Yelkenler Şehri Auckland


[singlepic id=1669 w=200 h=150 float=left]Konuştuğum gezginler Auckland’a gitmememi, çünkü şehirde yapılacak pek bir şey olmadığını söylüyordu. Ama zaten oraya gitme amacım şehri görmek değil birkaç saat uzaklıktaki Hobbiton kasabasını gezmekti. Yüzüklerin Efendisi serisini izleyenler üçlemenin ilk 20 dakikası ve son 15 dakikasında yer alan o  şirin kasabayı bilirler. Bilmeyenler için ise kısaca bahsedeyim, Tolkien’in yarattığı Orta Dünya’nın minik halkı hobbitler kıllı ayakları, iştahlarına düşkünlükleri, koca göbekleri ve neşeli yapıları ile ayrılırlar diğerlerinden. Hobbiton’da yuvarlak kapılı oyuklarında barış içinde yaşarlar, en azından Bilbo Baggins onüç cüce ve bir büyücü ile karanlık ormanlarda, engin dağlarda tehlikeli bir maceraya atılıp Kara Lord Sauron’un kayıp yüzüğünü bulana ve beraberinde Hobbiton’a getirene dek öyleydi..Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson Yüzüklerin Efendisi serisini çekmek için New Line ile anlaştığında ilk olarak çekim için uygun mekanlar aramaya koyuldu. Bunun için ülkesinden dışarı çıkmasına gerek yoktu çünkü Orta Dünya’nın o çok çeşitli [singlepic id=1668 w=200 h=150 float=right]doğasını yansıtan o kadar çok yer vardı ki ülkesinde, muhteşem güzellikte dağları, gölleri, bataklıkları, vadileri, denizleri ile tüm Yeni Zelanda sanki böyle bir seride kullanılmak üzere yaratılmıştı. Hobbiton’un o tepelik ve yeşili bol kasabasını çok geçmeden Auckland yakınlarında buldu. 1998 yılında Alexander ailesinin 500 hektarlık çiftliğine giderek kendini tanıttı ve arazilerinin bir kısmını 3 sene boyunca kullanma karşılığında onları oldukça zengin etti. Çekimleri toplam 3 yıl süren ve 740 milyon dolara malolan bu dev prodüksiyon tamamlanıp vizyona girdiğinde o kadar başarılı oldu ve öylesine sevildi ki tam 4,5 milyar dolarlık geliri ile gişe rekorlarını altüst etti. Son film Kralın Dönüşü ise tam 11 Oscar alarak üçlemenin başarısını tasdiklemiş oldu. Yalnız çekimler bittikten sonra maalesef film seti için hazırlanan çoğu yapı yıkılmıştı ve ziyaretçilere kapalıydı. Yıllar sonra ne mutlu ki Yüzüklerin Efendisi’ndeki hikayenin öncesini anlatan Hobbit kitabının filme dönüştürülmesi gündeme gelince ve yönetmen olarak bir kez daha Peter Jackson seçilince Hobbiton bir daha yıkılmamak üzere baştan inşa edilmeye başlandı. Tabi ki lokasyon için Alexander ailesinin çiftliğinden daha iyi bir şeçenek yoktu. Eskisinden daha çok oyuk inşa edildi, çevre kitaba en uygun şekilde düzenlendi ve sonunda ziyaretçilere açıldı. Bu arada Peter Jackson üçlemeden sonra ülkesinde halk kahramanı haline gelmiş, kiwi’ler bahsi açıldığında onunla ne kadar gurur duyduklarını anlatıp duruyorlar. Üstelik filmler sayesinde herkes Yeni Zelanda’yı merak eder oldu ve buraya gelen turist sayısı her geçen yıl hızla arttı. Ne yalan söyleyim, benim de buraya gelmemde hiç az payı yok onların 🙂

[singlepic id=1649 w=200 h=150 float=left]Queenstown’da dört gün o kadar hızlı geçmişti ki tadını tam çıkartamadım gibi hissediyordum sabah 6’da bizi hostel’den alacak minibüs vardığında. Bu yüzden oldukça gönülsüz halde binerek transfer ücreti olan 16 doları verdim ve 15 dakika sonra havaalanındaydık. Havaalanı çok küçük ve pilotlar için dünyanın en zor ikinci iniş pistini barındırıyormuş. Dağların arasındaki bir vadi yatağında olunca düz alçalarak inmek yerine dönüşler yaparak alçalmak ve konmak gerekiyormuş. Bu sırada uçağı otomatik pilota almak yasak olduğu için manuel olarak indirmeleri gerekiyormuş uçağı. Auckland’a vardığımda bindiğim otobüs beni şehir merkezine bıraktı (16$). Tren istasyonundaki locker’a büyük çantamı koydum ve fotoğraf makinemi alıp şehri dolaşmaya çıktım. Auckland’da beni misafir edecek host bulmuştum, Jeremy ve Gareth aynı evde kalan [singlepic id=1660 w=150 h=200 float=right]iki eğlenceli kiwi. Cairns’te tanıştığım Erik onların yanında kalmış ve çok tavsiye etmişti, hem de Jeremy doktordu ve bu yüzden sabırsızlıkla bekliyordum tanışmayı. Ama işten çıkmaları akşam 9’u bulacaktı. Şehrin merkezi finans bölgesi, gökdelenlere ve alışveriş merkezlerine ev sahipliği yapıyor. Yeni Zelanda’nın köklü bir tarihi olmayınca, gezilmeye değer çok tarihi bina da göremedim. Buraya “Yelkenler Şehri” deniyor, yaz-kış rüzgar alan bir yer olduğu için yelken sporunun en önde gelen noktalarından biri. Kişi başına en çok tekne sahipliği Auckland’da. Ben de marina bölgesine gidip yelkenli fotoğrafı çekmek istedim, beklediğim gibi onlarcası süzülüyordu deniz üzerinde. Burada da şekli Sydney’deki adaşını andıran bir Harbour Köprüsü [singlepic id=1656 w=200 h=150 float=left]var. Zaten şehri Sydney’e çok benzettim, sadece biraz daha ufağı. Tam olarak 1,5 milyon nüfusa sahip ve 1,5 milyonuncu bebek daha geçen gün doğmuş, tüm haber kanalları ve gazeteler onu konuşuyordu 🙂 Marinadan sonra Albert Park’a geçtim, Çin Yeniyılı için iki gün sonra parkta fener festivali başlayacakmış. Bunun için hummalı bir çalışma vardı, her köşe özenle süsleniyordu. Parkta oturup laptop’umda yazı yazıyorum ki, ilk iş teklifimi aldım, adamın biri yurtdışı eğitimli yabancılar aradıklarını ve part-time iş için aylık 5000TL vereceklerini söyledi. Geziyorum ben deyip geri çevirdim ama fena teklif değil doğrusu, Yeni Zelanda zaten şu sıralar yurtdışından iş gücü arama derdinde. Oturma izni ve göçmenlik için yapılan tüm başvuruların kabul edilme yüzdesi %70 imiş, oraya gidip de hayatının sonuna dek mutlu mesut yaşamak isteyenler fırsatı kaçırmasın.

Şehrin simgesi haline gelen Sky Tower isimli bir kule var. 328 metre yüksekliğiyle Güney Yarımküre’nin en yüksek binası. Pahalı otel ve restaurantları barındıran binanın tepesinden bungy atlayışı için platform kurmuşlar. Fiyatı 220$ civarıydı. Binanın içine girdiğimde geçici olarak weta dükkanı açıldığını görünce soluğu orada aldım. Weta Yüzüklerin Efendisi serisinin tasarımdan, özel efektlerden, teknik detaylardan sorumlu şirketi. Dükkanın içinde Yüzüklerin Efendisi maketleri, hediyelik eşyaları vardı ama fiyatlar el yakıyor. Gandalf’ın cübbesine 2000$ fiyat biçmişler,[singlepic id=1653 w=150 h=200 float=right]yorumu size bırakıyorum 🙂 Ben de orada dolaşıp fotoğraf çekmekle yetindikten sonra şehir merkezine döndüm. Auckland her milletten insanı barındırıyor. Özellikle şehirdeki Japon’ların sayısına inanamadım. Küçük Japonya olmuş resmen, her yerde Japon restaurantı, Japon pub’ı var. Japonlar İngilizce bilmediği için de kimi tabelalarda İngilizce yanında Japonca çeviriler koymuşlar. Genelde İngilizce öğrenmek isteyenlerin gözdesi burası. Çok sayıda dil okulu ve öğrenci yurdu mevcut. Ancak dil okullarının çok tuzlu olduğunu öğrendim, zaten bu tip okullara da hiç sıcak bakmıyorum. Dil öğrenmenin en güzel yolu halktan insanlarla arkadaş olup beraber takılmaktan geçer. Zaten kiwi’ler son derece arkadaş canlısı ve sıcak insanlar, İngilizce bilmeyip öğrenmeye çalışanlara da destek oluyorlar. Saat [singlepic id=1652 w=150 h=200 float=left]akşam olmuştu, ben de Gareth’e mesaj atıp tren istasyonunda beklediğimi yazdım. Çok geçmeden geldi, tanıştığımızda daha ilk andan ısındım kendisine. Çok neşeli ve ilgiliydi, arabasıyla eve giderken iyi muhabbet ettik. Jeremy de gece geç saatte döndü eve, barda tanışıp numarasını aldığı bir kızla ilk defa buluşmaya çıkmış ama pek yolunda gitmemiş. Morali bozuktu, biz de onu teselli edip moralini yükseltmeye çalıştık. Bu arada Jeremy Yeni Zelanda’da doktorların ne kadar çok çalıştıklarını anlatıp yakınıyordu, ben ise sadece gülüyordum. Asistanlar haftada sadece tek nöbet tutuyormuş, altı haftada bir haftalık izin hakları varmış ve bunun haricinde işe başlar başlamaz yıllık altı hafta izinleri oluyormuş. Maaşları da zaten dudak uçuklatan düzeyde olunca düşünüyorum da oraya gidip çalışmaya başlamamak için hiç sebep yok. Avustralya düşüncem yavaş yavaş buraya kaymaya başlıyor, bakalım 🙂

Ertesi gün tembellikten ve yol yorgunluğundan fazla uyumuşum, öğlen 12 gibi kalkıp biraz evde oyalandıktan sonra otobüse binip tekrar şehre indim. Otobüsler çok pahalıymış burada, tek bilete 4,5$ alıyorlar. Ama otobüs yolculuklarının sevdiğim taraflarından biri istisnasız herkesin inerken şoföre teşekkür etmesi oldu, şoför de onlara selam veriyordu olacak şey değil. Bizim otobüs şoförlerimiz aklıma geldi de tüylerim diken diken oldu birden. Şehirde vardığımızda ilk iş Hobbiton gezisi için tur rezervasyonu (66$) yaptım, gidiş-dönüş otobüs biletimi (53$) aldım ve şehrin görmediğim yerlerini gezdm, yürümediğim sokaklarında yürüdüm. Aslında erken kalkabilseydim Auckland Müzesi’ne gidip Maori performanslarından birini yaklayacaktım ama son gösteri 11:30’da olunca artık çok geçti. Maori’lerden bu arada hiç bahsetmemişim, oysa Yeni Zelanda’yı Yeni Zelanda yapan unsurlardan biridir. Ayıp olmuş biraz 🙂

Māoriler

[singlepic id=1717 w=150 h=200 float=left]Yeni Zelanda’nın yerlileri Maori’ler uzun yıllar kabile hayatı yaşamış ve Avrupalıların adaya ayak basmasıyla yavaş yavaş şehirleşmeye ve batı kültürüne entegre olmaya başlamış bir ırk. Yine de geleneklerini korumaya çalışıyorlar. Aborjinler gibiler ama burada onlardan daha iyi durumda oldukları kesin. Zaten ülkenin en sevdiğim yanlarından biri bu oldu, Avustralya’da aborjinlerin insan yerine konulmadığını ve tek önemlerinin Avustralya’nın ne kadar şahane tarihi olduğunu göstermek için müzelerde kullanılmaları olduğunu üzülerek görmüştüm, ya da öyle hissetmiştim diyelim. Önemli bir kısmı işsiz güçsüz, alkolik olmuşlar ve dilencilik yapıyorlar. Burada ise Maoriler hayatın her alanındalar ve iyi konumdalar, beyaz Yeni Zelanda’lılar onları Avustralyalıların aksine kucaklamış ve beraber kardeş kardeş yaşamaya bakmış. Çoğu yerde İngilizce yazıların altında Maori lisanı tercümeler var, bazı kelimeleri ise herkes kullanıyor (Kia Ora örneğin, hoşgeldiniz demek). Maori’lerin kültürlerinde kadınların ağızlarının hemen altına dövme yaptırma geleneği var, korku filmlerindeki vampirlere benziyorlar biraz. Ayrıca eskimolar gibi burunlarını birbirlerine dokundurarak selam veriyorlar. Bir diğer özellikleri ise ünlü haka dansı. Hiç herhangi bir spor alanında Yeni Zelanda milli takımının maçını izlediniz mi bilmiyorum, ben basketbol karşılaşmalarında denk gelmiştim. Tüm takım belli hareketlerden ve gür olarak söylenen sözlerden oluşan bu savaş dansını yaparak rakiplerine gözdağı vermeye çalışıyor. Tabi bu kadar şovdan sonra basketbolda genelde 20-30 sayı fark yiyince çok etkili olduğunu söylemek hata olur ama Gareth’İn söylediğine göre rugby’de tüyleri diken diken ediyormuş bu tören. Rugby ülkenin en önemli sporu, All Blacks ismini verdikleri milli takımları geçen sene dünya şampiyonu olmuş. Halk deli oluyor bu spor için, maçlardan birine gitmek harika olurdu ama maalesef sezonu değilmiş.

[singlepic id=1694 w=200 h=150 float=right]O günün akşamı Gareth beni yerel bir pub’a götürdü. İsmi Flying Moa, Moa soyu yüzyıllar önce tükenmiş, boyu üç metreye kadar uzayan ve uçamayan yerli bir kuş türü. Yazık olmuş, bu efsanevi kuşu günümüzde de görebilmek ne güzel olurdu. Pub’da Yeni Zelanda birası eşliğimizde yemeğimizi yedik. Eve dönerken de marketten alışveriş yaptık. Yeni Zelanda ABD’den sonra dünyanın en çok dondurma tüketilen ikinci ülkesi (kişi başına yıllık 20kg) ve harika yerel dondurmaları var. Ben de 2 kg’lık koca kutulardan birini kaptım (sadece 4$), eve döndüğümüzde kısa sürede yarısını bitirmiştim bile 🙂 Gareth bana Yeni Zelanda’nın yerel tatlarından biri olan Honkey Ponkey aromalı dondurmayı denettirdi, tavsiye ederim. Jeremy hastaneden döndüğünde saat akşam 11 olmuştu, Cumartesi bir haftalık tatili başlıyormuş ve bu süreyi Japonya’da kayak yaparak geçirecekmiş. O yüzden de bu son günleri geç saatlere kadar sürüyormuş mesaisi. Evde Jeremy ve Gareth sürekli el üstünde amuda kalkma (handstand) tekniklerini geliştiriyorlardı, saniye tutup kim daha uzun kalacak diye yarışıyorlarmış 🙂 Onlar hevesini aldıktan sonra biraz laflayıp daha fazla dondurma yedik ve yattık. Yarın benim için büyük gündü..

Hobbiton

Gareth’in çalıştığı şirket merkezde olunca sabah beni otobüslerin kalkacağı terminale bıraktı. Hobbiton’a gitmek için Matamata kasabasına varıp oradan tur otobüsüne geçiş yapmak gerekiyormuş, Auckland’dan transfer dahil satılan turlar da var ama fiyatları benim ödediğimin iki katı olunca almadım tabi ki. Otobüs 3 saat sonra Matamata’ya vardı, i-site’tan tur biletimizi kapıp beklemeye başladık. Günde beş kez sefer düzenliyorlar ve özel arazi olduğu için bireysel olarak gitmek yasakmış. Tur otobüsü gelip bizi aldığında rehber ilginç bilgiler vermeye başladı. Aklımda kalanları sıralıyorum:

  • Peter Jackson çiftliğe adımını atmadan önce tüm arazi koyunlarla doluymuş, toplam 13000 koyunu varmış ailenin. Filmde de koyunlar arkaplanda görünmesi gerektiği için önce bu sürüleri kullanmayı düşünmüşler ama koyunların cinsi Tolkien’in kitaplarda betimlediği hayvanlarınkine uymuyormuş. Hikayede geçen koyunları bulabilecekleri en uygun yer İngiltere olunca oradan birkaç gemi dolusu koyun getirip çiftliğe yerleştirmişler. Çiftliğin koyunları ise çekimin yapıldığı her sabah alandan çıkartılıp akşam geri getiriliyormuş. Bu üç ay boyunca her gün devam etmiş.
  • Tarlaların içinden geçen yollar yapılması gerekince Peter Jackson Yeni Zelanda ordusundan yardım istemiş. Ordu gerekli malzeme ve eleman yollayıp yolları inşa etmiş, bu sırada filmin yapım aşaması büyük gizlilik içinde yürütüldüğü için manzaraya tanık olan herkesle gizlilik anlaşması yapılmış, öyle ki tarlaların tepesindeki hava sahası bile fotoğraf çekilmesin diye uçuşa kapatılmış.
  • [singlepic id=1688 w=150 h=200 float=right]Yönetmenin bu kadar başarılı olmasının en büyük sebebi tam bir Yüzüklerin Efendisi aşığı olması ve kitapları filme en doğru yansıtabilmesi için elinden geleni ardına koymaması. Örneğin kitapta bahsi geçen Bilbo Baggins’in evinin hemen üstünde bulunan ağacın cinsi Yeni Zelanda’da bulunmadığı için dünyanın çeşitli yerlerinden üç parça halinde getirilip birleştirilmiş. Süslemek için ise Tayvan’dan özel olarak 250 000 adet sahte yaprak üretilip getirilmiş ve Japonya’dan, Avustralya’dan gelen botanik profesörlerinin danışmanlığında yüzlerce kişi tam 8 ay boyunca bu yaprakları tek tek dallara yapıştırmakla uğraşmış. Ve bu ağaç filmde sadece 20 saniye görünüyor! Detaycılığa bakar mısınız, aynı şekilde filmde 2 saniye görünmesi için aylarca uğraşılıp yapay göl yapılmış. Bir tanesini inşa etmesi yüz bin dolara mal olan ve filmde hiç yer almayan hobbit oyuklarından bahsetmiyorum bile.
  • Alanın en can alıcı yerlerinden biri de meşhur Yeşil Ejderha Hanı. Han birebir boyutlarda inşa edilmiş ve göl kenarındaki konumu ve değirmeniyle gerçekten çok güzel gözüküyor. Hobbit filmi için çekimler devam ettiğinden bizi bölgeye yaklaştırmadılar, ama ikinci film 2013 Aralık’ta vizyona girdikten sonra mekanı pub olarak, iç dizaynı da kitaptakiyle birebir aynı olmak üzere ziyaretçilere açmayı düşünüyorlarmış. Harika bir fikir, Yeni Zelanda’ya dönmek için bir bahane daha 🙂
  • Diğer bir küçük bilgi, serinin başındaki parti sahnesini hatırlarsınız. Partide insanları bira içerken gösteriyor, film için özel bira üretilmiş. Parti sahnesi 37 kez tekrarlanmak zorunda kaldığı için figüranlar sarhoş olmasın diye alkol oranı %1 tutulmuş. Ve Matamata’daki i-site merkezine bu birayı satıyorlar 🙂
  • Figüran demişken Hobbit filmi için geçen yıl seçmeler yapılmıştı. Binlerce kişinin başvurduğu seçmeler için üç şart varmış: 1.63 metreden kısa boylu olmak, açık tenli olmak ve neşeli bir karaktere sahip olmak. Matamata kasabasından 300 kişi bu şartları yerine getirip filmde oynamaya hak kazanmış, kendilerine “seçilmiş azınlık” diyorlarmış. Auckland’da yaşayan Fransız bir arkadaşım da seçmelere başvurduğunu ama boyu 1.90 metre olduğu için film ekibinin kendisini gördükleri gibi reddettiğini söyledi 🙂

Bu arada çok güzel fotoğraflar çekmeme rağmen tur öncesi bize bu fotoğrafları internette paylaşamayacağımıza dair sözleşme imzalattıkları için onları albüme ekleyemiyorum. Film vizyona girmeden önce paylaşmamız halinde dava edilirmişiz. O yüzden fotoları merak edenler varsa Türkiye’ye döndükten sonra bana ziyarete gelebilirler 🙂 Fotoları koyamıyorum ama ilk filmin daha geçen ay yayınlanan ön fragmanını paylaşabilirim. Eminim en az Yüzüklerin Efendisi kadar epik ve derin bir film bekliyor bizi, izlemek için sabırsızlanıyorum 🙂

Waitomo

Kuzey Adası’ndaki en popüler aktivitelerden biri Waitomo Mağaraları’na yapılan ziyaret. Mağaraların özelliği ışık saçan solucanları (glow worm) barındırması, karanlığın içinde içi bu ışıklı canlılar tarafından aydınlatılan odalardan geçiyorsunuz. Büyüleyici bir manzara yarattığı kesin. Auckland’dan Waitomo uzak olduğu ve otobüs ücretleri gidiş-dönüş 120 dolar civarında olduğu için gitmekten vazgeçtim, yoksa görmeyi istediğim yerlerden bir tanesiydi. Diyorum ya araba alıp gezmek lazım tüm ülkeyi, yoksa kaçıracak o kadar çok şey oluyor ki. Ayrıca mağaralar içinde blackwater rafting yapma imkanı var, fiyatı 280 dolar civarında. Ve duyduğuma göre buradaki rafting alanında dünyanın en iyilerinden biriymiş.

Rotorua

Dünya dışı manzaralara ev sahipliği yapan bir yer. Auckland’dan 4,5 saat uzaklıkta ve Matamata yolunun devamında yer alıyor. Otobüs firmalarının uygunsuz sefer saatleri sayesinde günübirlik gezi yapmak imkansız, gidince en az bir gece kalmak gerekiyor. Zamanı olanların buraya uğramasını kesinlikle tavsiye ederim. Yeraltından belli saatlerde su fışkırtan gayzerler, sülfürün keskin kokusu ve havaya doğru yükselen buhar bulutları ile ne kadar özel bir yere geldiğinizi daha oraya varır varmaz anlıyorsunuz. Burası aynı zamanda Maori kültürünün anavatanı ve her akşam performanslar ve etkileyici danslar sergileniyor.

 

[singlepic id=1665 w=150 h=200 float=left]Hobbiton gezisi oldukça tatmin ediciydi. Şehre döndüğümde başka bir şey yapmak istemedim, Albert Park’taki Çin Yeniyılı için fenerler bu akşam aydınlatılıyordu ama açıkçası hem o kadar yolu yürümeye üşendim hem de Hobbiton’dan sonra ne kadar etkileyici olabileceğini düşünüp biraz küçümsedim 🙂 Eve varıp kapıyı açtığımda içeride tanımadığım bir kız vardı. Matina Avusturyalı bir surfer, o geceliğine bizim gençlerin evinde kalıp ertesi gün ülkesine dönecekti. Jeremy, Matina ve ben aynı gün uçağa binip ayrılacağız, Gareth kesin çok yalnız hissedecek 🙂 Matina araba kiralayıp kuzey adasını gezmiş bir haftalığına, anlata anlata bitiremiyordu. Bu arada Gareth’i aradı gözlerim, garajda spor yapıyormuş. Zaten aşağıdan gelen tak tuk seslerden belliydi. Müstakil evde oturmanın en sevdiğim tarafı bu, odaları ya da garajı dilediğin gibi kullanıp istediğin kadar gürültü yapabiliyorsun. Ben otursam herhalde garaja koca bir bateri seti kurup çalmayı bilmesem de bam güm hiç acımadan vururdum bagetlerimle 🙂 Yanına indim Gareth’in, kendisi tam bir dövüş sanatları meraklısı. Wing Chun başta olmak üzere Kickboks ve [singlepic id=1692 w=200 h=150 float=right]Kendo yapıyor, üstüne bir vücut geliştirme yarışması için düzenli olarak hazırlanıyor. Garajı da ona göre düzenlemiş, her türlü aleti bulmak mümkün. Wing Chun’da bir kaç hareket gösterdi bana, bilmeyenler için Kung Fu’nun bir türü diyeyim. Aletlerin ne işe yaradığını anlatıyordu ki yere sabit paralel metal bir çift barın yanına geçti.  Hareket gösterecek diye barların üstünde amuda kalkmayı denedi ama dengesini kaybedip kafa üstü betona düştü. Bir şey var mı diye hemen baktım, yanağını metale çarpıp yarmış, yüzü kanlar içindeydi. Hafif çaplı şok yaşıyordu, ne olduğunun farkında değildi. Kaza işte, hemen yarayı temizleyip hastaneye gittik. Hastane acilinde girişi yapıp müdahelesi yapılırken ben de Yeni Zelanda hastanelerini inceleme fırsatına kavuşmuş oldum. Hastane  devlet hastanesiydi ama Cuma akşamı olmasına rağmen acilde sadece bir avuç hasta vardı. [singlepic id=1689 w=200 h=150 float=left]Öyle olunca doktor hastayla yakından ilgilenebiliyor ve tüm muayenesini yapıp gerekli işlemleri gerçekleştirmesi için yeterince zamanı oluyor, bizim acil doktorlarının beş dakikada bir hasta baktığını düşününce çok gıcık oldum onlara. Neyse Gareth’e bakan doktor şakacıydı da yatıştırdı beni, lafladık biraz, Türkiye’yi çok merak ediyormuş. Gareth’in yanağındaki yarığı iyice temizleyip iki dikiş attı ve eve gidip dinlenmesini söyledi. Bu arada ülkedeki devlet hastaneleri bizim özel hastanelerimiz seviyesinde, Yeni Zelanda vatandaşlarından herhangi bir ücret almıyorlar ama turist olarak gidip de başınıza bir şey gelirse acilde yapılacak ilk üç saatlik müdahale ücreti her şey dahil 400 dolarmış. Buralara gelirken seyahat sağlığı yaptırmakta büyük fayda var, nolur nolmaz.

Ertesi gün Gareth kendini toparlamıştı, şişlik ve morluk dışında çok sıkıntısı yok gibiydi. Fiji’ye gidecek uçağım öğlen olunca erkenden hazırlanıyordum ki şehre ineceğini söyledi, Tai Chi dersi varmış da. Beni havaalanı otobüsünün kalktığı durağa kadar bıraktı da bir 16 dolar daha verip otobüse atladım. Bu arada havaalanında bir süredir macera yaşamıyordum ya, zamanı gelmiş. Bu sefer polarımı kaybettim, çantamın kenarına asılıydı ve uçağımın kalkmasına az kala yemek yerken farkettim artık yanımda olmadığını. Yolda sürekli birşeyler kaybettiğim için  artık o kadar şaşırmıyorum böyle durumlarda, ucuz bir şey olduğu için çok önemsemeyip pasaport kontrolünden geçecektim ki information bürosunu gördüm. Oradakilere polarımı kaybettiğimi söyleyip kayıp eşya bölümü var mı diye sordum ki adam poları kendisinin bulduğunu ve ofise bıraktığını söyledi. Ama öğlen saati olduğu için o anda kapalı olabilirmiş. Yerini tarif etti, bayağı da uzakmış. Koştur koştur havaalanının neredeyse dışına çıkıp ofise vardığımda önümde küçük bir sıra vardı. Benimki bir şey değilmiş, kamerasını, cüzdanını, bilgisayarını kaybedenlerin arasında polarımı kaybettim demeye utandım resmen 🙂 Görevli kadın birkaç soru sorduktan ve doldurmam için form verdikten sonra polarımı teslim etti, böylece küçük bir ayrılıktan sonra polarıma tekrar kavuşmuş oldum. Giyip de sıcaklığını hisseder hissetmez dramatik bir an yaşadım, yol boyunca bana layıkıyla hizmet etmişti, neden kendisinden o kadar çabuk vazgeçmiştim ki? 🙂 Bu arada polar demişken Türkiye’de havaların çok soğuk olduğunu, İstanbul’un bembeyaz olduğunu, İzmir’e bile 21 yıl sonra kar yağdığını öğrendim. Şu anda kayak, snowboard ya da kardan adam yapmak için şahane bir dönem olmalı, ülkede olanlar tadını çıkarsın 🙂


You may also like...

4 Responses

  1. Gamze says:

    İstanbul bembeyazdı, o kadar kar vardı ki evin oralarda sanki kendi yaşam alanıymış gibi gezen sahipsiz sibirya kurdu bile gördüm =) ama haftasonu süper güzeldi ve ısınmıştı, sevindik derken bugün itibariyle soğuklar tekrar geldi. yaz mevsiminin tadını çıkar oralarda =)

    • Bekran says:

      Ya soğuklar iyidir, kar yağışı da candır. Buralarda tanıştığım yerliler hayatında kar görememiş, o yüzden değerini bilin 🙂

  2. Nazan says:

    Bize de azıcık ucundan gösterip geri gitti ama o bile çok mutlu etti kardan adam bile yaptık, ee 21 yıl sonra kar yağınca evde duran çok fazla İzmirli yoktu….:)

    • Bekran says:

      Keyfini iyi çıkartmışsınızdır umarım, bir 21 yıl daha göremeyebilirsiniz çünkü 🙂

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.