Tenis, Kangurular ve Kutlamalar


[singlepic id=1543 w=200 h=150 float=left]Yolculuğumda bir şey farkettim, ne zaman büyük şansızlıkla karşılaşsam, kötü zaman geçirsem ya da hastalansam hemen ardından gezimin en iyi günlerini yaşıyorum. Myanmar’da neredeyse ülkede kısılı kalma tehlikesi atlatmış, 55 saat yolculuk etmiştim ama sonunda vardığım Tokyo’da unutulmaz zaman geçirmiş ve harika insanlarla tanışmıştım. Buna benzer başka küçük deneyimlerin ardından şimdi de Sydney gibi bir yerde hasta hasta hiçbir şey yapamadan zaman geçirmek zorunda kalıyorum ve bir sonraki durağım olan Melbourne’da şu ana kadar couchsurfing’te karşılaştığım en iyi host ile tanışıyorum. Zaten bir yeri beğenip beğenmemenizi gördüğünüz yerlerden, günlük gezilerinizden çok, tanıştığınız insanlar ve birlikte yaşadığınız deneyimler etkiliyor. Bir şehirde görülecek hiçbir şey olmasa bile halkla ya da gezginlerle tanışıp orayı unutulmaz bir yer haline kolayca getirebilirsiniz. Paul, Melbourne’da doğup büyümüş bir [singlepic id=1540 w=200 h=150 float=right]ilkokul öğretmeni. 40’lı yaşlarının sonunda ama hareketlerini ve yaydığı enerjiyi görseniz 20’li yaşlarında gibi. Okullar daha açılmadığı için tüm zamanı boştu ve bir aydır kimseyi konaklatmadığını söyleyip misafirlerini gezdirmeyi özlediğini söyledi. Şu ana kadar evinde 500’e yakın kişi ağırlamış, kendini couchsurfing’e adamış biri. Arabasıyla beni otobüs durağından alıp eve getirdiğinde ilk yaptığı doğumgünümü kutlamak oldu. Uçak, otobüs derken ben bile unutmuştum doğumgünümü, ondan böyle bir tebrik gelince çok mutlu oldum 🙂 Doğumgünümü kutlamak için beni barbeküye götürmeyi teklif etti, Avustralyalıların “barbi” dediği barbekü günlük hayatın bir parçası gibi, herkes haftasonları parklarda bir araya gelip çeşitli yerlere kurulmuş hazır barbekülerde etini pişirip içkilerini yudumlayarak sosyalleşiyorlar. Biz de markete gidip sosislerimizi aldık, yan marketten de iki şişe Güney Afrika [singlepic id=1508 w=200 h=150 float=left]şarabı kaptık ve parka doğru yola çıktık. Paul şehrini iyi tanıtmak için elinden gelinden yapıyordu, her önemli yere geldiğimizde anlatacak birşeyleri vardı. Barbekü yapacağımız park oldukça kalabalıktı, sebebi hemen yanıbaşımızdaki meşhur Rod Laver Arena. Dünyanın en önemli tenis turnuvalarından olan Avustralya Açık’a denk gelmiştim, tenis insanlar arasındaki başlıca muhabbet konusuydu. Koca arenanın manzarası altında barbekü alanımızı bulmamız uzun sürmedi. Aslında bu bir couchsurfing buluşmasıydı ve çoğunluğu Fransız ve Alman 20 kişi içkilerimizi içerek, etimizi yiyerek harika zaman geçirdik.

Ertesi gün büyük gündü: Kanguruları görmeye gidecektik! Avustralya’da kanguru göremeden dönmekten korkuyordum, neyseki Paul arabayla bir saat uzaklıktaki bir golf sahasında bol sayıda görebileceğimizi söyleyince oldukça rahatladım 🙂 Hayvanat bahçesinde gidip görebilirim onları tabi, ama hayvanları doğal yaşamında görmek bambaşka bir deneyimdir. Böylece Paul’un hazırladığı harika bir [singlepic id=1514 w=200 h=150 float=right]kahvaltıdan sonra yola çıktık. Şehrin her yeri parklarla, yemyeşil ormanlarla donatılmış. Neden dünyanın en yaşanılabilir şehri seçildiğini anlamak zor değil. Golf sahasına vardığımızda arabayı parkedip biraz yürümeye başlamamızla birlikte gözlerini bize dikmiş koca bir tanesiyle karşılaşmamız bir oldu. Hemen yanına yürüdük. Kangurular ürkek hayvanlar, yaklaşmak için hamle yapınca zıplaya zıplaya uzaklaşıyorlar.  Kalabalık olduklarında ise hepsi aynı anda kafalarını çevirip tedirgin halde size bakıyorlar. Zaten komik suratları ve duruşları var, bir de onlarcasını şaşkın şaşkın bize bakarken görünce uzun süre gülmekten alamadım kendimi 🙂 Gerçi hafife de almamak lazım [singlepic id=1513 w=200 h=150 float=left]onları, en az yetişkin bir insan kadar ağır ve uzunlar ve çoğu oldukça iyi boksör. Hele yaşlı olanları ayağa kalktıklarında 2 metreyi aşıyorlar, sinirli olduklarında yanlarında olmak istemezsiniz. Neyse ki bizim gördüklerimiz gayet uysal çıktılar da bir sorunla karşılaşmadık. Paul en son misafiriyle beraber buraya geldiklerinde tüm kanguruların etraflarını sardıklarını ve koşarak kaçmak zorunda kaldıklarını anlattı 🙂 Alanda sadece kangurular değil, rengarenk kuşlar –özellikle papağanlar- vardı. Bol bol fotoğraf çektikten sonra Reservoir diye bir yere gittik. Kuzey Melbourne’un içme suyunun sağlandığı barajın harika manzarası vardı. Acıkmıştık ve Paul’a nerede yiyebileceğimizi sordum. Şehirde harika bir Türk restaurantı bildiğini söyledi, Türk restaurantlarına ihtiyatlı yaklaşan ve Sydney’de çok kötü bir kebap deneyimi yaşayan ben istemeye istemeye kabul ettim.

Melbourne’de yoğun Türk nüfusu var, özellikle eğitimli kesim buraya çalışmaya geldiği için Paul’un dediğine göre Türk topluluğu şehirde saygı görüyormuş. Zaten havaalanından itibaren Türkleri görmeye başlıyorsunuz, Avustralya’da bu kadar vatandaşımız olmasına şaşırdım aslında. Paul’un [singlepic id=1505 w=200 h=150 float=right]götürdüğü restaurant gayet büyüktü ve lahmacundan ayrana, baklavadan mercimek çorbasına ne ararsanız vardı. Sadece Türkler çalışınca Türkçe sipariş vermek değişik oldu, kendime hayatımda gördüğüm en pahalı iskenderi sipariş ettim (bir porsiyon 16 dolar-30TL 🙂 ), ama itiraf etmeliyim ki tadı bayağı iyiydi. Daha önce ülke dışında yediğim kebaplardan daha iyiydi, hatta çoğu Türk iskenderine fark atardı. En azından verdiğim paranın hakkını vermiş oldu, ben de bir aylık kebap ihtiyacımı gidermiş oldum 🙂 Yemeğin ardından şehir merkezine inip ACMI Müzesi’ne gittik. Paul da benim gibi tam sinema aşığı, filmlerden konu açılınca bu müzeye kesin gitmemiz gerektiğini söyledi. ACMI bir film müzesi ve geçici sergi bölümü dışında giriş bedava. Avustralya filmleri başta olmak üzere tüm sinema tarihini ele [singlepic id=1541 w=200 h=150 float=left]almışlar, eski kameraları, projektörleri inceleyerek, özel efekt odalarında çocuklar gibi eğlenerek çok güzel zaman geçirdik. Harika film arşivleri de var, odalardan birine geçip kulaklığı takarak binlerce filmden istediğinizi oynatabiliyorsunuz. İnsanın saatlerce kalası geliyor ama bizim saatlerimiz yoktu. Çünkü o güne özel açık olan ve birkaç saate kapanacak Victoria Marketi’ni görmezsek olmazmış. Market Çarşamba günleri en canlı zamanlarını yaşıyor, sıra sıra yemek büfelerinde dünyanın tüm mutfaklarını bulabilirsiniz. Senegal, Trinidad Tobago yemekleri bile vardı düşünün, üstelik fiyatları Avustralya standartlarına göre ucuz. Ne dilerseniz deneyebilirsiniz, keşke Türkiye’de de böyle marketler olsa. Yemek dışında çok güzel hediyelik eşya satan yerler var ve gün boyunca açık hava konserleri düzenleniyor. Tüm halk oradaydı herhalde, her geçen saat daha da kalabalıklaştı. Ben markette oyalanıp konseri izlerken Paul hemen yandaki hastaneye hasta yeğenini ziyarete gitti. Sonra buluşup arabaya atladık ve eve döndük. Harika host’umun sürprizleri daha bitmemişti. Yarın ülkenin en önemli günü, yani Avustralya Günü’ydü ve yine couchsurfing’in düzenlediği bir pikniğe gidecektik. Harika 🙂

[singlepic id=1550 w=200 h=150 float=right]1788 yılında Kaptan Cook ve İngiliz kumandası altındaki donanmasının şu anda Sydney olan yere ayak bastıkları gün olan 26 Ocak, ülke çapında büyük kutlamalara sahne oluyor. Bizim 29 Ekim’imiz gibi tüm halk ana caddelere ve meydanlara akın ediyor, akşam ise görkemli havai fişek gösterileri yapılıyor. Gündüz vakti de çeşit çeşit parklardan birine gidip piknik yaparak geçiriyorlar zamanlarını. Biz de yerel halka katılıp yerel marketlerden birine gidip piknik alışverişimizi yaptık, Avustralya şaraplarımızı aldık (çok iyiler gerçekten) ve trene atlayıp şehir merkezindeki istasyona vardık. Zaten öğle saatlerinden belliydi insan kalabalığı ve artan coşku, daha bir gün önce tek tük insan olan Federation Meydanı’nda yürüyecek yer bile bulamıyorduk. Çinlisi Hintlisi, [singlepic id=1548 w=200 h=150 float=left]aborjini herkes sırtına Avustralya bayrağını geçirmiş vücutlarını lacivert-kırmızı-beyaza boyamıştı. Avustralya’nın en sevdiğim yanlarından biri bu kadar kozmopolit oluşunun yanında, herkesin barış içinde yaşaması. Paul örneğin beyaz Avustralyalılardan biri ve sokağındaki komşuları Yunanistan, Yeni Zelanda, Çin, Arnavutluk gibi ülkelerdenmiş. Ders verdiği sınıfta ise bol sayıda Türk, Yunan, İtalyan çocuk varmış. Toplumlar izole olup bir diğerlerinden kopmamış ve ırkçılık yok denecek kadar az. Tren istasyonuna varıp Paul’un yakın arkadaşlarından biri olan Hintli SK ile buluştuk ve birlikte piknik alanına doğru yürümeye başladık.

Kalabalık sayesinde orayı bulması o kadar zor olmadı, organizasyona gelen en az 100 kişi vardı yeşil çimenlerin üstünde. Fransa’dan, Almanya’dan, Japonya’dan, Kaliforniya’dan, Hollanda’dan, İran’dan, Çin’den, Avustralya’dan ve Hindistan’dan kaç kişiyle tanıştığımı hatırlamıyorum, tek hatırladığım pikniğe gittiğimizde saatin öğlen 2’yi, Paul’un hadi gidelim mi diye bana sorduğunda ise akşam 7’yi gösterdiği ve bu sürenin nasıl geçtiğine bir türlü akıl sır erdirememdi. 7’de ayrılmamızın yüce bir sebebi vardı ama: Yarım saat sonra Avustralya Açık’ta Federer-Nadal yarı final maçı başlayacaktı ve maçı şehir merkezinde dev ekranda yüzlerce insanla beraber izleyecektik. Buraya gelmeden önce bir maça gitmeyi çok istiyordum ama yarı final biletlerinin 250 dolar olduğunu öğrenince hevesim hızla kayboldu 🙂 Diğer bir seçenek arenanın hemen dışındaki ortak alana giriş bileti (ground pass) almak, 25 dolar civarı ödeyip aynı şehir merkezindeki gibi dev ekranlardan izliyorsunuz maçı. Arenaya giremiyorsunuz ama tenis atmosferini olabilecek en yakın yerden yaşamış [singlepic id=1551 w=200 h=150 float=right]oluyorsunuz. Piknikte tanıştığım Çinli elemanın final maçı için elinde bedava ground pass’leri varmış ama ben o tarihte çoktan ayrılmış olacaktım, yoksa harika olurdu. Şehirde dev ekranların kurulduğu Federation Square’de oturacak yerler hızla tükeniyordu, hemen bir yere kıvrılıp maçı izlemeye koyulduk. Avustralya’lıların çoğu Federer’i destekliyor onu belirteyim, Federer’in her sayısıyla ortalık inledi ama bu kadar destek maçı kazanmasına yeterli olmadı 🙂 Maç sırasında hemen alanın dışından atılan havai fişek gösterisini izledik. Maç bittikten, Nadal finale çıktıktan sonra ise birşeyler yemek için Çin Mahallesi’ne yürüdük. Avustralya Günü olduğu için insanlar geceyarısında bile doldurmuştu sokakları, Çin yemeğimizi yedikten sonra tüm kalabalıkla beraber tren istasyonuna, evimizin olduğu istasyona giden son treni yakalamak için koşturduk. Çok güzel bir gündü, böyle bir günde ülkede bulunmam güzel bir tesadüf oldu.

Paul şehrin şu anda en güzel günlerini yaşadığını ve çok uzun zamandır hiç bu kadar güneşli ve yağmursuz günler geçirmediklerini söyledi. Gerçekten çok şanslıymışım. Diyorum ya gezimde yer yer harekete geçen gizli güçler var, kötü günlerin ardından zararı telafi etmek için var gücüyle çalışıyorlar. Paul bu son günümde beni Hanging Rock denen kaya oluşumlarına götüreceğini söyledi. Meşhur Avustralya filmini bilenler vardır: Picnic at Hanging Rock, gideceğimiz bu bölgede 1900 yılında meydana gelen acı bir olayı anlatıyor. Filmi izlemedim ama gittikten sonra izleyip “a ben burayı görmüştüm”[singlepic id=1554 w=200 h=150 float=left]demesi keyifli olur eminim 🙂 Paul’a ne kadar teşekkür etsem az, şehirden 100km uzaklıktaki bu bölgeye gitmek ve beni gezdirmek için hiç üşenmedi. Kendi başıma olsam ve kimseyi tanımasam oralara gitmesi imkansızdı, işte böyle anlarda couchsurfing’in değerini daha iyi anlıyorum. Paul o kadar gezdirmesinin yanında hiç para da harcattırmadı bana, kendisi Fransa’da gezerken host’larından aynı muameleyi görünce evine gelen ve sevdiği misafirlerine herşeyi ısmarlar olmuş. Ne yaptıysam yemekler dahil hiçbir şeyin parasını ödeyemedim. Sandviç ve meyvelerimizi alıp Hanging Rock’a vardığımızda önce oturup adeti yerine getirdik, Hanging Rock’ta piknik yaptık ve kayaların bulunduğu tepeye tırmanmaya başladık. 50 dakikalık orta zorlukta bir parkurdu ama yolculuğumun çeşitli yerlerinden antremanlı olan benim için çocuk oyuncağıydı adeta 😛 Tepede harika bir manzarayla karşı karşıyaydık, çiftlikler, tarlalar, Avustralya’nın yerel yaşamı ayaklarımızın altında uzanıyordu. Çevrede bizden başka insan yoktu, rengarenk kuşların eşsiz sesleri ve [singlepic id=1555 w=200 h=150 float=right] yürürken çıkarttığımız sesler dışında ses duymak imkansızdı. Yürüyüş yolu bizi tepeye çıkartıp başkta bir rotadan aşağı indirdi. Acelemiz yoktu, önce arabaya atlayıp asfalt olmayan yollara girdik, Paul’un göstereceği birkaç terkedilmiş ev varmış. Onları da gördükten sonra şehre döndük. Paul şehrin girişinde çok yoğun trafik olacağını söyleyip uyardı, öyle ki bir kaç km boyunca 20 km/saatten hızlı gidemeyecekmişiz. Yüzüne karşı koca bir kahkaha atıp (ayıp ettim biraz kabul) İstanbul trafiğini anlattıktan sonra daha fazla söylenmedi Melbourne trafiği hakkında 🙂 Eve döndüğümüzde uçağa fazla zaman kalmamıştı ama akşam yemeğimizi de yememiştik. Hemen yakınlarda bir yerde ilginç bir yer olduğunu söyledi Paul, bu son saatlerimizde bile beni yeni yerlere götürmeye çalışıyordu. Gittiğimiz yer eski binaların olduğu ve çevre halkın akşam saatlerinde akın ettiği [singlepic id=1560 w=200 h=150 float=left]Victoria Market benzeri bir yerdi ama özelliği içindeki binalardan biri. Burada üç öğün açık büfe yemek servisi yapılıyor ve gönüllülerin çalıştığı mekanda yemekler için herhangi bir fiyat konmamış. Gönlünüzden ne koparsa onu veriyorsunuz, hiç vermeyebilirsiniz de ama gördüğüm kadarıyla  herkes yemeğin hakkını ödeyecek kadar dürüsttü. Türkiye’de olsa kimsenin elini cüzdanına atacağını zannetmiyorum 🙂 Yemekler çok iyiydi, istediğiniz içeceği de veriyorlar. Paul ilk söylediğinde evsizlerle, dilencilerle yeriz diye düşünmüştüm ama insanlar da bizim gibiydi, bazıları işi abartıp yemek için 20 dolar bile bağışlıyordu! Biz de adam başı 5 dolar sıkıştırdık kutuya. Orada karnımızı doyurup hemen yandaki çiftlikte ilginç hayvanları izleyip oyalandıktan sonra artık dönüş zamanının geldiğini farketmiştik.

Eve dönüp hemen eşyalarımı topladım, Paul’un senelerdir tuttuğu ziyaretçi defterine birkaç satır karaladım ve yine arabayla beni havaalanına bırakma teklifini geri çevirmekte başarısız oldum 🙂 Yolda Paul Avustralyalıların konuşma tarzlarını ve kendilerine özgü kelimelerini bana ezberletmeye çalışıyordu, zaten ülkedeki iki haftamın ardından Avustralya aksanına o kadar alışmışım ki, bazen konuşurken şaşıyorum kendime 🙂 Vedalaşıp tekrar görüşmek için sözleştikten sonra içeri girdim. Havaalanında beni büyük bir sürpriz bekliyordu: Check-in görevlisi Yeni Zelanda’dan çıkış biletim olmazsa ülkeye giremeyeceğimi söyledi! Tek çare o anda uçak biletimi alıp kopyasını yazıcıdan çıkartmammış ve bunun için hızlı olmalıymışım çünkü check-in yarım saat içinde kapanacakmış! Geceyarısı çoğu ofisi kapalı olan havaalanında deli dana gibi dolaşıp hem internet hem yazıcı olan bir yer aradım, sonunda gözüme kestirdiğim Virgin Havayolları’nın kayıp bagaj ofisine girip görevliden yardımcı olmasını rica ettim. İyi biriymiş de sadece biletimi almak değil, en ucuz bileti bulmak için de dakikalarca uğraştı. Hemen check-in’e geri koşup rezervasyon çıktısını uzattım ve biniş kartımı aldım. Ayrılmadan görevliye bileti alamasaydım ne olurdu diye sordum, uçağa almazlarmış! Siz siz olun, Yeni Zelanda’ya gitmek istiyorsanız dönüş biletinizi de hazır edin. Böylece bir tane daha maceralı ülkeden çıkış deneyimi yaşayıp şansımın yaver gitmesi sayesinde sorunsuzca atlatmış oldum. Merak ediyorum da, daha gezimin yarısı bile bitmedi ve önümde daha ne maceralar uzanıyor 🙂


You may also like...

Yorum yazın