San Pedro’dan Uyuni’ye


[audio:bolivia.mp3]

1. Gün: San Pedro de Atacama, Şili               Rakım: 2407 metre

[singlepic id=2203 w=200 h=150 float=left]25 saatlik uzun bir otobüs yolcuğu sonunda bir geceyarısı bilmediğimiz yeni bir şehirde buluyoruz kendimizi. Aslında buraya şehir demek yanlış olur, çünkü San Pedro birbirini paralel kesen beşer sokaktan ibaret, toprak yolları çukurlarla dolu, gecenin o saatinde az sayıda evi aydınlatan loş ışıktan ve bölgeye esrarengiz bir hava katan birkaç sokak lambasından başka yolumuzu gösterecek bir rehber yok. Yine de otobüs durağına yakın olduğunu bilmenin rahatlığıyla çok geçmeden buluyoruz hostel’imizi. Bir günde deniz seviyesinden 2407 metre yükseğe çıkmak çok sağlıklı değil, o yüzden San Pedro’da zamanımızı mümkün olduğunca dinlenerek geçirip çok daha yükseklerde seyredeceğimiz Uyuni turu için bünyemizi yüksek irtifaya alıştırmalı yani aklimatize etmeliyiz.

[singlepic id=2163 w=200 h=150 float=right]Sabah uyandığımızda herhangi bir rahatsızlık belirtisi yok. Kendimizi hostel’den dışarı atıp hem kasabayı gezmeye, hem de kahvaltı edecek bir yerler aramaya başlıyoruz. Gece tanıdığımız San Pedro gündüz gözüyle çok da farklı gözükmüyor. Tek katlı kerpiç evleri, tahta direklere oturtulmuş sokak lambaları, kaktüsleri ve kovboy şapkalı yerel halkı ile burası aynı vahşi batı kasabası! Ortalıkta dolanan arabaları çıkartsanız zamanda 100 yıl geriye gittiğinize yemin edebilirsiniz, etrafta modern sayılabilecek veya elektronik hiçbir şey yok. Farkına varmadan tam sevdiğim tarzda bir yere gelmişiz 🙂 Atacama Çölü ise kasabaya sadece ismini vermiyor, onu sarıp kucaklıyor. Özelliği dünyanın en kuru yeri olması, yıllık ortalama 1mm yağış düşüyor, bazı yerler ise 400 yıldır hiç yağış almamış! Yılın 365 günü parlak güneşin ve masmavi gözkyüzünün eksik olmadığı bu şirin kasaba Şili’liler arasında da çok gözde, Güney Amerika’yı [singlepic id=2165 w=200 h=150 float=left]baştan başa kateden gezginlerin yolu ise zaten bir şekilde buradan geçiyor. Tabi bu popülerite fiyatlara yansımış, Şili’nin geri kalanından daha pahalı bir yer durumunda. Kahvaltı etmek için oturduğumuz kafede bunu iyice anlıyoruz. Fiyatlar pahalı pahalı olmasına ama menüde bir seçenek var ki, bizim gibi uzun bir süreliğine yüksek şehirlerde gezecekler için tam ilaç: Koka çayı. Baş ağrısı, mide bulantısı gibi sorunları anında yok ettiği iddia edilen dağ hastalığının baş düşmanı koka yaprağının ismini belli ki önümüzdeki günlerde sık sık duyacağız. Koka yapraklarını sıcak suyun içine atarak içiyorsunuz, şekerle karıştırırsanız ve yaprakları çiğnerseniz daha da etkili oluyor. Kahvaltıdan sonra tekrar kasabaya inerek bu sefer Uyuni için tur şirketi aramaya [singlepic id=2169 w=200 h=150 float=right]koyuluyoruz. Planımız buradan yola çıkıp 2 gece 3 günlük tur sonrası Bolivya’nın Uyuni şehrine varmak, oradan da Bolivya’nın içlerine doğru yolumuza devam etmek. Tur olmadan sadece otobüsle de gitme şansı var ancak böyle bir yolculuk hem bir gün kadar sürüyor, hem de iki yer arasındaki sayısız doğa harikası pas geçiliyor. Kasabada şirketler ikiye ayrılmış, ya sadece Bolivya turları satıyorlar, ya da Şili. Uyuni orada olunca biz de Bolivya turu satanlara tek tek girip tur detaylarını ve fiyatlarını karşılaştırıyoruz. Hepsi aynı güzergaha sahip zaten, fiyatlar da aynı olunca biz de ertesi gün için iki kişilik boş yeri olan turlardan birine 70000 pezo(140$) verip adımızı [singlepic id=2178 w=200 h=150 float=left]yazdırıyoruz. Tur ofisindeki (Atacama Mistica) kızılderili görevli, elindeki kuş tüyüyle süslenmiş kalemiyle detayları yazarken bozuk İngilizcesiyle tur için yanımıza ayrıca neler almamız gerektiğini anlatıyor: 200 Boliviano, adam başı 5’er litre su ve tuvalet kağıdı. Kasabaya çıkıp gerekenleri tedarik ettik, şimdi ne zamandır heyecanla beklediğim San Pedro’nun en ünlü aktivitelerinden birine kendimizi bırakma zamanı! Burası Atacama Çölü’ne komşu olduğu için, çöldeki kum tepelerinde yapılan sandboarding isimli bir spor icat etmişler, board’unuzu alıp tepelerden kumların arasında süzülüyorsunuz. Turlarda ise 10000 pezo karşılığında (20$) size 3 saat sandboard tecrübesi ve çölde günbatımı deneyimi yanında sınırsız bira ve pisco sunuluyor 🙂

[singlepic id=2172 w=150 h=200 float=right]Kumda board yapmak dağdakine benziyor tabi, sadece biraz daha zoru. Kum yumuşak ve öbek öbek olduğu için dağda pist dışında, düzlenmemiş kar üzerinde kaymaya benziyor. O yüzden alışması zaman aldı ama çok sevdim, özellikle düşünce sıcacık kumların üzerinde yuvarlanması snowboard’a kıyasla büyük bir lüks 🙂 Manzara ise şahane, kum tepelerinden baktığımızda göz ziyafetimizin başlıca temalarını zirveleri karla kaplı yüksek dağlar, yüksek kanyonlar ve altın rengi çöl oluşturuyor. Aktivite sonrası bizi götürdükleri günbatımı noktası ise kolayca akıldan çıkacak bir yer değil. Bulunduğumuz uçurumun yüzlerce metre altında [singlepic id=2177 w=200 h=150 float=left]kilometrelerce uzanan kanyonlar ve bu kanyonların arasına beyaz şeritler çekmiş, güneşten aldığı renkle aydınlanan tuz yolları belli ki Şili adına bize en güzel vedayı etmeye çalışıyor. Manzaraya karşı düzinelerce fotoğraf çektikten, verdikleri biraları ve piscoları (yerel Şili likörü) hızla içtikten sonra geri dönüş yoluna koyuluyoruz. Hostel’e döndüğümüzde saat 9’u gösteriyor, yarın bizi 7:30’da alacak tur için erken yatmamız lazım. Kendimizi şimdiden fazlasıyla yorduk ve önümüzde zorlu bir macera uzanıyor. Bu arada Özlem’i de gün ortasından beri geçmeyen bir başağrısı yakaladı, düşünüyorum da acaba ertesi güne turu almakla acele mi ettik?

2.Gün: Uyuni Çölü, Bolivya                     Rakım: 4900 metre

Dağ hastalığı hakkında o kadar yazıp çizip, iş uygulamaya geldiğinde bu kadar ön hazırlıksız, hatta vurdumduymaz olmak ve kaçınılmaz sonuçları karşısında çaresiz kalmak.. Hatalar zinciri dün [singlepic id=2180 w=200 h=150 float=left]katıldığımız sandboarding turunda başladı. Uyuni gibi ciddi bir tur öncesi en önemli kurallardan biri diyet ve egzersizdir. Turun hemen öncesinde etin her türlüsü, içki ve yüksek efor yasak. Ama biz gittik 3000 metrede saatlerce kumlarda kendimizi yorduktan sonra turun başlamasına 12 saat kadar kala biralar ve piscolar içiyorduk. Sonra San Pedro’da hiç aklimatize olmadan yola çıkışımız. Sabah bindiğimiz tur şirketinin minibüsüyle 45 dakika sonra Şili-Bolivya sınırına vardığımızda 4400 metreye ulaşmıştık bile. 0 metreden 4400 metre en az dört günde alınması [singlepic id=2182 w=200 h=150 float=right]gereken ciddi bir irtifa iken, biz San Pedro’da bir günün yeterli olduğunu düşünüp bir an önce yola devam etmeye karar vermiştik. Bütün bunlara rağmen Bolivya sınırından geçene kadar çok büyük bir problemimiz olmuyor. Bir hiçliğin ortasındaki derme çatma bir klübeden ibaret Bolivya sınır kontrolünde pasaportlarımıza giriş damgalarımızı vurdurup bizi alacak jiplerimizi beklemeye koyuluyoruz. Çok geçmeden arkalarında bıraktıkları toz bulutlarıyla görkemli bir giriş yapıyorlar, bir jipte altı kişi olacak şekilde bölünüyor ve büyük sırtçantalarımızı araçların tepesine yükleyip yola çıkıyoruz. Şoförümüz Leon çok dikkatli bir şoförmüş de yolda diğer tur araçlarına nazaran en ufak bir aksilik yaşamıyoruz. Yol dediğime de bakmayın, alabildiğine uzanan çölde tek referans noktamız önümüzde seyreden diğer jiplerin lastik izleri 🙂 Leon fotoğraf çekmemiz için birkaç [singlepic id=2187 w=200 h=150 float=left]gölde mola verdikten sonra bizi termal bir havuza götürüyor. Soğuk havada sıcacık suyun içinde uzanmak nasıl dinlendirici geldi anlatamam, şey, en azından sudan dışarı çıkana kadar diyeyim 🙂 Ardından birkaç manzara noktasına daha gidiyor, her durakta daha da yükseğe çıkıyoruz. İki araçlık grubumuz her mola verdiğinde Alman Peter, İsviçreli Alexandra, İngiliz Nerth, Brezilyalı Marina ve Şili’li Dario-Pamela çifti ile laflıyoruz, tüm gezginlerin olduğu gibi bizim de favori konumuz gezi anılarımız. Ancak daha da yükseldikçe, konuşma isteğimiz yerini içimizde gittikçe büyüyen tatsız bir hisse bırakıyor. En yüksek noktamız olan gayzerlerde ise bu hissi en yoğun haliyle yaşıyorum. Ben bu kadar yorgun hissettiğimi hiç hatırlamıyorum, 5000 metrelerde [singlepic id=2191 w=200 h=150 float=right]yavaş tempo yürüyüş bile dünyanın en zor şeyi gibi geliyor. Konuşmak sanki dik bir yokuşu koşarak çıkarken konuşmaktan farksız, ağzımı açmaya enerjim yok, göz kapaklarım yanıyor ve ara ara burnum kanıyor. Ardından dinmeyen başağrıları.. Hostel’e gittiğimizde bakıyorum da şoförümüz dahil 5 kişi dağ hastalığının kurbanı. İşin kötü tarafı, çölün ortasındayız ve olayın daha ciddi boyutlara ulaşması halinde yardım alabileceğimiz en yakın yer yüzlerce kilometre ötede. O yüzden katlanmaya çalışıyoruz, elektriği, duşu olmayan, basit hostelimizdeki yatağıma akşam 5’te giriyor ve sabah 7’ye kadar yatakta dönüp duruyorum. Bu kadar yüksek irtifada uykuya dalmanın neredeyse imkansız olduğunu söylemiş miydim?

3. Gün: Yüksek Göller Yöresi, Bolivya          Rakım: 4000 metre

[singlepic id=2195 w=200 h=150 float=left]Başağrısı, sadece başağrısı.. Hemen yerel halktan birilerine gidip koka yaprağı istiyorum, onları çiğnemek bile beklediğim kadar fayda etmiyor. 14 saattir yataktan çıkmamama rağmen ancak 5 gündür uyumayan biri kadar enerjim var. Tek tesellim yola koyulduktan sonra giderek alçalacak olmamız, çünkü dağ hastalığının en iyi tedavisi bulunulan irtifadan aşağı inmek. İlk durağımız pembe flamingoların olduğu göller, hayatımda ilk defa gördüğüm bu hayvanlar bir nebze unutturuyor sıkıntıları, defalarca fotoğraflıyorum bu asil yaratıkları. Ardından farklı renklerdeki çeşitli göllerden geçiyoruz, çöl ortasında ilginç biçimde tek başına yükselen yalnız kayalıkta mola veriyoruz ve her molamızda başağrısının uzaklaştığını farkediyorum. Sadece ben değil, [singlepic id=2197 w=200 h=150 float=right]etrafımdakilerin kendi rahatsızlığına gömülmektense etrafında olup bitenlerin farkına varabildiklerini ve tadını çıkartmaya başladıklarını görebiliyorum. Yorucu geçen bu ikinci günün ardından hostelimize vardığımızda yüzler gülüyor, belki bundaki en büyük pay hostelimizde sıcak bir duşa sahip olmamız 🙂 Çölün ortasındaki lamalarla dolu küçük mü küçük bu köyde Uyuni turu yapanlar için çok sayıda konaklama evi mevcut. Gruptan bazıları köye fotoğraf çekmeye giderken biz de olduğumuz yerde kalıp yorgunluğumuzu atma peşindeyiz. Sırayla temizlenip paklanıyoruz, akşam yemeğimizi yiyoruz ve yol arkadaşlarıyla güzel bir muhabbetin ardından saatlerimizi sabah 6’ya kurup yatağa giriyoruz. Yarın büyük gün 🙂

4. Gün: Uyuni Tuz Düzlükleri, Bolivya           Rakım: 3656 metre

[singlepic id=2202 w=200 h=150 float=left]İnternetten baktığımız Uyuni fotoğraflarında karşımıza çıkan o uçsuz bucaksız düzlükler, muhteşem yansımalar var ya, işte yolculuğun bu en can alıcı noktası sona güne bırakılmıştı. Ama ilk olarak tren mezarlığını ziyaret ediyoruz. 150km kadar bomboş arazide ilerledikten sonra Uyuni şehrinin hemen girişindeki mezarlıktayız. Onlarca tren yığınının arasında çocuklar gibi eğleniyor, trenlerin içinden girdik tepesinden çıkıyor, ancak filmlerde gördüğümüz trenin [singlepic id=2210 w=200 h=150 float=right]üstünden koşturmaca sahnelerini gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Ve Uyuni tuz düzlükleri.. Tam 10582 kilometrekarelik alana yayılmış düzlükler 3656 metre yükseklikte bulunuyor. 2-20 metre arası kalınlığındaki tuz tabakasıyla kaplı, tüm alandaki en büyük yüksekik farkı bir metre olunca ufka kadar bembeyaz ve dümdüz uzanıp dünyanın en dünya dışı görüntülerinden birini yaratıyor. Toplam 10 milyar ton civarı tuz rezervi varmış Uyuni’de, bunun her yıl 25000 tonu çıkartılıp işleniyor ve bu küçük oran bile tüm ülkenin tuz ihtiyacını fazlasıyla karşılıyormuş. Aynı zamanda dünyadaki lityum rezervinin %70’i yine burada bulunuyormuş.

[singlepic id=2213 w=200 h=150 float=left]Jiple ilk olarak tuzların çıkartıldığı bölgeye geliyoruz, piramid şeklinde dizilmiş tuz tepelerinin etrafında işçiler harıl harıl çalışıyorlar. Sırada bölgenin sayılı tuz otellerinden biri var. Bembeyazlığın ortasına kurulmuş, tüm duvarları tuzdan inşa edilmiş bu otel, önündeki birçok ülkenin bayrağının yer aldığı yuvarlak ile tur şirketlerinin ortak mola yeri haline gelmiş. Bulunduğumuz yerin en güzel tarafı, kilometrelerce boyunca ufka kadar beyazlıktan başka bir şey görülmediği için boyut algısıyla oynayan komik fotoğraflar çekilebilmesi. Zaten etrafımız amatör bir film seti gibi, onlarca grup kendine özel yer seçmiş, ellerinde fotoğraf makineleri ve kameralarla [singlepic id=2214 w=200 h=150 float=right]en yaratıcı pozları yakalama uğraşı içinde. Biz de pek geri kalmadık aslında, grupta herkes aklındaki pozu ortaya atıyor ve üç kişi beş kişi büyük ciddiyetle o pozu gerçeğe dönüştürmeye çalışıyoruz. Komik ve yorucu denemelerle iki üç saat hızla geçiyor. Tepede yakıcı güneş, 3600 metrede bembeyaz bir arazinin ortasında olunca herkesin derisi bu sürede üç beş ton kararmış, derimiz ise alışık olmadığı bu coğrafya karşısında adeta isyan etti 🙂 Bu arada tepede güneşle beraber havanın sıcak olduğuna bakmayın, güneşin batışıyla hava o kadar kısa sürede öylesine soğuyor ki, gündüz istediğiniz kadar bronlaşıp aynı günün akşamında elinizdeki su şişesinin donmasını şaşkınlıkla izleyebilirsiniz. Öğlen vakti gelmiş, yemeklerimiz hazır. Turumuzun geri [singlepic id=2216 w=200 h=150 float=left]kalanındaki gibi yine iyi sayılabilecek yemeğimizi mideye hızla indiriyoruz. Son durağımız o yansımaların olduğu meşhur bölge. Düzlüklere yağmur yağdığında oluşan birkaç santimetrelik su tabakası ufka kadar uzandığı için sonsuz bir ayna görüntüsü oluşturuyor. Dünya turumu planlarken beni en çok etkileyen görüntüler hep buradan çıkmıştı, o yüzden sabırsızlıkla bekliyordum bu anı. Ama bölgeye vardığımızda hevesimiz kursağımızda kalıyor, birkaç gündür oraya hiç yağmur yağmadığı için halihazırdaki sular çekilmiş, geriye sadece sonsuz tuz tabakası bırakmış. Yine ünlü bir yer olan Incahuasi(Balık Adası)’yi ise adanın bulunduğu yer sular altında kaldığı ve jiplerin girişini engellediği için göremeyeceğimiz söyleniyor. Düzlüğün ortasında dev kaktüslerle kaplı ilginç bir yer burası da, kötü oldu kaçırmamız. Sonuçta Uyuni’ye dönmek kalıyor ve yarım saat sonra adı ülke sınırlarını çoktan aşmış 20000 kişilik şehre varıyoruz.

[singlepic id=2212 w=200 h=150 float=right]Uyuni büyük kısmı 1950’lerde kalmış hissi veren, merkezdeki ana caddenin ise sırtçantalı turistlerden, kazık fiyatlı turist restaurantlarından ve internet kafe olarak da hizmet veren küçük bakkallardan geçilmediği ilginç bir yer. Uzatabildikleri kadar uzatarak örgü yaptıkları saçları, kafalarına taktıkları Charlie Chaplin şapkaları, rengarenk ve kat kat giysileri, sırtlarındaki bohçaları içinde dolaştırdıkları küçük çocukları ile Bolivya’lı yerel kadınları çok orjinal buldum yalnız, hakkını vermeliyim 🙂 İlk iş olarak La Paz’a gidecek otobüs biletimizi ayarlıyoruz (23$). Bolivya’nın ucuz olduğunu herkes söylüyordu, burası Güney Amerika’nın en fakir ülkesi. Burada 10$’a gayet iyi otelde kalabilir, 2$’a koca bir tabak yemek yiyebilir ve 15$’a istediğiniz şehre seyahat [singlepic id=2208 w=200 h=150 float=left]edebilirsiniz, bakmayın biz 13 saatlik yol rahat olsun diye pahalı bilet seçeneğini aldık. Ucuz ülkelerin yolcuları olan İsrailliler doğal olarak burada da yoğun biçimde karşımızda, en az on kişi seyahat etmeleri, bağırarak konuşmaları, kendilerine has hareketleri ve davranışları ile nerede görsem tanıyacağım bu gençler beni Güneydoğu Asya ve Hindistan günlerime götürdü 🙂 Otobüs akşam saatinde olunca grubumuzdaki gençlerle vedalaşıyor, akşam saatlerinde bu sefer Sucre şehrine geçecek Alexandra ve Nerth ile bir restauranta girip lama eti yiyoruz. Hayatımda gördüğüm en sevimli hayvanlardan olan lamaları yediğim için biraz pişmanlık duymuyor değilim, tadı zaten koyun etine benzediği için bir daha yemeye gerek yok bence 🙂 Akşam saati hızla yaklaşıyor ve çılgın turistlerle dolu otobüsümüzde tüm gezinin en ilginç otobüs yolculuklarından birine başlıyoruz.

Uyuni Turu sonuç olarak zorlu, öncesinde tam olarak idrak edemediğimiz şekilde ciddi hazırlık gerektiren bir maceraydı. Ancak bütün bunlara karşın hayatımızda görebileceğimiz en unutulmaz doğa harikalarına ve canlılara tanık olduk, böyle bir maceranın ödülsüz kaldığını düşünmek yersiz olur. Bu yüzden son söz olarak şunu söylemek istiyorum, eğer aynısını yapmayı düşünen varsa geziden en büyük verimi almak için en az 4 gün yükseklerde dinlenip aklimatize olmadan yola çıkmasın. Ve mümkünse Uyuni’den başlayıp San Pedro’da sonlanan turlardan birine katılmak daha akıllıca, hem dağ hastalığı riski daha az, hem de fiyatları yarı yarıya daha düşük. Bunlara dikkat ederseniz, benim yaptıklarımı yapmazsanız harika zaman geçireceğinize garanti veririm. İyi maceralar! 🙂

 

NOT: Son güne ait tuz düzlüklerindeki komik fotoğraf denemelerini albümde göremeyeceksiniz, çünkü bizim kompakt makineler bu pozları pek başarılı gerçekleştiremediği için yol arkadaşlarımızın makineleri ile yapmaya karar vermiştik. Albüme ancak onlar fotoğrafları bize gönderdiğinde ekleyebilirim ve bizim gibi sürekli gezdiklerini ve hepimizin internet konusunda sıkıntılı bir coğrafyada olduğunu hesaba katarsak bu ne zaman olur bilemem. Fotoğraf makinemi çaldırmamın eksikliğini yoğun bir şekilde yaşıyorum, her türlü teselliye açığım 🙂

 


You may also like...

4 Responses

  1. Nazan Şentrk says:

    Makinanı çaldırman gerçekten sıkıntılı .Fakat yazılarınla fotoğraflarınla yeterince hissediriyorsun zaten . diğer resimleri de merakla bekliyoruz .Zorlu bir süreç olmuş ama bu heyecana, farklı bir deneyime değmiş..

    • Bekran says:

      “Macera her şey ters gittiğinde başlar” demiş büyüklerimiz. Ben de macerayı seviyorum 🙂

  2. enis önol says:

    Merhaba
    Biraz geç oldu ama yazılarınızı yeni okudum ve adınıza çok mutlu oldum. San Pedro da yapılması gereken en iyi iki şey olan gayzerlere gidip sıcak suya uzanıp sessizliği dinlemek ve bir de gece dünyanın hiç bir yerinde görülemeyecek şekilde yıldızları seyredip star wars ı hayal etmek. Tekrar bu taraflara gelirseniz misafirim olmanızdan memnun olurum.

    • Bekran says:

      Merhabalar,

      Oralarda çalabileceğimiz bir kapının olduğunu bilmek güzel. Umarım yolum tekrar düşer o taraflara 🙂

Yorum yazın