Şili Sahillerinde


[singlepic id=2136 w=200 h=150 float=left]Şili’nin güney kıyılarındaki birbirine sadece 15 dakika uzaklıktaki iki şehir birbirinden bu kadar farklı olabilir mi? Vina del Mar daha çok Şili’nin zengin tabakasının yazlık evlerinin bulunduğu, alabildiğine uzun kum plajları, palmiye ağaçları ve yüksek binalarıyla son derece lüks bir tatil yeri iken; Valparaiso büyük gemi limanı, balıkçıları, buram buram yosun kokusu, sayısız tepeleri, tepelerdeki rengarenk evleri ve sahilden bu tepelere yükselen onlarca asansörü ile biliniyor. Kalacak yer konusunda iki yerde de çok seçenek vardı, biz tercihimizi Vina del Mar’dan yana kullandık.Ne zamandır plaja gidip uzun uzun güneş altına yatmamıştık, ihtiyacımız olan tüm dinlenmeye burada kavuşabilirdik. Santiago’dan iki yere de her 10 dakikada bir otobüs kalkıyor. Biz de Pajaritos metro istasyonunun hemen dışındaki otobüs terminaline gidip ilk otobüse atladık, fiyatı sadece 1800 pesoydu (3,5$).

[singlepic id=2153 w=150 h=200 float=right]Vina del Mar’ın sahil kesmini pahalı oteller ve yüksek binalar işgal edince biz de ucuz olsun diye onbeş dakika yürüyüş mesafesindeki şehir merkezinde kaldık. Doğal olarak burada fiyatlar Şili’nin geri kalanına göre daha tuzlu. Vardığımız gün hava kapalıydı, biz de o günü Valparaiso’yu gezerek geçirelim dedik. Metro ile 15 dakika sonra Valparaiso’nun Puerto durağındaydık. Limandan başlayarak şehir merkezindeki dev meydana çıktık, oradan ara mahallelere yöneldik. Şehrin sahil kesmi güzel ama asıl eğlence tepelere [singlepic id=2138 w=200 h=150 float=left]çıkınca başlıyor. Hemen hemen her mahallenin kendi asansörleri var, çoğu oldukça eski ve her an düşecekmiş gibi bir hava veriyordu 🙂 Asansörlerden sadece bir tanesi 90 derece dik çıkıyormuş, diğerlerinin farklı eğimleri var. Eğime ve uzunluğa göre de fiyatları 100-300 peso arası değişiyor. Asansörden inip mahalleye çıkınca sadece ayaklarınızın altındaki Valparaiso şehir manzarasına sahip olmakla kalmıyorsunuz, semtlerin rengarenk evlerini, tarihi dar sokaklarını, bu sokaklardaki halkın günlük yaşamını yakından izleyebiliyorsunuz. Kendine has bir karakteri var şehrin [singlepic id=2140 w=200 h=150 float=right], bir kere gezildikten sonra kolay akıldan çıkacak bir yer değil. Ünlü şair Pablo Neruda’nın evlerinden biri de bu tepelerden birinde, Cerro Bellavista mahallesinde bulunuyor. Ev (La Sebastiana) şimdi müze haline getirilmiş ve turistlerin en uğrak yerlerinden biri, ancak bulunduğumuz yerden uzakta olunca gitmekten vazgeçtik. Zamanımızı daha çok en turistik mahalleler olan Cerro Cordillera ve Cerro Concepcion çevresinde dolaşarak geçirdik ve yorgunluk çökmeye başlayınca ilk metroyla geri döndük.

[singlepic id=2148 w=200 h=150 float=left]Valparaiso’nun diğer bir önemi dünyanın en tehlikeli fay hatlarından birinin tam üstünde yer alması. 1900’lü yılların başındaki depremde şehir yerle bir olmuş, her binayı sıfırdan inşa etmek zorunda kalmışlar. Deprem o kadar yaygın ki akşam otelde otururken otuz saniye kadar sallandık, halk alıştığı için gülüp geçiyordu buna 🙂 Ertesi sabah Vina del Mar’a güneş açmış, plajın çağrısını iliklerimizde hissetmemize sebep oluyordu. Yaz [singlepic id=2135 w=200 h=150 float=right]sezonunun son demleri içindeki şehirde bir de haftasonu olunca çevre şehirlerden halk adeta akın etmiş buraya, ana caddede yürümekte zorlanıyordu insan. Plaj gittiğimizde çok kalabalık değildi, biz de yayıla yayıla güneşlendik. Okyanusta yüzdün mü derseniz, Şili’nin denizi hep soğuk olurmuş, bunu kendi ayaklarımla onaylayınca pek yüzme havasına giremedim 🙂 Zaten Şili sularında daha çok wetsuit’leri içindeki sörfçüleri görüyorsunuz. Valparaiso civarında dünyanın en büyük havuzunun olduğunu okumuştum, belki Vina del Mar’dır orası diye sağa sola bakındım ama değilmiş. Valparaiso’nun 8 kilometre güneyindeki bir diğer sahil kasabasında bulunan [singlepic id=2157 w=150 h=200 float=left]havuz tam 910 metre uzunluğunda ve yapımı 1 milyar dolar tutmuş! Apartman kompleksine ait olduğu için dışarıdan ziyaretçi almıyorlardı yoksa inanın bir saniye durmazdım 🙂 Biz de Vina del Mar’ın sahilboyunu gezmeye koyulduk. Yüksek ve şık condo tipi binalar, upuzun plajlar derken [singlepic id=2156 w=200 h=150 float=right]Miami’ye çok benzettim. Zaten fiyat olarak da pek aratmıyor Miami’yi, Güney Amerika’nın en lüks yerlerinden biri. Sadece plajlara değil, haftasonları çılgın partilere de ev sahipliği yapmasıyla bilinen şehirde otobüs biletimiz o akşam saatlerinde olunca gece hayatını deneyimleyecek zamanımız yoktu. Bu yüzden hostel’e dönüp otobüs saatimiz yaklaşana kadar oyalandık. O gün aynı zamanda İrlandalıların meşhur festivali St. Patrick’s Günü’ymüş. Herkes yeşillere boyanmış deliler gibi içip eğleniyordu. Biz de partiyi kaçırmanın burukluğuyla hostel’den ayrıldık ve tüm gezinin en uzun otobüs yolculuğuna binmek üzere terminale yürümeye başladık: Tam 25 saat sonra Şili’nin çöllerinde, San Pedro de Atacama’da olacaktık 🙂


You may also like...

Yorum yazın