Cairns’te Doğayla İç İçe


[singlepic id=1405 w=200 h=150 float=left]Cairns Havaalanı’nın kapısından çıktığımda beni iki gün boyunca misafir edecek olan host’um Rob arabasıyla çoktan varmıştı. Aynı Japonya gibi Avustralya’da da kendini couchsurfing’e adamış ciddi bir kitle var ve gönderdiğim mesajların büyük kısmı olumlu olarak geri döndü. Rob ise beni ilk kabul edenlerden biriydi. Kendisi Cairns (Keens diye okunuyor) valisinin personel müdürü ve şehirde yapılan organizasyonlardan sorumlu. Her Avustralyalı gibi rahat, kendinden emin ve mütevazı bir karakteri var. Hani İngilizce’de “laid back” derler ya, o lafı Avustralyalılar için bulmuşlar. Evi havaalanının 20km kuzeyinde Trinity Beach denen bir tatil semtindeydi. Zaten Avustralya’nın doğu kıyısında her yer tatil yeri gibi, palmiye ağaçları, geniş yollar, plajlar, az katlı beyaz evler… Hava sıcaklığı da yılboyu ortalama 30 derece, tam yaşanılası yerler 🙂 Kaliforniya’yı çok andırıyor. Rob [singlepic id=1427 w=200 h=150 float=right]aynı sırada Erik diye Hollandalı bir genci de misafir ediyordu, kendisi bir haftadır Rob’un evinde kalıyormuş. Her Hollandalı gibi inanılmaz eğlenceli biriydi, çok iyi anlaştık. Bir bilgisayar şirketinde proje müdürlüğü yapıyor ve the Maydays isimli bir rock grubunda bas gitar çalıyormuş. Geziye çıkma sebebi ise çok ilginç: Bu yılki Formula 1 sezonunun ilk üç yarışına katılmak. Melbourne, Kuala Lumpur ve Şangay Grand Prix’lerini yerinde izleyip ya sonraki yarışlarla devam edecek ya da ülkesine dönecek. Tam bir Formula 1 delisi olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Ülkeleri görmek, tapınak, vs gezmek onun için arka plandaymış. Bu arada maceralarını İngilizce olarak yazdığı blog’unu bu linkten takip edebilirsiniz.

Rob o gün çok yorgun değilsem arabayla şehir turu yaptırabileceğini söylemişti, ne kadar yol yorgunu da olsam geri çeviremezdim o teklifi 🙂 Evden Erik’i alıp tekrar arabaya atladık ve 2 saat uzaklıktaki yağmur ormanlarına doğru yol aldık. İlk durağımız yol üzerindeki bir şelaleye gidip buz gibi suyun içinde [singlepic id=1413 w=200 h=150 float=left]serinlemekti. Fazlasıyla serinletici bu banyodan sonra yola devam ettik, yol üzerindeki şirin bir kasabada durup bizi gün boyunca idare edecek erzağı tedarik ettik ve çok geçmeden bir nehir kıyısına, basit bir arabalı vapurun kısa mesafede iki tarafa yolcu taşıdığı iskeleye vardık. Bu nehrin özelliği içinde çok sayıda timsah barındırmasıymış, o yüzden her yere kıyıya yaklaşmayın diye uyarı tabelaları koymuşlar. Timsahların özelliği kısa mesafede çok hızlı hareket etmeleri, yani gözgöze gelecek kadar yaklaştığınız an pek kurtulma şansınız kalmıyor. Daha geçen aylarda [singlepic id=1411 w=200 h=150 float=right]küçük bir çocuk timsahlara yem olmuş. Nehrin karşı kıyısına geçer geçmez 2600 kilometre karelik alana yayılmış Avustralya’nın en büyük yağmur ormanları başlıyor. Burada yerleşim birbirinden uzak çok az sayıda evden ibaret, bir tane okul var, gerisi turistlere hitap eden restaurantlar ve pahalı otellerden oluşuyor. Rob yolun başında çok özel bir dondurmacı olduğunu söyledi. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri çok ilginç meyvelerden hazırladıkları ev yapımı dondurmalar satan bir aile varmış. Her gün taptaze yeni tatlar sunuyorlar ve seçme şansınız yok, o gün için ne hazırladılarsa onu yemek zorundasınız. Dört top dondurmaya 6 dolar verdik ama inanın ben daha önce böyle dondurma [singlepic id=1416 w=200 h=150 float=left]yemedim. Bir kere o günün menüsünde Black Sapote diye meyve vardı ki tadına hayran kaldım, yanında kayısı, kahve ve adını hatırlamadığım ilginç başka bir meyve daha vardı. Oradan çıkınca Rob bizi yerel halk dahil çoğu kimsenin bilmediği gizli bir havuza götürdü. Aborjinlerin kutsal saydıkları bu havuz ikiye ayrılıyormuş, “mavi delik” denilen kısım sadece aborjin kadınlarının yıkanabildiği bir yerken, ilerideki “yeşil delik” ise erkeklerin arındığı bir bölümmüş. Yüzyıllardır devam eden bir geleneğin kutsallığını bozmamak adına Rob havuzda yüzmememizi söyledi, suyun berraklığı ve rengi ne kadar insanı kendine çekse de suya ayağımızı bile sokmadan dönmeyi başardık.

[singlepic id=1418 w=200 h=150 float=right]Yağmur ormanları turumuzdaki sıradaki durağımız oranın bilinen ailelerinden Mason’ların şirin kafesiydi. Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri sebzeler dahil dilediğiniz malzemelerden istediğiniz ekmek ile sandwich yapıyorlar. Bir sandwich ne kadar lezzetli olabilir demeyin, oluyor gerçekten 🙂 Bahçelerinin hemen arkasında ise kafe müşterilerinin yararlanabileceği ufak bir dere var. Dereye inen yolun üstündeki ağacın dalına halat asmışlar, her daim macera arayan bizler için iyi malzeme çıktı o halattan. Sallanarak derenin ortasına attık kendimizi, fotoğraflarımızı çektik ve çevremizde bizi merakla izleyen insanları cesaretlendirerek onları eğlencemize ortak ettik. Oranın da keyfini iyice [singlepic id=1421 w=200 h=150 float=left]çıkardıktan sonra geri dönüyoruz sanmıştım ki Rob’un sürprizleri daha bitmemiş. Yağmur ormanlarının denize açıldığı yerdeki plaj bölgenin en görülesi yerlerindenmiş. Plaj hakikaten güzeldi ama ilginçtir denize giren kimse yoktu. Sonradan öğrendim ki Cairns’te denize girmek ölümcül risk taşıyormuş, özellikle yılın bu döneminde deniz aynı Darwin’deki gibi timsahlar ve zehirli denizanalarıyla doluymuş. Daha önce bahsettiğim ölümcül kutu denizanaları [singlepic id=1420 w=200 h=150 float=right]dışında öldürmeyen ama dokunduğu anda geçici felce yol açan, boğuluyormuş hissi yaratan, sürekli kusmaya sebep olan çok küçük denizanaları varmış ki gözle görülemedikleri için en az diğerleri kadar problem yaratıyorlarmış. Çok ilginç gerçekten, bizim için deniz serinleme, eğlence anlamına gelirken Cairns halkı için korku, ölüm demek. O güzelim şehir plajları bile bu yüzden bomboş, sadece ağ örülen az sayıdaki yerde denize girmeye izin var ama yakın zamanda bir kutu denizanasının ağlardan geçtiği görüldükten sonra o bölgeler de yasaklı listesine girmiş.

[singlepic id=1425 w=200 h=150 float=left]Güneşi batırmamızla beraber akşam karanlığı üzerimize çökmeye başlamışken dönüş vakti de gelmişti. İki saatlik dönüş yolunda Rob, akşam yemeği için Port Douglas diye bir yere gitmemizi önerdi. Rob’un tavsiyeleri hep çok iyiydi, buna da karşı çıkmayı aklımızdan bile geçirmedik 🙂 Port Douglas bölgenin en nezih yerlerinden, arabayı parkedip yerel Avustralya restaurantlarından birine girerken altımızda mayo ve parmakarası terliklerimizle çok sırıtıyorduk ama neyseki bizi içeri almamazlık etmediler 🙂 Restaurantın mutfağındaki yemeğinizi seçip ücretinizi ödüyorsunuz, içki içmek isterseniz de bara geçip sipariş vermeniz gerekli. Oldukça doyurucu porsiyonlarda gelen etler çok lezzetliydi, canlı müzik yapan yerel bir grup da çıkınca çok güzel zaman geçirdik. Bu arada tek porsiyon yemek 50TL’ydi, orası ayrı 🙂

Karnımızı da doyurduktan sonra artık eve dönme zamanıydı. Eve vardığımızda kimsenin adım atacak hali kalmamıştı ama iki bira daha içmeye her zaman yerimiz vardı 🙂 Muhabbet, kahkaha iyiydi ama çok geçmeden yatmaya gittim. Çünkü ertesi gün benim için büyük bir gündü, yolculuğumun başından beri en çok merak ettiğim Great Barrier Reef dalışı için yerimi çoktan ayırtmıştım ve şu anda tek ihtiyacım olan iyi bir uyku çekerek yarın sabah tüm enerjimi kazanmış olarak kalkmaktı..


You may also like...

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.