Beni Bu “Güzel Havalar” Mahvetti


[singlepic id=2059 w=200 h=150 float=left]Bu şehrin insanı kendine çeken, bağımlılık yapıcı bir etkisi var. Buenos Aires insanları, kültürü, futbolu ile Güney Amerika şehirlerinin arasından sıyrılmayı başarmış bir yer. O kadar uzakta olmasına rağmen dünyanın en büyük cazibe merkezlerinden biri, buraya gelip de aşık olmayan yok. Bir çok gezgin kalış süresini uzatıyor, hatta şehre yerleşmeye karar verenler o kadar fazla ki. Hak vermemek imkansız. Biz de yolculuk boyunca buraya döndük durduk, her gelişimizde daha da kalmak istedim, bir türlü ayrılasım gelmedi. Bunun iki sebebi vardı, birincisi çok uzak olduğu için bir daha ne zaman geleceğimi bilmiyorum, o yüzden mümkün olduğunca tadını çıkarmak ve doymak istedim şehre. İkinci ve daha önemli sebebi Myanmar’ı beraber gezdiğim Buenos Aires’li Alberto ve Nico ile tekrar buluşmamızdı. Bizi gezdirmek, şehirlerini sevdirmek için ellerinden geleni yaptılar ve bu konuda başarısız olduklarını söyleyemem 🙂 Belki de üçüncü bir sebep vardır, o da gezim boyunca İstanbul’a en çok benzettiğim şehir olmasındandır. Ufaktan özlem mi başladı ne? 🙂

[singlepic id=2055 w=200 h=150 float=right]İlk ziyaretimizi Iguazu Şelaleri sonrasında otobüsle gelerek yaptık. Bir gün kendi başımıza gezdikten sonra ertesi gün Uruguay’a geçmeye karar vermiştik. Büyük sırtçantamızı kaldığımız hostel’deki locker’lara bıraktık ve küçük çantamızı iki günlüğüne hazırlayıp feribota atladık. Uruguay’da sırtçantasız rahat rahat gezip döndüğümüzde Alberto ile Nico ile buluşacaktık. Bu ziyaret güzel geçen iki günle beraber yolculuğun belki en üzücü anını da barındıracaktı: Yola çıkmadan hemen önce aldığım, onbinden fazla fotoğraf çektiğim ve çok sevdiğim, alıştığım fotoğraf makinemin çalınması! Bizim çocuklarla günü geçirip ayrıldıktan sonra metroya atlayıp hostele dönmeye karar vermiştik. Amacımız çantalarımızı geri alıp zaman kaybetmeden bizi iki günlüğüne misafir edecek Couchsurfing host’umuz Dana’yle buluşmaktı. Sonra da belki akşam dışarı çıkacaktık. Metroda tam iş çıkışı saatiydi ve aşırı kalabalıktan herkes birbirini itiyordu kendine yer açabilmek için. Ben de Özlem’le muhabbete dalınca bu itiş kakışları pek önemsemedim. Bir durak sonra yanımdaki biri çantamın fermuarının açık olduğunu söyledi: içinde kameram yoktu! Yaşadığım şoku tahmin edebilirsiniz. Metro çoktan hareket etmiş, kameramı çalan kişi kayıplara karışmıştı. Çaresiz kendi durağımızda inip hostel’e yürüdük. Döndüğümüzde ne iki metroya daha binip host’umuzla buluşmaya isteğim vardı, ne de gece dışarı çıkmaya. Biz de hostel’imizde yer olmadığı için hemen yandaki bir yere rezervasyon yapıp yerleştik.  Çok canım sıkılmıştı ve bu konuda bir şey yapamayacak olmam daha da üzüyordu beni. Halk bile hırsızlık olaylarına o kadar alışmış ki kameram çalındı deyince hiç şaşırmıyorlar. Süpermarketlere bile bir şeyler yürütürsünüz diye çantanızla alınmadığınız bir yerden bahsediyoruz. Çalınmaya karşı sigortam olmadığı için de kamerayla ilgili hak iddia edemiyorum. Neyse ertesi gün kendimi toparlamıştım. Sonuçta olan olmuştu ve bu olay yüzünden yolculuğumun geri kalanını zehir edecek değildim. Küçük bir kompakt kameram vardı, yedek olarak almıştım. Özlem’in de kamerası gayet üst düzey kompakt bir model olduğu için profesyonel makinelere yakın resimler çekebiliyor. Yine de bundan sonra fotoğraflarım eski kalitesinde olmayabilir, bu konuda anlayışınızı bekliyorum 🙂

[singlepic id=2069 w=200 h=150 float=left]Şehre üçüncü ve son gelişimiz ise Patagonya’da geçirdiğimiz bir haftanın ardından oldu. Artık hem Arjantin’e, hem kültüre, hem de dile alışmıştık. O yüzden her şey daha kolay oldu, daha bir halktan hissettik kendimizi. Zaten turist olmadığımızı biz konuşmaya başlamadıkça asla anlayamayan insanlar bu konuda işimizi kolaylaştırıyorlardı. Dili öğrendikten sonra çok daha eğlenceli geçeceğinden eminim Latin Amerika’nın 🙂 Bu son iki günümüzde yine Alberto ve Nico’yla buluşup harika zaman geçirdik. Arjantin başta olmak üzere Güney Amerika’da gençlerin lakapları var, birine ismini sorduğunuzda lakabını da eklemeyi de ihmal etmiyor. Alberto’nun lakabı “Şişko”ymuş, Nicolas’a da başından beri “Nico” diyorum zaten. Alberto Buenos Aires ziyaretini unutulmaz kılmak için beni kendi takımı olan Boca Juniors maçına götürdü. Güney Amerika’ya gelen hemen hemen her Türk erkeğinin hedefleri arasındadır Brezilya ya da Arjantin’de maç izlemek, ben de hayatımda izlediğim en heyecan verici maçlardan birini dünya gözüyle tanık olma şansına erişmiş oldum.

Şehri tanımaya otobüs terminalinden başladık. Retiro’dan taksiye atladık ve San Telmo semtindeki hostel’e [singlepic id=2062 w=200 h=150 float=right]doğru giderken küçük bir şehir turu yapmış olduk. İlk dikkatimi çeken daha önce şanını duyduğum meşhur caddeler oldu. Dünyanın en büyük caddesine (140 metre genişliğindeki Avenida 9 de Julio’da tam 18 şerit var!) ev sahipliği yapan Buenos Aires’in küçük caddeleri bile bizim otobanlarımız genişliğinde, tüm şehir kusursuz bir planlamayla özenle inşa edilmiş. Büyük caddelerin sınırlarını belirlediği semtlerin ise her biri ayrı karaktere sahip. Halk yaşadığı semtle özdeşleşmiş, insanlar kendi kişilik yapısına en uygun yere yerleşip tüm ömrünü burada geçiriyor. O yüzden Buenos Aires’i anlatan bir yazı semtlere göre ayrılmalı. İşte bizim şehirde üç ayrı seferde geçirdiğimiz toplam beş gün boyunca gezdiğimiz gördüğümüz semtler ve yaşadıklarımız:

San Telmo

[singlepic id=2061 w=200 h=150 float=left]Hostelimiz San Telmo semtinde olunca buradan başladık gezmeye. San Telmo şehrin hosteller bölgesi ve Arnavut kaldırımlı sokakları, sokak köşelerindeki sanat cafe’leri, kitapçıları, antikacıları ve resim galerileriyle bohem kesim için çekim merkezi. Özellikle İtalyan yemeği konusunda çok iyi seçenekler sunan restaurantlar var. Karış karış gezdik sokaklarını, sahil ve 9 Temmuz Bulvarı’nın arasında uzandığı için iki tarafta da görülecek bir dünya yer vardı. Şehrin en gözde yerlerinden biri ve turistik bölge olmasının yanında yerel hayatı [singlepic id=2065 w=200 h=150 float=right]izlemek için de en iyi yerlerden biri. Alberto bizi San Telmo Marketi’ne götürdü, burası tam 160 yıldır hiç değişmeden korumuş yapısını, içinde eski oyuncaklar satan dükkanlardan manavlara, antikacılara, ne ararsanız bulabilirsiniz. Semt aynı zamanda sokakta tango gösterileri izlemek için Caminito’yla birlikte şehrin en gözde yerleri, özellikle öğle vakti Plaza Derrago’ndaki sokak cafe’lerin birinde kahvenizi yudumlarken yakalamayı unutmayın bu şovlardan birini. Meydanın hemen paralelindeki küçük sokakta ise turistlerce bilinmeyen, halkın ise topluca müdavimi olduğu bir ızgaracı var. Kendisinden Arjantin Mutfağı başlığı altında bahsedeceğim 🙂 Pazar günleri yine Derrago Meydanı’nda kurulan bit pazarında oldukça ucuza ne ararsanız bulabilirsiniz, haftanın o günü şehrin kalbi burada atıyor.

Puerto Madero

[singlepic id=2053 w=200 h=150 float=left]90’lı yılların ortasına kadar deniz aşırı ülkelerden gelen gemilerin yüklerini boşalttıkları ambalarlardan ibaretken bölgenin toplu halde restore edilmesi ve yüksek binalar, oteller inşa edilmesiyle en pahalı yerlerden biri haline gelmiş. Evler o kadar değerli ve halkı o kadar zengin ki bağımsız bir şehir statüsü kazanıp vergilerini içeride tutmaya ve kendi kurallarını koymaya [singlepic id=2058 w=150 h=200 float=right]başlamışlar. Herhangi bir olay durumunda Buenos Aires polisi içeri giremiyor, güvenliği semt sakinlerinin belirlediği özel güvenlik birimleri sağlıyor. Değişik bir mimariye sahip köprüden nehrin karşı kıyısına geçildiğinde ise sıra sıra pahalı restaurantlar ve cafeler uzanıyor. Tatlı yemek için bunlardan birine girdik. Havana Cafe sonradan öğrendik ki Buenos Aires’in en meşhur yerlerinden biriymiş. En büyük özelliği alfajor ya da cachafaz denilen tatlıların tek üreticisi olması, formülleri kendilerine özel olduğu için başka firmaların taklitlerini üretmesi yasak. Kanal kıyısındaki et restaurantları çok güzel seçenekler gibi gözükse de fiyatlarıyla gözümüzü korkuttu 🙂 Biz de oraya demirlemiş ve müze haline getirilmiş tarihi bir geminin içine girip dolaştık, fotoğraflar çektik ve sıradaki semti keşfetmeye koyulduk.

Recoleta

[singlepic id=2090 w=200 h=150 float=left]Yine pahalı ve lüks bir semt. Buenos Aires’in Şanzelize’si Santa Fe Bulvarı’na ev sahipliği yapıyor. Dünyanın en popüler mezarlıklarından biri de burada bulunuyor. Recoleta Mezarlığı Buenos Aires’te şehir içine kurulmuş tek mezarlık, eski politikacılar, sanatçılar, ünlü aileler ve Eva Peron’un yattığı yer.. Şehrin en seçkin ailelerinin gösteriş merakının izleri mezarlıkta bile görülebiliyor. Mezarların her biri sanat eseri gibi düzenlenmiş, antik Hristiyan heykeller, süslemeler ve tabutlar derken yüzbinlerce dolar masraf yapılıyormuş mezar başına. Bazıları [singlepic id=2095 w=150 h=200 float=right] ise dev mabetler inşa etmiş ölen yakınları için, o kadar gösterişli ki şehir içinde olsa turistik gezi dahilinde giderdik görmeye 🙂 Dışarıdan yer almak isteyenler ise çok çok özenle seçiliyormuş orada yeri olan aileler tarafından, Eva Peron buraya gömüldüğünde aman sıradan biri nasıl olur da Recoleta’ya gömülür diye olay olmuş. Bizim Nico’nun da ailesinin burada mezarı varmış, bir zamanlar çok zengin olduklarını, hatta ülkenin en önemli tatil şehri olan Mar del Plata’daki sahil bulvarına kendi isimlerinin verildiğini söyledi. Turistlere [singlepic id=2096 w=200 h=150 float=left]saat 5’e kadar açık olan (giriş bedava) mezarlıkta ilk gidişimizde sadece 15 dakika geçirebilmiştik, bu yüzden son Buenos Aires gezimizde daha uzun gezebilmek için tekrar gittik 🙂 Evita’ya, eski başkanlara ve Nico’nun ailesine selamlarımızı gönderdikten sonra Hard Rock Cafe’ye bir şeyler içmeye gittik. Benim her gittiğim şehirden shot bardağı toplama alışkanlığım vardır, Güney Amerika’da az sayıda yerde olunca Buenos Aires’tekine gitmeyi sabırsızlıkla bekliyordum ama ne yazık ki stoklarında kalmamış bardaklardan. Biz de bir şişe Mendoza şarabı söyleyip günün yorgunluğunu atmakla yetindik 🙂

Recoleta’nın nehir kıyısında çok büyük bir koleksiyona sahip Güzel Sanatlar Müzesi, Japon Botanik Bahçesi, Gözlemevi ve 10 yıl önce inşa edilmiş büyük bir çiçek anıtı yer alıyor. 23 ton ağırlığındaki bu çiçek gündoğumuyla yapraklarını açarken, geceleri kapatıyormuş. Recoleta Buenos Aires’in olmazsa olmaz yerlerinden biri.

Palermo

Bir diğer yeni gözdelerden biri de Palermo. Daha önce sıradan bir yerken şimdi özellikle restaurant, cafe ve bar konusunda şehir sahinlerinin ilk tercihlerinden biri haline gelmiş. Palermo Viejo (Eski Palermo), Palermo Chico, Palermo Hollywood ve Palermo Soho olarak dört mahalleye ayrılmış. Bu semtler, Avrupai mimariye sahip apartmanlar, parmaklıklı balkonlar ve balkonlardan sarkan çiçekler ile dolu. Palermo başta olmak üzere tüm şehirde inanılmaz bir köpek besleme sevgisi var, öyle ki onlarca köpek sahibi olan çok sayıda insan olunca şehir meclisi bir karar alıp sokakta aynı anda dolaştırılacak köpek sayısını on ile sınırlamış. Bazıları iş hayatından köpek gezdirmeye vakit bulamadığı için bunu yapacak birilerini kiralıyor, bu sayede şehirde ilginç bir iş kolu ortaya çıkıyormuş. Bizim gençler bizi Palermo’da bir bara götürdü, Arjantinlilerin favori içkisi ferneti deneyecektik. Aslında İtalyan içkisi olan fernet, burada gece hayatının olmazsa olmaz [singlepic id=2064 w=200 h=150 float=right]elementlerinden biri. Kolayla karıştırıp içiyorlar, iki üç bardak kişiyi çarpmaya yetermiş. Sek içenlerinse vay haline diyorlar 🙂 Sokaklarında yürürken çok sayıda köşebaşı bar, cafe ve küçük gece klubü gördük. Ama gece hayatının kalbi Plaza Serrano‘da atıyor. Gece hiç dışarı çıkma şansımız olmadı bu şehirde, oysa anlatılanlar dünyanın en iyi gece hayatını vadediyordu. Uyumayan şehir Buenos Aires’te insanlar akşam 9-10 gibi akşam yemeklerini yedikten sonra evlerde toplanarak fernet eşliğinde eğlenmeye ve gece için hazırlanmaya başlarlarmış. Gece saat 3’ü gösterdiğinde yavaş yavaş bar ve club’lara akın eder, 5’te dolan mekanlarda sabah 7’ye kadar eğlenir, ardından 10’a kadar partiye devam etmek isteyenlerle birlikte daha küçük başka bir yere geçerlermiş. Tabi bizim kokoreç midyemiz gibi onların da sarhoş yemekleri var 🙂 Ve bu ritüeli Salı-Perşembe-Cuma-Cumartesi günü aksatmadan yerine getirmeye çalışırlarmış.  Tanıştığım herkesin söylediklerine bakılırsa dillere destan bir eğlence var bu şehirde. Biz de neden dükkanlar haftaiçi bile 12’den önce açılmıyor diyorduk burada 🙂

Belgrano

Şehrin kuzeyinde yer alan semt, River Plate’in stadyumunu (El Monumental-58000 kişilik) barındırıyor. Nehir kenarında ise şehrin zengin kesimine hitap eden şehir klüpleri ve marinalar var. İlk gezdirdikleri gün Alberto ile Nico bizi öğle yemeği için bu klüplerden birine götürdü. Kendileri üyeymiş ve düzenli olarak gelirlermiş. 20000 dolar üyelik ücreti dışında yıllık 1200 dolar aidat ödüyorlarmış. Hele Nico’nun abilerinin üye olduğu bir klüp varmış ki tüm ünlüler oradaymış. Sadece üyelik ücreti sıkı durun tam 120000 dolarmış! Tam bir prestij meselesi bu klüpler, kesin burada insanlar ilk tanıştıklarında hangi klübe üye olduklarını soruyorlardır. Yalnız gittiğimiz yerde inanılmaz bir Arjantin bifteği yedik, hakkını vermeliyim. Sossuz, en iyi şekilde pişmiş koca et böyle bir yerde bile 10 dolar civarına satılıyor, insanın üç öğün biftek yiyesi gelir burada 🙂 Restaurantın ardından arkadaşlar bizi marinaya götürdüler ve biraz dolaştıktan sonra hostel’e döndük. O güne ait resimleri maalesef koyamıyorum, çünkü fotoğraf makinemin çalınması tam bu hostel’e dönüş anına denk geliyor.

Centro

[singlepic id=2063 w=150 h=200 float=left]Şehir merkezinin en büyük meydanı Avenida 9 de Julio’nun tam ortasına yerleşmiş obeliskin etrafını sarıyor. “El obelisco” diyor halk buraya, koca meydan gençlerin gece gündüz ayrılmadığı bir buluşma noktası. Çevresinde ışıklı binalar, büyük restaurantlar ve performans merkezleri var. Dünyanın en büyük caddesinin insan kalabalığı olan nadir yerlerinden biri de burası, diğer kısımlarda bazen sokağa çıkma yasağı varmış gibi hissetmeniz mümkün. Merkezin diğer önemli yeri Plaza de Mayo ise siyasi bir meydan. 25 Mayıs 1810’da başlayan ve ülkenin bağımsızlığını kazanmasına yol açacak devrimin tohumları burada atıldı, Evita halkı bu meydana bakan balkondan selamladı. Günümüzde protestocuların, ölüm orucu içindeki aktivistlerin ve on tane köpeği aynı anda gezdirmekle yükümlü köpek bakıcılarının başlıca uğrak yeri. Valinin ikamet ettiği saray ile devasa Metropolitan Katedrali bu meydanda bulunuyor. Bu harika binaları mutlaka görmelisiniz.

Retiro

Şehrin otobüs terminalinin olduğu bölge. Hemen birkaç kilometre ileride ise Jorge Newberry Havaalanı var. Otobüsle gelirken pek tekin bir yer olmadığı izlenimini edinmiştik ve fazla dolaşmadan taksiye atlayıp hostele gitmiştik. Ayrılışımızı yine otobüsle yapacağımızdan Retiro’ya tekrar uğrama fırsatımız oldu. Birkaç karanlık ara sokak dışında korkulduğu kadar kötü değilmiş. Otobüs terminalinin yanında ana tren istasyonu, istasyonun karşısında ise İngiliz Saat Kulesi konumlanmış.Bunun dışında pek gezilecek bir yer bulamadık.

La Boca

[singlepic id=2079 w=150 h=200 float=left]La Boca dünyanın belki en ünlü semtlerinden biridir. Hem tangonun anavatanıdır, hem de dünyanın en ilginç futbol klüplerinden birine ev sahipliği yapar. Tango ilk olarak Avrupa’dan gelen İspanyol ve İtalyan göçmenlerin bu varoşlarda kendini ifade etme şekli olarak doğdu. Elit kesim uzun bir süre küçümsedi dansı, onu karalamak ve varoşlarla sınırlamak için ellerinden geleni yaptılar. Ancak Carlos Gardel gibi ünlü tango bestekarlarının ortaya çıkışı ile bu baskı yumuşadı ve Arjantin’in en önemli simgelerinden biri haline geldi. Şu anda o kadar popüler ki, dünyanın her köşesinde tango yapan birilerini mutlaka bulursunuz. Buenos Aires’te ise halkın [singlepic id=2076 w=200 h=150 float=right]sanıldığı gibi hepsi tango bilmiyormuş, en azından bizim çocuklar tangoyu yaşlı işi olarak gördüklerini, ancak 50’li yaşlardan sonra belki öğrenmeye başlayacaklarını söyledi. Ancak verdikleri tavsiyeyi ileteyim, tango biliyorsanız ve Buenos Aires’te dans etmek istiyorsanız şehir merkezindeki milongalara gitmeyin çünkü orası yaşlı Alman turistlerden geçilmiyormuş. Gerçek bir tecrübe için yerel halkın gittiği, Palermo, San Telmo gibi yerlerdeki pek ilan edilmeyen seanslara katılmanız şartmış. Nerede bulurum onları derseniz, hostel’inizdeki görevliler size yardımcı olabilir.

Gelelim dünyanın en ilginç, en renkli futbol klüplerinden biri olan Boca Juniors’a. Boca halk takımıdır, mücadelenin ve hırsın sembolüdür, tarih boyunca bunun en güzel örneklerini sunmuştur. La Boca’da bu takıma gönül vermeyen yok, maç [singlepic id=2085 w=200 h=150 float=left]günleri semtte hayat durur ve o sırada her bir kişinin kalbinde ortak bir tutku vardır. Boca’yı bu kadar popüler yapan ve dünya arenasına çıkartan futbolcuyu herkes tanır: Diego Armando Maradona. Maradona çok fakir bir ailenin çocuğuydu. Futbol yeteneği ile daha küçük yaşta uzman gözlerden kaçmayacak ve başladığı futbol kariyerinde kısa sürede hızla çıkacaktı merdivenleri. Boca’da bir sene oynadıktan sonra Barcelona’ya, oradan da Napoli’ye geçti. Tek başına sırtladığı takım tarihinde ilk defa İtalya Şampiyonu oldu ve UEFA Kupası’nı kazandı. Milli takımla ise 1986’daki Dünya Kupası Finali’nde [singlepic id=2097 w=150 h=200 float=right]İngiltere’ye karşı, tam da Falkland Savaşı’nın anısı tazeyken attığı iki golle kupayı getirdi ve bir bakıma tüm ülkenin intikamını almış oldu. Elle attığı ilk gol tarihe ‘Tanrı’nın Eli’ olarak geçecekti, rakip takımı ipe dizerek attığı ikincisi ise tarihin en iyi golü olarak. Kendisi La Boca’da tam bir halk kahramanı, ülkeyi İspanyollardan kurtaran General San Martin‘den daha çok seviyorlar onu. Son zamanlarda prestijini biraz kaybetse de geçmiş günlerin anıları hala sıcak Boca’lıların yüreklerinde, bu yüzden büyük saygı görüyor. Maradona’yı Maradona yapan sadece futbolu değil tutkusu, hırsı, politik duruşu, isyankar tavrı ve FIFA gibi kurumları asla [singlepic id=2080 w=150 h=200 float=left]önemsememesi oldu. Vücudunda Che ve Castro dövmeleri var, yılın belli dönemlerinde düzenli olarak Küba’ya gidip Fidel Castro ve Hugo Chavez’le puro içermiş zamanında. Şimdi stadyumun baş köşesindeki özel locasını bazı maçlarda ziyaret ediyormuş. Alberto da La Boca’lı olmaması rağmen tam bir Boca Juniors hayranı. Babasının Maradona’nınkinin hemen yanındaki locasında arada bir gidermiş maçlara. Ve Maradona geldiği zaman da bazen beraber izlerlermiş maçı. E ben de öyle olunca Alberto’dan beni maça götürmesini istedim 🙂 Patagonya’dan döndüğümüzde Pazar akşamı Independiente ile maçları vardı. Locaları o akşam doluymuş ama iki tane bedava bilet ayarladı sahanın hemen dibindeki iyi bir yerde. Bu arada [singlepic id=2083 w=200 h=150 float=right]turistler için maç paketleri satılıyor, kale arkasındaki ucuz koltukları 130 dolara satıyorlardı. Maçları en ucuza izlemenin yolu ise rakip takımın bulunduğu tribünden izlemek, hostel’deki oda arkadaşımız Şili’li Sebastian 100 pesoya (20 dolar) almış bileti. Böylece Sebastian, Alberto ve ben stada kadar yürüyüp maç öncesi heyecanını birebir yaşadık. Hemen stad dışındaki choripancılardan (onların köfte ekmeği) bir yarım ekmek götürüp adeti yerine getirdim ve içeri girdik. Maç öncesi ponpon kızlar, havai fişekler ve konfetiler eşliğinde alışılmadık bir gösteri vardı, her hafta düzenli olarak yapılırmış. Takımın renkleri biraz sıkıntılı olsa da bunun Boca olduğunu hatırlattım kendime ve hakemin düdüğüyle başlayan maçın keyfini çıkartmaya koyuldum.

Maç şansıma o kadar ilginç, o kadar garipti ki hayatımın en unutulmaz maçları arasına rahatlıkla sokarım. Skor sıkı durun, tam 5-4’tü! Evet yenildik yenilmesine ama maç bittiğinde insanlar üzülmek yerine ne kadar tarihi bir maça geldikleri için şanslı hissettiklerini söylüyordu. Otuzuncu saniyede ve 5. dakikada gelen iki golle Boca 2-0 geriye düştü. Stad buz kesmişti, lig sonuncusu Independiente’den kimse bu performansı beklemiyordu. Ardından Boca bir tane attı, Independiente cevap verdi ve skor 3-1 oldu. Ardından Boca tam üç gol atarak maçın sonlarına önde girmeyi başardı. Yüzler gülüyor, daha da artan Boca ataklarıyla taraftarlar adeta coşuyor ve her pasa oley çekiyorlardı. Ama Independiente pes etmedi ve skoru 4-4’e getirdi. Uzatma dakikalarında gelen 5. gol ise skoru belirleyecekti. Sevinme sırası onlara geçti, Independiente tribünü coşkudan neredeyse yıkılacaktı. Ben ise sadece ağzım açık durmakla yetindim, böyle bir maçta başka ne yapılırdı ki..

Boca Juniors hakkında;

  • Maçlarını oynadıkları La Bombonera’nın girişinde şöyle yazar: “Boca es mi religion, Maradona es mi dios, La Bombonera es mi iglesia.” (Dinim Boca, Tanrım Maradona, Mabedim La Bombonera)
  • Arjantin’de kurulmuş ve İskoçya, İngiltere gibi ülkelerde yoğun takipçileri olan “Maradonian” isimli bir tarikat var 🙂
  • Boca-River derbisi dünyanın en önemli 10 derbisi arasındadır, belki de başı çeker kimilerine göre. Geçen sene River’in küme düşmesiyle bu sezon derbiyi izleme şansımız olmayacak, Boca’lılar bile ezeli rakipleriyle karşılaşamayacakları için buruk bir sevinç yaşıyorlar.
  • Coca-Cola’nın siyah beyaz renklerle reklam vermek zorunda kaldığı tek yer La Bombonera. Firmanın renkleri olan kırmızı-beyaz River Plate’i çağrıştırdığı için Boca kesinlikle o şekilde konulmasına izin vermemiş reklamın. Böylece siyah beyaz’a çevirmişler renkleri 🙂
  • Sadece Boca taraftarlarının bir arada gömüldüğü bir mezarlık var. Ölümde bile ayrılmak istemezler fanatik kardeşlerinden.
  • Boca holigan grubunun ismi Doce (12). Dünyanın en tutkulu, en çılgın taraftar grubudur, maçtan 15 dakika önce davul zurnalar eşliğinde kale arkasındaki yerlerini alırlar ve onların gelişiyle tüm stad maç boyunca susmayacak şekilde başlar tezahüratlarına. Pek tekin olmayan bir mahallenin çocukları oldukları için belaya bulaşmaktan ya da bela yaratmaktan hiç geri kalmıyorlar. Tarihte Doce ile rakip takım taraftarları arasında ölümle sonuçlanan bir çok kavga olmuş.
  • La Bombonera’nın ilginç bir dizaynı var. Stadın üç tarafı çevrili, bir bütün şeklindeyken, son tarafında düz bir duvar ve üstüste yanyana inşa edilmiş balkon localar var. Bunun sebebi o tribünlerin hemen arkasında tarihi rengarenk La Boca evlerinin olması ve hükümet o evleri kültürel miras listesine aldığı için yıkımlarının yasak olmasıymış. Klüp ne kadar istese de o tribünü yıkıp yenisini yapamayacakmış.

 

ARJANTİN MUTFAĞI

[singlepic id=2068 w=200 h=150 float=left]Ve yemekler 🙂 Güney Amerika’da midemizin bayram edeceği Brezilya’dan belliydi. Arjantin’de ise Güney Amerika mutfağının en güzel örnekleri bir araya toplanmıştı, menünün baş yıldızı ise devasa Arjantin biftekleri. Dünyanın en ucuz kaliteli bifteklerine sahipler, genellikle sos katmıyorlar ve kırmızı eti en sade, en lezzetli haliyle sunuyorlar. 300 gramlık koca bir bifteği 15TL gibi fiyatlara yiyebilirsiniz. Yanında ise tabiki Arjantin şarabı içilmeli. Mendoza’nın elverişli iklime sahip bölgesinden çıkan şaraplar sayesinde Arjantin dünyanın en iyi şarap üreticilerinden biri haline gelmiş. Marketten iyi bir şarabın şişesini 10TL’ye, çok kaliteli özel bir şarabı ise sadece 20TL’ye alabilirsiniz. Mendoza’nın medar-ı iftiharı olan Malbec üzümünden yapılanları içmenizi özellikle tavsiye ederim ama çok güzel Cabernet Sauvignon’ları da var.

Arjantin mutfağındaki diğer yiyecekler genelde Güney Amerika’nın çoğu yerinde bulunduğu için, bu ülkeye özgüdür demek yanlış olur. Yine de dediğim gibi kıtanın en güzel örneklerini topladığı için yemek konusundan bahsedilecekse bunu Arjantin yazıma koymak çok daha uygun olur. Burada denediğimiz her şeye bayıldım, arkadaşlarımız sayesinde turist olarak bilmeyeceğimiz yerlerde yerellerle beraber yedik ve çok ilginç lezzetler tattık. Özellikle Buenos Aires’te yeme-içme konusunda 3p kuralı var: parrilla-pizza-pasta. Pizza ve pasta (makarna) ülkenin Avrupalı mirasından gelen bir alışkanlık, parrilla ya da asado ise barbekü anlamına geliyor. Birçok restaurantta sınırsız et, şarap ve tatlının olduğu asado menüleri var, fiyatları 20TL’den başlıyor.

[singlepic id=2066 w=200 h=150 float=right]Yediklerimiz arasında en ilginci Alberto’nun bizi götürdüğü San Telmo’daki yerel bir ızgaracıydı. Toplam beş sandalyeli çok küçük bir yer olmasına rağmen ünlülerin uğrak yeriymiş, etlerini ise anlata anlata bitiremiyordu Alberto. Mekanın sahibi herkesin tanıdığı ilginç bir karaktermiş, her sabah 12’de dükkanı açar ve gün boyunca sarhoş gezermiş ama yaptığı ekmek arası etler lüks restaurantlara taş çıkartırmış. Menüde üç seçenek vardı, ekmek arası sucuk (choripan), ekmek arası biftek (vaciopan) ve en ilginci olan ekmek arası pıhtılaşmış kan (morcipan)! Evet [singlepic id=2067 w=200 h=150 float=left]pıhtı kanı alıp soğan ve bazı soslarla zenginleştiriyor ve sosis şeklinde servis ediyorlardı. Asya’dan sonra ilginç tatlar denememiştim, hemen bir tane sipariş ettim 🙂 Fransa’da da bunun bir türünün çok popüler olduğunu duymuştum, pıhtı kanı bağırsak içine doldurup veriyorlarmış lüks restaurantlarda. Tadını anlatması güç, yoğun bir bulamaç şeklindeydi, çok ağır bir aroması yoktu ve kan gibi gelmiyordu tadı. Hatta bir çeşit az şekerli marmelada benzettiğimi söyleyebilirim 🙂 Yemeğimizi yedikten sonra hesabı ödedik (tanesi sadece 4TL) ve hemen ardından tatlı için meşhur dondurma zincirlerinden biri olan Freddo’ya gittik. Çeşit çeşit sundea, smoothie ve kapta dondurma satan bu dondurmacılar halkın uğrak yerlerinden.

Bir diğer popüler yiyecek chivito denilen ekmek arası keçi eti. Uruguay’da tatmıştım ama orada tanıştığım gençler özellikle Patagonya’da tekrar denememi istediler. Ondan sonra zaten aşık oldum yemeğe, her gittiğim yerde chivito ya da lomito (inek eti) söylüyordum. Yanına çeşitli soslar getiriyorlar ama gerçek bir yemek için o soslara elinizi bile sürmemeniz tavsiye olunur 🙂 Sandviç arası et olmasına rağmen lüks restaurantlarda bile bulabilirsiniz, milli yiyeceği haline gelmiş ülkenin.

Arjantin’in diğer popüler yiyecekleri Empanadas denilen içi et, sebze dolu küçük kapalı börekler. Başlangıç niyetine ana yemekten önce ya da uzun bir otobüs yolculuğunda yolluk olarak iyi seçenekler.

Arjantin’de bir sütlü karamel tatlısı var, adı “dulce de leche”. Normalde karamel düşkünü olmayan ben bile hayran kaldım ona, her gittiğimiz hostel’de kahvaltıda dulce de leche var mı diye bakınıyorduk. Ülkede her yerde karşımıza çıktı, otobüslerde ikram olarak, içkilerde viskiye aroma olarak, Patagonya’da buz yürüyüşü sonrası ödül olarak.. Hele alfajor ya da cachafaz denilen bir çeşit unlu kurabiye içinde akışkan dulce de leche koyuyorlar ki, tadı tam cennetlik. Bulduğunuz yerde kesinlikle deneyin.

 

NOT 1: Buenos Aires İspanyolca “Güzel Havalar” anlamına geliyor.

NOT 2: Müzik olarak Carlos Gardel’in Por Una Carbeza yorumunu koydum. Kariyerinin zirvesinde 45 yaşındayken Kolombiya’daki bir uçak kazasında hayatını kaybeden bu efsanevi bestekarın anısı tüm şehir tarafından büyük saygı görüyor. Ben de şehre olan sevgimi anlattığım yazıma doğal olarak onun en güzel eserlerinden birinin eşlik etmesini istedim. Keyfini çıkartın 🙂

 


You may also like...

2 Responses

  1. Cem says:

    abi geçmiş olsun, üzüldüm makinanın gitmesine..

    vazifesinin büyük kısmını hakkıyla yerine getirmişti. ilk uçağa atlayıp bi biftek yiyip dönesim geldi sayende =)

Yorum yazın