufak bir gezintiye çıkardıktan sonra bize genç ve yıllandırılmış farklı üç Malbec şarabı denettirdiler. Turumuz sırasında havada buram buram yayılan şarap kokusu da eksik olmayınca çakırkeyifliğin sınırlarında geziniyorduk 🙂 Burada da yılda sadece 2000 şişe üretilen üst düzey bir Gran Reserve Malbec şarabını 80TL’ye satıyorlardı, aynısı Türkiye’de olsa fiyatını düşünemiyorum. Son bilgi olarak her yıl Mart ayı başında burada Fiesta di Vendimia (Bağ bozumu festivali) düzenlendiğini ve tanıştığımız insanların bu festivali ısrarla önerdiğini söylemeliyim.

[singlepic id=2106 w=200 h=150 float=left]Şarap ziyaretlerimiz bittikten sonra sıra zeytinyağı imalathanesindeydi. Zeytinyağı şaraptan sonra Mendoza’nın ikinci büyük gelir kaynağıymış. Burada da ilginç bilgiler verdiler. Mesela yeşil zeytin ile siyah zeytinin farklı ağaçlarda yetiştiğini zannediyordum ama değilmiş. Yeşil zeytin olgunlaşınca rengi yavaş yavaş siyaha dönermiş. Zeytinyağı yapmak ise çok basitmiş, zeytin ağacı olduktan sonra evde rahatlıkla hazırlanabilirmiş 🙂 Buradaki ikramları da geri çevirmedikten sonra likör evine geçtik. Mendoza’nın yarım saat kadar uzağındaki şirin bir kasabada bulunan küçük bir evdi. Evin sahibi olan yaşlı kadın çok [singlepic id=2107 w=200 h=150 float=right]marifetliymiş, her türlü ürünle çeşitli içkileri birbiriyle karıştırarak harika likörler yaratmış. Dulce de Leche’li viski, hindistan cevizli votkalı fındık ezmesi, romlu çikolata, hatta %75 alkol oranına sahip kendi üretimleri absinth bile vardı! Çok sevdik mekanı, ürünlerini ve özellikle yaşlı teyzeyi. Az İngilizcesi olmasına rağmen elinden geldiğince açıklamaya çalışıyordu neyi nasıl yaptığını. Bu arada Mendoza’da büyük bir Türkiye sevgisiyle karşılaştık. Nereden geldiğimizi sorduklarında verdiğimiz cevap karşısında coşulu uğultular yükseliyor, çoğu kişi hep bir ağızdan “ooo, cennet orası, çok güzel” gibi tepkiler veriyordu, hoşumuza gitmedi değil 🙂 Likör evi çok doyurucuydu. Oradan da istedik birçok şey almak, çantamızı içi dolu şişelerle ve kavanozlarla doldurmak ama Şili’ye bu tür şeyler sokmak yasak olduğu için tadlarını anılarımıza kazımakla yetindik.

Hostel’e döndüğümüzde hava kararmıştı, e şehir de yapacak çok bir şey yoktu o saatte. Gündüz vakti Mendoza’nın şehir merkezine inip biraz dolanmıştık, gördüğümüz kadarıyla sıra sıra restaurantları ve sokak arasındaki kafeleriyle canlı bir yerdi. Ama bir günden daha fazla kalmaya gerek olacağını sanmıyorum. Yine de Arjantin gibi yeme içme kültürünün baskın olduğu, hatta başrolü oynadığı bir ülkeye veda etmek için daha iyi bir yer düşünemiyorum 🙂

 

NOT: 2 haftalık Arjantin maceramızı yine Gustavo Santaolalla’nın “açılış” anlamına gelen Apertura parçasıyla noktalıyorum 🙂 Şili’de tekrar görüşmek üzere.

 


You may also like...

Yorum yazın