Machu Picchu Yollarında

[singlepic id=2366 w=200 h=150 float=left]Hayatımın en ilginç, en unutulmaz deneyimlerinden birinden döndüm. Dört gün sürdü  ve bu dört gün boyunca sağanak yağmur altında, çamurlara bata çıka, daracık mağaralardan sürünerek, binlerce merdiven çıkıp inerek toplam 45 kilometrelik bir yürüyüş sonunda kutsal İnka şehri Machu Picchu’ya vardık. Yolculuğumun doruk noktası olacak demekle yanılmamışım, artık dünya turumu Machu Picchu öncesi ve Machu Picchu sonrası olarak ayırıyorum. Beni sadece iyi bir yürüyüş olarak tatmin etmekle kalmadı, ruhsal olarak da yoğun bir şekilde besledi ve içimdeki gezgin ateşini hiç olmadığı kadar körükledi. Bahsedecek çok şey var, önce Cuzco’daki hazırlıklarımızdan başlayayım:

Cuzco

[singlepic id=2321 w=200 h=150 float=right]Sarsıcı Uyuni Turu’ndan sonra akıllanmıştık, Cuzco’ya mümkün olduğunca erken gidip sadece dinlenecek ve İnka yürüyüşü için bedenimizi yüksek irtifanın tüm olumsuzluklarına karşı koyabilir hale getirecektik. Yerel kostümleri içindeki insanlarla dolu otobüste yaptığımız ilginç bir yolculuk sonrası gecenin 4’ünde Cuzco’ya vardığımızda bulduğumuz ilk taksiye atladık ve hostelimizin yolunu tuttuk. Rezervasyonumuz ertesi güne olmasına rağmen bizi ortak odaya alacak kadar kibarlardı da internete girip üç dört saat oyalanarak geçirebildik zamanımızı. Cuzco sabah olup da dışarı adımımızı attığımızda beni oldukça şaşırttı. Macchu Picchu’nun iyi bir gelir [singlepic id=2327 w=200 h=150 float=left]kaynağı ortada ama bu kadarını da hiç beklemiyordum. Şehir merkezi geniş parklar, devasa katedraller, silindir kolonlu son derece şık binalarla çevrelenmiş, sokaklar arnavut kaldırımı, her yerde gurme restaurantlar ve bol yıldızlı oteller var. Burası Peru’nun en zengin şehriymiş, zaten Peru’ya değil de ne bileyim Floransa’ya daha çok benziyor. Taj Mahal için Agra’ya, Angkor Wat için Siem Reap’e gittim ama hiçbiri bu kadar kaymağını yemiyordu sahip oldukları dünya harikalarının. Biz de tur öncesi üç günümüzü bu lüks şehrin kaldırımlarını aşındırarak, yerel restaurantlarında yerel tatlar deneyerek geçirdik. Günler birbirini kovalarken heyecanımız hızla artıyor, etrafımızdaki insanların Macchu Picchu muhabbetleri bizi yolculuğa iyice hazırlıyordu.

Inca Trail için rezervasyonumuzu üç ay önceden yapmıştık. Çünkü dört günlük bu yürüyüş için Peru Hükümeti her gün sadece 250 kişiye izin veriyor, siz de hangi gün yola çıkmak istiyorsanız hükümetin resmi sayfasına girip adınızı önceden kaydediyorsunuz. Daha sonra da tur şirketinizi seçmelisiniz ki, bence işin en zor kısmı bu. İnternetten günlerce araştırıp, tüm yorumlara bakıp Llamapath şirketinde karar kılmıştım, en iyilerden biri olarak bahsediliyordu çoğu yerde. Sonuçta zorlu sayılabilecek [singlepic id=2325 w=200 h=150 float=right]koşullarda dört gün boyunca yürürken yemeklerden, çadıra, taşıyıcılardan (porter), rehbere her şeyi düşünmelisiniz. Tur 550 dolardı, üzerine herkesin yaptığı gibi eşyalarımızı taşıması için bir porter kiraladık (65$) ve uyku tulumu sipariş ettik (30$). Bir de Macchu Picchu’nun yanındaki Wayna Picchu’ya giriş için gereken 60$’ı ödedikten sonra tur bize toplamda 705$’a gelmiş oldu. Kıyafet olarak eksiğimizi outdoor mağazalarının bol olduğu Plateros sokağından edindik, kalın tabanlı yürüyüş botu ve yürüyüş bastonu kiralayıp 2 tane de yün çorap aldık. Yürüyüş günü arifesi akşamı yapılan tanışma ve oryantasyon toplantısına gittiğimizde her şey hazırdı. Grubumuz 11 kişiden oluşuyordu: Amerika’dan David; Avustralya’dan Jess; İngiltere’den Alfred, Tara ve Sam; Kanada’dan Sarina ve Phil; Venezuela’dan Eliza ve Andres ve Türkiye’den Bekran ve İren. Grup liderimiz Santiago ve yardımcısı Franco bize dört gün boyunca ne yapacağımızı, nelerle karşılaşacağımızı tek tek anlattırlar. Ardından porter’lara vermemiz gereken maksimum 5 kilogram tutabilecek eşyaları yerleştirmemiz için birer çanta dağıtıp hostellerimize geri yolladılar. Büyük yolculuk sabah 4:30’ta başlayacaktı, o yüzden ihtiyacımız olan uykuyu sağlamamız için çantaları toplar toplamaz yatağa attık kendimizi.

İnka Yürüyüşü 1. Gün – Kilometre 82 (2720 metre)

  • 1438-1572 yıllarında hüküm süren İnka İmparatorluğu insanlık tarihinin en zeki, en gelişmiş uygarlıklarından biriydi. Günümüz Ekvator’undan Brezilya’ya kadar uzanan büyük bir alanı kaplıyordu ve yönetim merkezi Cuzco’ydu.
  • İnka hükümdarlara verilen isimdi, halka ise Andean deniyordu. Astronomiye, matematiğe ve mimariye büyük ilgi duyuyorlardı ve doğaya, toprak anaya, güneşe tapıyorlardı.
  • İmparatorluk çok geniş, merkezi de dağlık bir alana kurulu olunca ticaretin ve bilgi alışverişinin sağlanması için dört bir yandan Cuzco’ya uzanan yollar inşa edilmişti, buna İnka Yolu (Inca Trail) deniyordu. Dört ana yoldan oluşan bu ulaşım ağının en önemli kolu Machu Picchu’ya giden parçasıydı.
  • İspanyollar Güney Amerika’ya ayak bastıktan kısa bir süre sonra İnka İmparatorluğu’nu hedef aldı. Bölgede çokça bulunan altın ve gümüşün İnka topraklarında herhangi bir maddi değeri yoktu, halk onları tabak çanaklarda süs olarak kullanıyordü. Avrupa’da ise korkunç öneme sahip oldukları için İspanyollar önce halka gidip, ülkelerinden götürdikleri önemsiz hediyelikler ile altınları takas etme yolunu seçtiler. Yalnız bununla yetinemeyeceklerini anlayınca daha fazlasını istediler ve bunun için şiddete başvurmaktan çekinmediler. Başkent Cuzco’daki  binaları tek tek yıkıp İspanyol tarzı evler diktiler, İnka tapınaklarının hepsini katedrallere çevirdiler, İnka hazinelerini gasp edip kutsal figürleri paramparça ettiler. Dahası, Cuzco çevresindeki dağların derinliklerine girip önlerine çıkan tüm İnka yerleşimlerini hepsini birer harabe haline getirdiler. Son İnka kralı Tupac Amaru’nun İspanyollar tarafından Cuzco’nun merkezi olan Plaza de Arması Meydanı’nda idam edilmesiyle de büyük İnka İmparatorluğu’nun sonu gelmiş oldu.
  • İnkalar, İspanyolların her şeyi yıkmaya başladığını görünce yağmur ormanlarındaki kutsal şehirlerini korumak adına büyük bir gayretle İnka yollarının bir kısmını yıkıp İspanyolların gözlerinden saklamaya çalıştılar. Machu Picchu ve kayıp şehir Paititi bunlardan birkaçıydı. Machu Picchu İspanyollar tarafından asla bulunamadı. Paititi ise günümüzde bile keşfedilmiş değil.
  • Böylece üç asırdan uzun süre gözlerden uzak kalan Machu Picchu’nun keşfi için 1911 yılına kadar beklenecekti. Amerikalı Yale Üniversitesi profesörü ve hazine avcısı Hiram Bingham büyük ilgi duyduğu İnka Uygarlığı’nın izlerini takip etmek ve iyi bir hazine bulmak umuduyla gittiği Peru’nun ormanlarında dolaşırken bir gün yolunu kaybetti. Yolu sorduğu köylülerden biri Machu Picchu Dağı’ndan geçmesi gerektiği söyledi, profesör de yolu göstermesi için köylüye bir tutam gümüş verdi. Cazip teklifi reddedemeyen köylü, dünyanın en büyük keşiflerinden birinin yapılmasına önayak olacaktı: Machu Picchu Dağı’nın eteğindeki kutsal şehir hiç bozulmadan önünde duruyordu Henry Bingham’ın.
  • Bingham bu tarihten sonra defalarca Peru’ya ziyaretlerde bulundu, toplayabildiği kadar eseri Amerika’ya götürdü (Machu Picchu’daki tüm malvarlığının %80’i halen Amerika’da saklanıyor) ve 1913’te National Geographic dergisine haber vererek bu büyük keşfin tüm dünya ile paylaşılmasını sağladı. İşte o tarih Machu Picchu’nun kaderini de belirlemiş oldu.

 

[singlepic id=2331 w=200 h=150 float=left]Gecenin 4’ünde uyanıp hızlıca son hazırlıklarımızı tamamladık ve otelden çıkış yapıp buluşma noktası olan Regocijo Meydanı’na doğru yürüdük. Tüm ekip hazır bizi bekliyordu, sıcak koka çayı ikramını geri çevirmeyip otobüse atladığımızda iki saatlik yolumuz vardı. İlk durağımız Ollantaytambo kasabası. Bu şirin kasaba İnka Yolu’nun başlangıç noktası kabul edilen Kilometre 82’in bulunduğu yer. Önce mide deyip kahvaltımızı etmek için güzel bir restauranta girdik. Kasabanın hemen karşısında Kutsal Vadi (Sacred Valley) bulunuyor. Burası da günübirlik bir turla (20$) gezilebilen turistik noktalardan biri. Yalnız İspanyollar tarafından yıkıldığı için günümüzde harabe halinde.

[singlepic id=2334 w=200 h=150 float=right]Oldukça zengin bir açık büfe kahvaltıdan sonra yürüyüş için gerekli olan tüm enerjimizi kazanmıştık. Kasabanın içinden geçip kilometre 82’ye vardık ve porter’larımız teslim ettiğimiz koca çantalarla yola çıkıp kısa sürede gözden kaybolurken biz de küçük sırtçantalarımızı kuşandık. Burada pasaport kontrol noktası var, o gün yürüyüşe başlayacak olan herkesin ismi listelenmiş ve kontrol noktasındaki görevliler sizi ancak isminizi bulduktan sonra içeri alıyorlar. Ayrı bir ülkeye girmiş gibi hissettim, zaten dilerseniz pasaportunuza damga bile bastırabiliyorsunuz 🙂 Tüm grup sorunsuz bir şekilde giriş yaptıktan sonra toplu halde hatıra fotoğrafı çektirdik ve azgın Vilcanota Nehri’nin üstündeki bir asma köprüden geçerek  büyük maceraya ilk adımımızı attık.

[singlepic id=2335 w=200 h=150 float=left]Yolumuz düz gidiyordu ve uzun bir süre boyunca bizi zorlayabilecek bir yolla karşılaşmadan aheste aheste ilerledik. Grup liderimiz Santiago daha ilk günden kendisini sevdirmeyi başardı. Sadece iyi bir rehber değil, harika hikayeleri olan bir İnka aşığıydı ve her fırsatta bize geçtiğimiz yerler hakkında ilginç bilgiler veriyordu. Kendisini Andean toplumundan biri olarak görüyor ve pagan inancını benimseyip toprak anaya, güneşe tapıyor. Santiago önde, biz ise başka hikayeler dinleme umuduyla hemen arkasında kaç saat yürüdüğümüzü hatırlamıyorum, sonunda çok güzel bir manzara noktasına vardık. Dev dağları yaran vadiler, vadilere [singlepic id=2336 w=200 h=150 float=right]bakan görkemli İnka kalesi (Huillca Raccay) yüz metrelerce aşağımızdan gümbür gümbür akan nehir, yemyeşil doğa ve lamalar.. Fotoğraf çekmeye doyamadık, yine de fazla çekmemeye özen gösterdik çünkü dört gün boyunca elektriğimiz olmayacaktı ve şarjımızın erkenden tükenmesi tam bir felaket olurdu 🙂 Birkaç saat kadar daha yürüdükten sonra yerel halkın yaşadığı Wayllabamba Köyü’nde öğle yemeği molası verdik. Böyle bir gezide yemeklerin vasat olacağını düşünürken, harika bir menü çıkacaktı karşımıza. Porter’lar önce bizi bir kova içinde sıcak su ile karşıladılar, elimizi yüzümü yıkadıktan sonra yemek çadırına geçtik. Biz koka çayı, sıcak çikolata ve minik atıştırmalıklar ile oyalanırken aşçı tüm grubun yemeğini pişirmekle meşguldü. Kısa bir süre sonra başlangıcı, çorbası, üç dört çeşit ana yemeğiyle masayı donattılar ve bize tam bir ziyafet [singlepic id=2337 w=150 h=200 float=left]yaşattılar. Bol patatesli ve etli Peru yemeklerinden güzel bir menüydü, daha fazlasını bekleyemezdim 🙂 Yemekten sonra tüm gücümüzü geri kazandıktan sonra zaten sadece 1,5 saatlik yürüyüşümüz kalmıştı ve Santiago kamp alanına kadar serbest bir şekilde yürüyebileceğimizi söyledi. Ben de ABD’li arkadaş Dave ile kaptırdım yürümeye, kısa bir yokuş [singlepic id=2340 w=150 h=200 float=right]çıkışının ardından ormana girdik, tahta köprüler, şelaleler, dağ patikaları ile geçen bol manzaralı bir yürüyüşün ardından kamp alanımızı belirten oklara vardığımızda saat 5’i birkaç dakika geçiyordu. Çadırlarımız çoktan hazırlanmıştı. Porter’lar o kadar hızlılar ki bir örnek vereyim anlaşılması için: Öğle yemeğimizi yedikten sonra yola koyulduğumuzda porter’lar çadırları söküp eşyaları toplamakla uğraşıyorlardı, yola çıkmamızdan 15-20 dakika kadar sonra ise hepsini birden sırtındaki 30’ar kilogramlık koca çantalarıyla yanımızdan geçerken gördük. Bir saat daha yürüyüp kamp alanımıza vardığımızda ise onlar çoktan yerleşmiş, çadırları kurmuş, eşyalarımızı hazırlamış ve sıcak çaylarımızı masalara koymuştu bile 🙂 Kamp alanı dağlara bakıyordu ve dağlar yoğun bir sis tabakası ile kaplıydı. İlk günümüzün şerefine akşam yemeği öncesi patlamış mısır, sıcak çikolata ile ödüllendirildik ve ardından gelen yine şahane bir menüyü afiyetle mideye indirdik.

İlk gün ısınma günüydü, yola alışmakla geçti ve toplamda 14 kilometre yürüdük. Yol düz olduğu için kimse büyük sıkıntı yaşamadı, zaten yolculuğun en zor kısmı ertesi gün çıkacaktı karşımıza. Biz de rehberimizin ısrarlı tavsiyelerini dinleyerek akşam yemeğimizi yer yemez saat 8’de çadırımıza geçip uyumaya koyulduk. Zaten hava sıcaklığı 5 derece civarı olunca, o kadar yürüyüşün üzerine insanın çayırda çimende oturup saatlerce muhabbet edecek hali pek olmuyor 🙂

İnka Yürüyüşü 2. Gün – Ölü Kadın Geçişi (4200 metre)

  • Yüksek dağlardan, derin vadilerden geçen İnka Yolları’nın kutsal önemi vardı. Machu Picchu’ya ulaşan yol ise İnkaların hac yolu olarak geçiyordu. Çünkü İnka inanışına göre kutsal bir şehre girecek olan birinin ruhen arınmış olarak adımını atması gerekiyormuş, bu 45 kilometrelik yolda çekilen çile, karşılaşılan zorluklar da ruhu temizlemek için en önemli adımlardan biriymiş
  • Machu Picchu aslında antik şehrin değil, şehrin bulunduğu dağa verilen isim. Quechua dilinde “Yaşlı Dağ” anlamına geliyor, hemen karşısındaki Wayna Picchu ise “Genç Dağ”. Antik kentin ismi ise hala bilinmiyor.
  • İnkalar kendi aralarında Quechua dilinde konuşmalarına rağmen herhangi bir yazılı dil kullanmamışlar. İki yer arası bilgi alışverişi yapma ihtiyacı duyduklarında ise anlamlarını sadece kralların yorumlayabildiği özel bir şifreleme metodunu kullanmışlar. Yol üstündeki postacıları kullanarak taşıttıkları haberleri renkler ve semboller aracılığıyla kodlamışlar, böylece bilginin istenmeyen kişilerin eline geçmesi engellenmiş. Yine de yazı kullanmamaları sayesinde günümüzde güçlü kanıtlar bulmak zor oluyormuş, yaşayışları hakkında daha çok tahminler yürütülüyor.
  • İnkalar döneminde kurban verme çok yaygınmış. Genelde lama, yılan başta olmak üzere birçok hayvan türü kurban edilirmiş. Astronomiye çok ilgili olduklarını yazmıştık, tertemiz gökyüzünün olduğu gecelerde Samanyolu Galaksisi’nden Orion Kuşağı’na, Venüs gezegenine kadar çoğu yıldızı izleyip anlamlarını çıkarmaya çalışır, mesaj ararlarmış. Örneğin hayvan şeklini verdikleri bir takımyıldızı o akşam lama figürünü gösteriyorsa, mesaj açıkmış: Ertesi gün lama kurban edilecek ve karşılığında doğadan bereket dilenecek.
  • İnsan kurban etme de alışılmadık bir şey değilmiş. Şehirlerin belli yerlerindeki sunaklarda şehrin güçlü insanları, güzel genç kızları, en gözde çocukları ve soyluları kurban verilirmiş. İnanışlarına göre kurban edilmek bir gurur kaynağı, başa gelebilecek en iyi ölümmüş, bu yüzden kurban edilecek kişi gönüllü olarak yatarmış sunağa. Bu inanışın sebebi reenkarnasyonda yatıyor, ölümden sonra tekrar dirileceklerine inanır ve hayatın kendisini spiral olarak görürlermiş, yani hiç bitmeyen bir döngü. Nasıl güneş batıp ertesi gün tekrar doğuyorsa onlar da ölümün ardından canlanacaklarmış. Bu inanış sayesinde mumyalamalak büyük önem arzediyormuş, aradan geçen kazı çalışmalarında sadece Machu Picchu’da 100 tane mumya bulunmuş.

 

[singlepic id=2342 w=200 h=150 float=left]Porter’lar çadırımıza gelip sıcak koka çayı eşliğinde bizi uyandırdığında saatler 5:30’u gösteriyorken hava da yeni yeni aydınlanıyordu. Kahvaltımızı etmek için dışarı çıktık, eşyalarımızı hızlıca topladık ve ekip çadırları sökmeye koyulurken biz de yemeğe konsantre olduk 🙂 Santiago merakla beklenen bu günün programını verdi: 4 saat boyunca aralıksız yokuş çıkıp tam 700 metre yükseleceğiz ve dağların arasındaki Ölü Kadın Geçidi’ne (Dead Woman’s Pass-4200 metre) varacağız. Ardından 500 metrelik 1,5 saat sürecek bir iniş ve öğle yemeği noktamızdayız. Yemekten sonra ise işler kolaylaşmayacak, tekrar dik bir yokuş yukarı tırmanışı ile 2 saat sonra 4000 metrelik Runkuraqay Geçişi’ne varacağız ve bu kadar yürüyüşün ardından kalan son enerjimizi kamp alanına inmek için kullanacağız. Toplam 9 saat ve 16 kilometre. Çantada keklik! 🙂

[singlepic id=2346 w=200 h=150 float=right]Yürüyüşe başladığımızda bir süre grup olarak ilerledik ama dimdik yukarı çıkan merdivenler bu yükseklikle çoğu kişiyi zorluyordu, arkadaşlarımızın bir kısmı geride kalmaya başladı, dakikalar geçtikçe de aramızdaki mesafe hızla arttı. Kontrol noktalarından birine geldiğimizde Santiago akıllı bir hamleyle grubu bölmeye karar verdi, yardıma ihtiyacı olanlar rehberlerle yavaş tempoda yürümeye devam ederken, dileyenler kendi başına takılmakta serbestti. Ben de Bolivya’da aklimatize olmanın rahatlığıyla koka yapraklarını attım ağzıma, çantamı sırtadım, ipod’umdan müziğimi açtım ve kendimi önümde uzanan yoğun sis tabakasının ortasına tek başıma atıp yürümeye başladım. Koka yaprağı [singlepic id=2344 w=200 h=150 float=left]gerçekten mucizevi bir bitki, diyelim yorulmaya başladınız ve kalbiniz gümbür gümbür çarpıyor, hemen 8-10 tane yaprağı yuvarlayıp içine şeker benzeri bir karışım katıyorsunuz (aktivatör diye geçiyor), usulüne göre çiğnemeye başlıyorsunuz (doğru çiğnediğinizi yanağınızın ve dilinizin uyuşması ile anlayabilirsiniz) ve tüm vücudunuz anında enerji ile dolarken çarpıntınız da sona eriyor. İçinde 14 farklı alkaloid olması bir yana tüm meyvelerden daha fazla vitamin A oranına ve süttekinden iki kat daha fazla kalsiyuma sahip. Porter’ların bu kadar büyük ağırlıkları kolaylıkla taşımaları da senelerce tükettikleri kokadaki bu yoğun kalsiyum oranına bağlanıyor. Bir de her öğün içtikleri chicha blanca denilen fermente mısır birası var, büyük bir ciddiyetle hazırladıkları %1 alkol oranlı bu içeceği içerek süpermene dönüyorlarmış. Bir yerlerde denemek lazım bunu 🙂

[singlepic id=2347 w=150 h=200 float=right]Ölü Kadın Geçidi’ne yapılan yürüyüş gerçekten zorluydu, kimi yarım metre uzunluğuna ulaşabilen yüzlerce merdivenin önünüzde aralıksız biçimde yükseldiğini düşünün. Hava aşırı yağmurluydu ve yükseldikçe de soğumaya başlıyordu, büyük pançom o gün için çantamdaki en kullanışlı eşya oluverdi. Üzerime geçirip kapşonumu yüzümü iyice kapatacak şekilde indirdikten sonra yürüyüş bastonumun büyük yardımıyla tek tek adımlamaya başladım bu merdivenleri. Bu kadar büyük olmalarını İnka’ların tarihte dev insanlar olmalarına bağlıyorlar, 1900’lu yılların başında İnka soyundan gelen çiftçilerin çekilen fotoğraflarda en az 2 [singlepic id=2351 w=200 h=150 float=left]metre boyunda oldukları görülünce bu yolların da onların geçişine uygun olması için öyle inşa edildiği düşünülmüş. Kafamda eski İnka kralları, Andean halkı, dev çiftçiler, yıldızlardaki lamalar uçuşurken adeta tarihte geriye dönmüş hissettim kendimi, sis bulutunun içinde sadece önümdeki yolu görebiliyorken bu merdivenler karşısında bir cüceydim sanki. Zirveye vardığımda zorlu hava şartları selamlayacaktı beni, Santiago toplu grup fotoğrafı çekmemiz için zirveye çıkanların beklemesini söylemişti ancak hava çok soğuk ve rüzgarlı olunca beş dakikadan fazla kalamadım ve gittikçe daha da yoğun hale gelen sislerin arasından seçebildiğim kaygan merdivenleri takip edip inişime başladım. [singlepic id=2375 w=150 h=200 float=right]Bilmiyorum, dinlediğim müziğin etkisi miydi, kanımdaki koka bileşenleri mi yoksa yüzlerce metre etrafımda benden başka tek kişi olmayışının bilinci mi, ikinci gün öğle yemeği yediğimiz alana kadar yaptığım toplam 3,5 saatlik bu yürüyüş beni derinden etkiledi. Çok farklı düşünceler içindeydim, tarihte yolculuk ettim, gelişmiş imparatorlukları ve uygarlıkları bir bir gözümün önünden geçirdim, kozmik evrendeki yerimi sorguladım ve spiritüel anlamda bir üst seviyeye geçtiğimi hissettim. Hele öyle bir atmosfer altında yapılan bir yolculukla birlikte ilk zirveye vardıktan sonra insan çok farklı hislere kapılıyor, burada anlatması bilmiyorum.. çok güç. Sırılsıklam bir halde kamp alanıma vardığımda ne kadar hızlı olduğumun farkına varmamışım, bir arkamdaki arkadaşların varması tam 1 saat sürdü, sonuncusu ise 2,5 saat sonra geldi. Ancak ben deneyimi çok sevmiştim ve daha fazlasını istiyordum. Bu yüzden öğle yemeğini yerken herkes ikinci bir tırmanış yapacağımız için ne kadar yorgun olduklarını anlatıp kendilerine başaramayacaklarını telkinlerken, ben ise tekrar yola atılmak için adeta dakikaları sayıyordum.

Dik yokuş birincisinden daha dikti ama merdivenler çok yüksek olmadığı için yürüyüş o kadar da zorlu [singlepic id=2350 w=200 h=150 float=left]geçmedi. Bu sefer Santiago’ylaydık. Beni çok sevmiş, sürekli bir şeyler anlatıp duruyordu. İçi kara ördeklerle dolu göllerden ve yeni İnka alanlarından geçtik. Rehberimizin İnka’lar hakkında her seferinde ağzımızı açık bırakacak hikayeleri vardı. Yükseğe çıktıkça farkettiğim bir şey de bitki örtüsünün ne kadar dramatik biçimde değiştiği oldu. 3000 metrelerde yeşil yüksek ağaçlar arasından ilerlerken 500 metre yükseliyorsunuz ve anında ağaçlar yok olup yerini sarı çayırlara, çorak topraklara bırakıyor. Yine 3500 metrelerde hiç kaybolmayan bir sis tabakası vardı, “Bulut Ormanı” olarak geçiyor. Kamp alanımız da bu irtifada olunca çadırımızdan başka bir şey göremedik. Buz gibi havada bulabildiğimiz en kalın kıyafetleri üzerimize geçirip hızlıca yemeğimizi yedik ve çok geçmeden uykuya daldık.

Duş alamamak şu ana kadarki en büyük sorundu, internetsizlik ve modern dünyadan kopuş ise bir lütuf. Hakikaten ama, farkettim de hayatımda en fazla bilgisayardan uzak kaldığım süre bu İnka Yürüyüşü olmuş 🙂

İnka Yürüyüşü 3. Gün– Winay Wayna’da Kamp (2680 metre)

  • Her yıl Haziran ayında İnka Yolu’nda büyük maraton yapılıyor. Tüm bir yıl bunun için hazırlanan atletler (ve tabi porter’lar) bizim kullandığımız 45 kilometrelik yolu, tüm yokuş çıkış ve inişleriyle beraber adeta koşarak geçmek zorundalar. Dört günde alabildığımız bu yolun tüm zamanlar maraton rekoru ise.. sıkı durun.. 3 saat 45 dakika 🙂
  • İnka Yolu aşırı yağmur yağan yıllarda büyük felaketlere ev sahipliği yapmış. 2006’teki toprak kaymasında 11 kişilik tüm grup Toprak Ana’nın gazabına uğrarken iki sene önce 2010’da bir turist ile rehberi koca bir kayanın tam üzerlerine yuvarlanması sonucu can vermiş. Santiago o rehberin arkadaşı olduğunu söyledi ve bize toprak kaymasının izlerini halen taşayan tepeyi gösterdi. Anlattığına göre aynı yıl o kadar büyük bir sel olmuş ki vadinin dibindeki turistik kasaba Aguas Calientes’in iki köprüsü de yıkılmış ve kasaba Machu Picchu’yla olan bağlantısını kopararak bir adacık haline gelmiş, azgın nehir sularıyla çevrili bir kafese dönmüş. Ve adacıkta kısılı kalan binlerce turist tam on gün boyunca kısıtlı imkanlarla helikopterlerin tek tek gelip kendilerini almalarını beklemiş. Politika burada da kendini göstermiş, helikopterle ilk kurtarılanlar Amerikalı, İngiliz ve Avustralyalılar olurken sona kalanlar tahmin edeceğiniz gibi Peru’lu halk ve çalışanlar olmuş. Olaylardan sonra toprak kaymasına karşı önlem alındı mı derseniz, Şubat ayında İnka Yürüyüşleri’ni bakım sebebiyle kapatmaları dışında kayda değer büyük farklılıklar yok.

[singlepic id=2367 w=200 h=150 float=left]Üçüncü gün bir saat daha fazla uyku ile ödüllendirilmiştik, 6:30’da kalktık, daha dinç bir şekilde toparlanıp kahvaltımızı ettik ve 7:30 olmadan yola çıkmaya hazırdık bile! Üçüncü gün rahat bir gündü, ilk hedefimiz de iki saatlik hafif bir yokuş ile eski İnka şehirlerinden biri olan Phuyupatamarca’ya (Bulutlardaki Kasaba) varmaktı. Dediğim gibi yürüyüşümüz rahattı ve güle oynaya geçti, Santiago yol üzerinde molalar verip buraya özgü çiçek türlerini anlatıyordu, özellikle büyüğünden küçüğüne onlarca çeşit orkide türü vardı, bayıldım. Yemyeşil [singlepic id=2360 w=200 h=150 float=right]ormanları ise hummingbird denilen, Türkçesini bilmediğim bir kuş turu işgal etmiş, yol boyunca serçeye benzer, farklı farklı renklerde olan bu kuşların şakımaları arasında ilerledik. İnka şehrinde fotoğraf molası verdikten sonra sıra yolculuğun kilometre taşlarından birine gelmişti: Kralların tarihi yolu, 500 yıldır hiç bozulmamış tam 3000 merdivenle yokuş aşağı iniş! Yokuş inişleri kulağa kolay geliyor ama tam diz katili, üstelik bazı yerlerde aşırı kaygan oldukları için düşüp yuvarlanma riski çok yüksek. O yüzden tek tek bütün basamakları iyice yoklayarak sağlam bastığımıza emin olduktan sonra ilerleyecek şekilde iki saat kadar sürede aldık. İntipata denilen mükemmel manzaralı başka bir İnka kalesinde fotoğraf molası verdikten, ardından mağalardan ve [singlepic id=2357 w=150 h=200 float=left]uçurum kenarındaki dar patikalardan 45 dakika kadar yürüdükten sonra sevgili porter ekibimizle (lakapları Kızıl Ordu 🙂 ) karşılaştık. Bu sefer vardığımız yer sadece öğle yemeği değil, kamp alanımız da olacaktı. Her ne kadar sislerle kaplı olsa da Machu Picchu Dağı haşmetli silüetiyle hemen karşımızda yer alıyordu, bu da sadece 5 kilometrelik bir yolumuz kaldığını gösteriyordu. Kamp alanındaki muhteşem dağ manzaralı çadırlarımıza yerleştik, yemeğimizi yedik, hatta alanda bulunan duşların altında yıkanma şansına eriştik! Su buz gibiydi, dağlardan gelen kaynak suyundan oluşuyordu ama üç günün ardından nasıl iyi geldi anlatamam 🙂 Santiago istersek bir iki saat kestirebileceğimizi, sonrasında isteyenlerle birlikte kişisel favorisi olan 15 dakika uzaklıktaki [singlepic id=2369 w=200 h=150 float=right]Winay Wayna’yı (Daima Genç) ziyaret edeceğimizi söyledi. Saati geldiğinde bu küçük geziye herkes katılmaya hevesli çıktı, belli ki ikinci günün travması üzerlerden atılmış, ertesi gün varılacak olan Machu Picchu’nun heyecanı giderek artıyordu. Winay Wayna İnka’ların tarım merkezi, büyüleyici bir manzaraya ve çok sayıda gizli güzelliklere ev sahipliği yapıyordu. Santiago da ipuçlarını verip, o hazineleri bulmamız için İnka kapılarından içeri yolladı bizi. Duvarların arasından, dev kapıların altından, odadan odaya küçük bir çocuğun merakıyla ilerledik ve bol bol fotoğraf çekerek çok iyi zaman geçirdik. Havanın kararmasıyla karınlar acıkmaya başlamıştı, el fenerleri çantalardan çıkarıldı ve kampa dönüş yoluna başlandı. Santiago bir süre sonra katılacağını söyledi bize, Toprak Ana’ya olan saygısını sunmak için tek başına meditasyon yapacak ve eski İnka’ların yaptığı gibi dağlara koka yaprağı üfleyecekti.

[singlepic id=2364 w=150 h=200 float=left]Akşam yemeği için çadıra girdiğimizde bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Son günümüzün şerefine sevgili aşçımız bize pasta yapmış! Bu şartlar altında nasıl yaptığı hakkında büyük bir kafa karışıklığı yaşadığımız pastamızı kesip, üç gün süren 40 kilometrelik yürüyüşümüzü kutladık ve Santiago’nun varışıyla son akşam yemeğimizi yemeye koyulduk. Tur şirketinin büyük önemi var diyorum ya gerçekten doğru, yürüyüş sırasında başka gruplarla [singlepic id=2363 w=200 h=150 float=right]karşılaştığımız oluyordu ve sorun yaşayanları, ilgisiz rehberleri ve kötü kampları görünce Llama Path’ı seçtiğimiz için bir kez daha sevindim. Yemeğin ardından porter’larla tanışma zamanıydı, adet olduğu üzere hep birlikte bahşiş miktarı kararlaştırıp iki zarfa koyduk ve birini aşçıya, diğerini de porter liderine verirken sırayla içimizden gelen düşünceleri söyleyip kendimizce teşekkürümüzü ettik. Zorlu koşullar altında insanüstü çaba sarfediyorlar ve sizi rahat ettirip sadece yürüyüşü düşünmeniz için ellerinden geleni yapıyorlar. Çoğu bu tur sonrası bir gün bile dinlenmeden sıradaki grup için taşımaya başlıyor yeni ağırlıkları. Bence verilen para sonuna kadar hakediliyor.

Yarın büyük gündü, o yüzden yemekten sonra aklımızda bir dakikayı bile ziyan etmeden uyumak vardı. Çünkü oyalanarak geçirilen her dakika Machu Picchu’yu bir dakika daha geç görmek demek anlamına geliyordu. Çadırımıza gitmeden hemen önce Santiago konuşmasını yaptı ve büyük gün için kalkış saatlerimizi söyledi: gece 3:30 🙂

İnka Yürüyüşü 4 . Gün – Machu Picchu (2400 metre)

[singlepic id=2373 w=200 h=150 float=left]Sabah 3:30’da uyanmamızın sebebi, diğer tur şirketleriyle yarış halinde olmamızdı. Kamp alanından Machu Picchu’ya uzanan yola kurulmuş sadece 5 dakika yürüyüş mesafesindeki giriş kapısı saat 5:30’da açılacaktı, kapının önündeki sıranın başlarında yer alabilmek için her ekip zamanla yarışıyordu. Aynı anda İnka Yürüşü yapmakta olan toplam 250 kişi var, bu da en az 20 ayrı grup demek. Bu yüzden ilk sırada olan sadece prestij kazanmayacak, Machu Picchu’nın girişi olan efsanevi Güneş Kapısı’ndan o gün ilk geçen olma şerefine erişecekti ve tabi kalabalık artmadan fotoğraf seremonisi için fazlaca zamana sahip olacaktı. Porter’larımız çok erken saatlerdeki Cuzco trenini yakalamak için hızlıca yola koyuldu. Biz de uyanır uyanmaz apar topar hazırlanıp basit bir kahvaltı ettik ve [singlepic id=2380 w=150 h=200 float=right]çantalarımızı sırtlayıp karanlığın içinden ilerleyerek kısa sürede kapıya vardık. O gün birinci grubun hemen arkasındaydık ve havanın aydınlanmasıyla birlikte heyecan tavan yapıyordu. Böylece 5:30’da görevliler kapıyı açtı ve bir saat sürecek olan son büyük yürüyüşümüz başlamış oldu. 5 kilometrelik bu yolda hızlı tempoyla ilerlemek zorundaydık çünkü 250 kişinin aynı anda doldurduğu dar patikalarda dinlenecek hiç zamanımız yoktu. Zaten bu son patika zaman zaman büyük çılgınlığa sahne oluyor, bazıları grubundakileri hiçe sayıp önündeki geçerek ya da iterek [singlepic id=2376 w=200 h=150 float=left]Güneş Kapısı’ndan ilk giren kişi olmaya çalışıyormuş. Yol da o kadar kolay değil, özellikle 52 basamaktan oluşan dimdik “maymun merdivenleri” insanı nefessiz bıraktıracak kadar zorluydu ancak akıllarda Machu Picchu’nun görüntülerinden başka bir şey olmayan grubumuz tempoyu korumayı başararak sağ salim kapıya vardı. Burada o kartpostallarda gözüken Machu Picchu fotoğraflarını çekecektik.. tik diyorum çünkü Güneş Kapısı’nın arkası bembeyaz bir sis tabakasından ibaretti! Ama şu son üç günde anladığımız bir şey varsa o da burada havanın ilerleyen saatlerde nasıl olacağını asla tahmin edemeyeceğimizdi, o yüzden antik şehre doğru yaklaşırken ortak bir bilinçle Toprak Ana’ya seslenip, bize bugün güzel bir hava bahşetmesini diliyorduk.

Şehre vardığımızda sis bulutları biraz dağılmıştı. Santiago bize iki saatlik Machu Picchu turu vereceğini ama öncesinde ana girişin olduğu yere gidip kaydımızı yaptırmamız gerektiğini söyledi. Günübirlik turistlerin de giriş yaptığı kapıya geldiğimizde çok farklı duygular içindeydik, şahsen dört gündür yolda [singlepic id=2377 w=200 h=150 float=right]olmamıza rağmen en az bir aydır medeniyetten uzak kalmışım gibi hissettim. Elektrik, kafeterya, tur otobüsleri gibi şeyler o kadar yabancı geldi ki. Günübirlik gelen turistler yanımızda yapılı saçları, makyajlı suratları, tenis ayakkabıları ile sırasını beklerken biz altımızda çamur içinde kalmış ayakkabılarımız, üç ton kararmış yürüyüş pantalonlarımız, yağlı saçlarımız ile İnka yürüyüşçüleri olarak kendimizi hemen belli ediyorduk 🙂 Ama Santiago şöyle söylemişti, kesinlikle hak veriyorum: Dört günlük böyle bir yürüyüşün ardından bir ödül gibi sunulan Machu Picchu’ya varmak insanda büyük bir tatmin, doluluk hissi veriyor, şehri daha iyi anlıyor, kucaklıyor ve tek gün için gelen bir ziyaretçiden çok daha farklı takdir ediyorsunuz.. Üstelik 500 yıl önce İnka hacılarının yaptığı gibi ruhumuzu arındırmayı başarmış, kutsal şehir Machu Picchu’ya girmeye fazlasıyla hak kazanmıştık. Toprak Ana bugün bizi kutsuyordu.

Santiago bize dev şehrin sokaklarında güzel bir gezinti yaptırdı, ilginç köşelere götürdü ve harika bilgiler verdi. Aklımda kalanları aktarayım:

  • İnka inanışına göre hayatta en önemli olgu dengedir: Güneşe (erkek) ve Toprak Ana’ya (dişi) taparlar, yaşamlarında beyaz-siyah, gece-gündüz, genç-yaşlı gibi karşıt kavramların uyumunu ararlar. Chakana dedikleri Toprak Ana sembolünün dört kenarı üçer basamaktan oluşuyor. Evreni “Alt Dünya/Geçmiş, Dünya/Günümüz, Üst Dünya/Gelecek” olarak görüyorlar ve bu evrenleri “Yılan, Puma, Akbaba” ile sembolize ediyorlar. En önemli prensipleri “Yaşıyorum, Çalışıyorum, Seviyorum”. Kuralları ise “Yalan Söyleme, Çalma, Tembel Olma”.
  • Tarımda çok ileri seviyedelermiş. Oldukça dik bir şekilde kat kat inşa edilmiş granit taş duvarların oluşturduğu balkonlarda İnka’lar patatesten kokaya, mısırdan pirince sayısız ürün yetiştirmekle meşgulmüş. Sadece 1200 çeşit patates varmış o döneminde, 400 de mısır çeşidi. Bu tarlaların büyüleyici yanlarından biri de en alt ve en üst teraslar arası sıcaklık farkının 5 derece olması, her katta ayrı bir mikroiklim mevcut. Granit taşların güneşi alış açısı ve yükseklik farkı sayesinde dönemin çiftçileri adeta deneysel biçimde birbirinden farklı ürünler yetiştirme uğraşı içindeymiş. Ve her terasta üç ayrı toprak tabakası olur, her tabakada ayrı tip ürünler yetişirmiş.
  • Mevsim tayini yapmak için çok etkileyici bir yol seçmişler. Kuru ve yağmur sezonu olmak üzere 2 dönemleri olduğu için yağmur öncesi hazırlık yapmak adına mevsimin ne zaman geleceğini tahmin etmeleri gerekiyordu. Bunu yapmak için kuzeybatı ve güneybatı pencerelerinden faydalanmışlar. 2 Mayıs’ta güneş kuzeybatı penceresinden belli bir açıyla düşüyor ve pencerenin hesaplanmış bir mesafesinde bulunan taşın üzerini yıl boyunca sadece o gün aydınlatıyormuş. Bu kuru sezonun müjdecisiymiş. Aynı şekilde yağmur sezonu da güneybatı penceresine düşen güneşin açısı ile belirlenirmiş.
  • Meditasyon yaptıkları odada küçük bölmeler var, bu bölmelere başınızı sokup “mmm” sesi çıkardığınızda ses kuvvetle yankılanıp büyük bir titreşim yaratıyor ve tüm bedeninizin oluşan insandışı seslerle sarılmasına sebep oluyor. Bu bölümün sırrı hala güncelliğini koruyor.
  • Mimari konusunda da harikalar yaratmışlar. Çok yağmur alan bir yer olduğu için evlerin çatıları koni şeklinde inşa edilmiş, bu da yağmur sularını etrafa dağıtıp çatının zarar görmesini engelliyor. Duvarlar ise o kadar iyi örülmüş, o kadar iyi bir araya getirilmiş ki iki taş arası kredi kartı bile sokamıyorsunuz. Üstelik dağa olan saygılarından dolayı şehri kurdukları dağın yapısıyla asla oynamamışlar. Onun yerine örneğin duvarları, dağlardaki boşlukları uygun şekilleri verilmiş kayalarla doldurarak örmüşler.
  • Deprem Peru’da şimdi olduğu gibi İnka döneminde de büyük bir sorunmuş. Bu sorunu çözmek için öylesine dahiyene yol izlemişler ki Japonya’da Kyoto Üniversitesi’nden bir ekip kendi ülkelerinde deprem önlemi almak için buraya gelip yıllarca Machu Picchu üzerinde çalışmışlar. Basitçe anlatmak gerekirse binalar asla dik yükselmiyor, yerine 6-8 derecelik açılarla eğim yapıyorlar. Binaların temeli ise yuvarlak kayalarla destekleniyor. Böylece deprem olduğunda bu kayalar harekete geçip iskeletin hasar görmesini engelliyor ve binalar da eğim sayesinde bacaklarını yana açarak yere basan bir insan misali güçlü kalıyor.
  • Machu Picchu İspanyolların gözünden kaçmış, depremlere, sellere karşı 500 sene dayanmış ama tek zayıf noktası turistler. Aşırı turist kalabalığından dolayı kent çok büyük zarar görüyor, özellikle dağ yamacına bakan kısmındaki binaların duvarları yüksek titreşim ve basınçtan dolayı yana yatmış. Belki yakın zamanda ilk binalar yıkılmaya başlayacak diyorlar. Bu yüzden Peru hükümeti her geçen sene yeni tedbirler alıyor, bunlar daha çok bilet fiyatlarını artırma şeklinde olsa da her gün giriş yapacak turist sayısını azaltma, herkese belli tip ayakkabı giyme zorunluluğu getirme gibi planlar var. Hatta Machu Picchu antik kentini ziyaretçilere kapatmayı bile düşünüyorlar, aynı Meksika’daki dünya harikası Chichen Itza’ya yaptıkları gibi sadece belli yerlerden izleyip fotoğrafı çekmeye izin verecek hale getirilebilirmiş. Kim bilir, belki de kentin sokaklarına son ayak basanlardan biriydim. Fırsatı olan bir an önce gidip görsün derim.

[singlepic id=2396 w=200 h=150 float=left]Machu Picchu’daki hiç bitmesin istediğimiz tur sona ermişti, yine de sadece %10’unu görebilmiştik bu dünya harikasının. Santiago kendine kalsa bütün gün her köşesini gezdirebileceğini söyledi ama bizi bekleyen önemli bir görevin zamanı gelmişti: Yaşlı Dağ’ın hemen karşısında yer alan Genç Dağ’a, yani Wayna Picchu’ya tırmanacaktık. Wayna Picchu’ya giriş ücreti 60$ ve her gün 400 kişinin ziyaret etmesine izin veriliyor. Bunun 200’ü sabah 7-8 arası, kalanı 10-11 arası girebiliyor, eğer erken hareket edip adınızı listeye yazdırmazsanız bu dağa çıkma şansını [singlepic id=2395 w=200 h=150 float=right]kaybediyorsunuz. Dağ çok dik gözüküyordu, o yüzden grubumuzun bir kısmı dört günün yorgunluğuyla bir de buraya tırmanmaktan vazgeçti. Ben de çok oyalanmadan gruptan ayrıldım ve saat 10 civarı giriş noktasına vardım. Görevlilerin elinde herkesin ülkesine göre sıralandığı bir liste var, 400 kişi arasındaki tek Türk benmişim. İmzamı atıp giriş saatimi belirttikten sonra son İnka maceram başlamış oldu. Hava hala sisliydi ve o kadar emek sarfedip tepeye çıktıktan sonra Machu Picchu’yu göremeyecek olmak can sıkıcı olabilirdi ama yine de tüm [singlepic id=2392 w=200 h=150 float=left]olumlu enerjimi içimde saklayarak birbir çıkmaya başladım merdivenleri. Gerçekten zordu, Ölü Kadın Geçidi’nden de zordu, kralların 3000 merdiveninden de, 52 basamaklı maymun merdivenlerinden de.. Yokuş dimdik yükselmekle kalmıyor, basamaklar da daralıyordu. Tek ayağınızı yan basarak çıkmaya çalıştığınızı düşünün. Bayağı terledim ama 45 dakika kadar sonra [singlepic id=2387 w=200 h=150 float=right]tepeye vardığımda ödülümü alacaktım: Beş dakika geçti geçmedi, gökyüzü aniden mucizevi bir şekilde sis bulutlarını dağıtmaya, her geçen dakika daha da maviye bürünmeye başladı! Bir beş dakika daha sonra etraf günlük güneşlik, gökyüzü masmaviydi!  Ben de seve seve bu unutulmaz anın keyfini çıkarttım, dimdik uçurumların kenarında hayatımın belki de en güzel manzarası karşısında dakikalarca oturdum, sayısız fotoğraf çektim ve grupla buluşma saatinin yaklaştığını farketmemle dönüş yoluna başladım. Çıkıştan daha zor olan bir iniş sonrası aşağıya indiğimde tam 3 saat geçmişti. Çok çok yorulmuştum ama bir o kadar da mutluydum. Artık gönül rahatlığıyla Santiago’nun belirttiği yere, grupla buluşmaya gidebilirdim.

[singlepic id=2401 w=200 h=150 float=left]Bunun için Machu Picchu kapısından çıktıktan sonra (dilerseniz pasaporta damga basıyorlar) her 15 dakikada bir kalkan otobüslerden birine atlayıp (9,5 dolar) vadi tabanındaki şirin kasaba Aguas Calientes’e gitmem gerekliydi. Otobüste yıpranmış halimle şaşkın bakışları üzerime çekmeyi başardım, üstümde İnka Yürüyüşü’nü yaptığımı gösteren t-shirt’üm, büyük bir tatmin duygusu yaşıyordum. Aguas Calientes tam anlamıyla Machu Picchu için varolan bir yer, lasabada turistlere hizmet vermekten başka işle uğraşan tek kişi yok. Otobüsten inince içinden dev trenlerin geçtiği ilginç bir caddede yürüyerek belirtilen restaurantı buldum, içeri girdiğimde grubun bir kısmı masaya oturmuş geri kalanları bekliyordu. Diğerlerinin de bir süre sonra gelmesiyle son toplu yemeğimizi söyledik, buz gibi biralarımızı açtık ve büyük bir sevinçle İnka yürüyüşünü bitirmemizi kutladık. Cuzco’ya dönüşümüz için Ollantaytambo kasabasına giden trene binip oradan bizi Cuzco’ya götürecek Llama [singlepic id=2404 w=200 h=150 float=right]Path otobüsüne atlamamız gerekiyordu. Doğu Ekspresi çalıştırıyorlar sanki, İngilizce anonslarla yankılanan, papyonlu, kostümlü görevlilerin çalıştığı tren istasyonu olsun, stilize trenleri olsun fazla lükstü. Trende ikramlar vardı ve tavanları pencereliydi, ki tek yön için 50$ verdiğimiz bu sırtçantalı treni dışında bir de VIP seçeneği var, 200$’a artık ne tür hizmetler veriyorlar hayal edemiyorum. Zaten para saçmayı seviyorsanız Machu Picchu bu konuda en uygun yerlerden biri, girişin hemen yanında geceliği 900$ olan otel var 🙂 Hava karardığında trenden inip İnka Yürüyüşü boyunca hiç yakamızı bırakmayan yağmurun altında otobümüzü bulduk ve bizi hostel’e döndürecek son yolculuğumuzu yaptık. Dört günde aldığımız mesafeyi aynen geri dönmek böylece dört saat sürmüş oldu 🙂 Santiago başta olmak üzere diğer arkadaşlarla vedalaştık ve daha önce kaldığımız Ecopackers Hostel’e (10$) tekrar giriş yaptık. İlk işimiz en sıcağından bir duş almak olacaktı 🙂

Cuzco’ya Veda

[singlepic id=2406 w=150 h=200 float=left]Cuzco’dan Lima’ya gidecek otobümüzü öğle saatine aldığımız için fazlasıyla dinlenecek zamanımız vardı, hostelin yatakları da çok rahat olunca mışıl mışıl uyumuşuz. Dave de aynı hostel’de kalıyordu, biz de ertesi gün sabahtan hep birlikte şehrin en önemli halk pazarı olan San Pedro’ya gitmeye karar verdik. Santiago yürüyüş boyunca bu marketi öve öve bitiremiyordu. Üç gün kalıp nasıl farketmediğime ya da duymadığıma hayret ettim. Markette binbir çeşit yemekten, hediyelik eşyalara, manavlardan kasaplara ne ararsanız var. Sadece taze meyvesuyu satan onlarca stand bulunuyor, 1$ gibi komik bir rakama dört bardak taze meyve suyu alabiliyorsunuz. Sandviçler, tatlılar, hepsi çok çok [singlepic id=2405 w=200 h=150 float=right]ucuzdu. Biz de onu tadayım, bunu deneyim derken bayağı oyalandık markette, son günümüz şehrin yerel lezzetlerine ayrılmış oldu. Yine marketin yakınlarında Causa denilen, kalın patates dilimi arası tavuk, mayonez, yeşillik gibi malzemelerin katıldığı bir yiyecek denedik, yanında ise tabi ki halkın favori içeceği olan chicha morada vardı. Chicha blanca’dan bahsetmiştim, morada da bunun mor mısırdan yapılan tatlı bir şekli ve çok lezzetli. Yemeğin ardından Dave’in ayrılması gerekiyordu, biz de Cuzco sokaklarını son bir kez daha turladık. Gökyüzü masmaviydi, güneş iliklerimize kadar ısıtıyordu. Bir hafta kadar kaldığımız bu şehre veda etmek için ne güzel bir gün böyle! 🙂

 

SON

You may also like...

26 Responses

  1. fotoraflara bakınca oturduğum yerde nefesim daralıyor…

  2. Tek kelimeyle “heyecan verici” bir yürüyüş. Adının geçmesi bile her gezginin yüreğini hızlıca atmasına sebep olan böylesi dünya harikası bir yerde bu yolları aşmak. Tebrikler.

    Hele bir de sıcak yemekler, çaylar, organize bir ekip, bravo doğrusu. Benzeri trekkinglerde, portörlerin saatlerce yemek pişmesini veya çadırların kurulmasını beklediğim olmuştu. Anlaşılan verilen parayı kesinlikle hak ediyor.

    • Bekran says:

      Teşekkürler dostum. Ekip gerçekten iyiydi, çok araştırdım öncesinde ve özenle seçtim. Verilen paranın hakkını kuruşu kuruşuna hakediyor.

  3. takethefakecake says:

    ilham verici, aklı baştan alıcı, kıskandıran, özendiren, adınıza sewindiren, kafada planlar dönmesine sebep olan yazı!!

    zaman ayırıp, anılarınızı bizimle paylaşmanız da şahane!

    yol hiç bitmesin!

    (:

    • Bekran says:

      Çok teşekkürler, beğendiğinize sevindim. Umarım kafadaki o planlar gerçeğe döner de bu güzelliklere kendi gözlerinizle tanık olursunuz.

      Yol hiç bitmesin! 🙂

  4. vedat says:

    Nihayet sonunda güncel yazılarına gelebildim:)
    Bundan sonra yakın takiptesin yorumlarımı eksik etmemeye gayret edicem.
    Şahane bir yürüyüş. Bu zamana kadar ilk defa bu şekilde hayecanlı bir gezgin takibi yaptım:)
    Yolunun açık, sağlığının yerinde olsunki yazılarının devamlılığı olsun bende gidemeyip yeni hayaller kurabileceğim yerler öğreneyim….

  5. Hayriye says:

    Suan kendimi heyecanli, surukleyici bir romani okurken gibi buldum.. Lutfen diger gunleri yayinlamak icin acele et :)) lutfennn

  6. fatih says:

    şuan saat gece ikibuçuk uyuklarken sayfanızı okumaya başladım ama machu pıchu yol hikayeniz ve rotanız gerçekten çok sürükleyici ve heyacanlı ([uykum felan kalmadığı gibi nerdeyse taşikardim olacaktı:))] bir okadarda bilgilendirici oldu benim için..bu güsellikleri büyük titizlikle bizlere anlatıp resmettiğin için sana çok çok teşekkür ediyoruz bekrancım..

  7. Can says:

    Cok begendim, Tarantino filmi gibi yazmissin. Chapter 1 – 2 -3 gibi olmus. 4. Bolumu de bekliyorum sabirsizlikla…

  8. dikmen says:

    bekran takipçiniz yorum yazmıyoruz ama dağda bayırda kulağını çınlatıyoruz.yolun açık olsun.

  9. hayriye says:

    Zor olan, mücadeleyle ve emekle kazanılan herşey daha tatlıdır.Sizlerin 4 günlük zorlu yürüyüşünüz 1günlük turistlerin hissedeceği hazla asla kıyaslanamaz.Bu mücadeleci ve arınmış ruhun için seni tebrik ediyorum.
    İnkaların zekasına hayran kaldım ve ne mutlu sana Genç Dağ’a çıkmanla İnkaların bir zamanlar erkek olarak taptıktıkları güneşin açması tesadüf mü desem bilemiyorum,ayrı bir lütuf, ödül olmuş.Ben inanırım böyle tesadülere, tesadüftende öte gizli bir güç olduğunu düşünürüm.Bu gizli güç senin yanındaydı o günde ve ödülü bahşetti.
    O gizli güç Fetiye’de dalış yaptığımda yanıma gelen gülümseyen yüz yapısıyla bakan ve yanımdan ayrılmayan kırmızı balığıda bana bahşetmişti 🙂 ve Mordoğan’da deniz kestanesiyle beslediğim çipuranın etrafımda bir daire çizip uzaklaşmasıda o güç tarafından gönderildi diye inanıyorum.
    Daha nice güzellikleri bize anlatmanı bekliyoruz.
    dilerim Peru devleti yasaklamadan önce bizde o yolları adımlarız.

    • Bekran says:

      Sağol Hayriye çok güzel söylemişsin. Genç Dağ’da güneşin birden açması ve karşımda beliren manzara gerçekten mucizevi bir olaydı, seneler geçse de unutabileceğimi sanmıyorum.

      Ben anlatmaya devam edeceğim, yeter ki güzel yorumlarını eksik etme 🙂 Sevgiler..

  10. beyhan says:

    gecen sene oralardaydim ben de. inca trail yapamamistim ama.. ne kacirdigimi bilmiyordum simdiye kadar ama simdi biliyorum 🙂

    iyi yolculuklar..

  11. serdar says:

    gercekten harıka bırıktırıp bırıktırıp okuyorum ve kendımı yollara atmamak ıcın zor tutuyorum hanı cok gezenmı cok okuyanmı bılır derler ya cok gezıp yazanının yazılarını okuyan bılır emegine yureğine sağlık kardesım sen yazarken bızde yanındaymısız gıbı hıssettık supersın 🙂

    • Bekran says:

      Çok teşekkür ederim, sizin gibi takipçilerim olduğunu bilinciyle her yeni yazımda daha da istekli oluyorum 🙂

  12. Zeynel OKTAY says:

    Bekran Bey,

    Benim cocukluk hayalim. Kasim 10`da bir arkadasimla birlikte gerceklestirmek istiyorum. 4 veya 2 gunluk turu ve sizin sectiginiz tur sirketini secmeyi dusunuyorum. Ancak, bunu gerceklestirme asamalarinda yardima ihtiyacim var. Machu pichu ve Huayna tepesine gitmek icin giris izni alinmasi gerekiyormus.

    Ben sadece sizin tur sirketinizden paket turu alirsam yeterli olurmu?

    Yoksa once giris izni sonra mi tur aliniyor?

    Giris izni icin internet sitesine girdigimde yari ispanyolca yari ingilizce oldugundan pek bir sey anlamadim.

    Ayrica giris izni icin 1 veya 2 gun erken/gec gidildigi takdirde problem oluyormu?

    Yardimlarinizi icin simdiden cok tesekkurler.

    • Bekran says:

      http://www.machupicchu.gob.pe/ bu siteden Query sekmesine tıkladığınızda gün gün kaç boş yer olduğu yazıyor. Oradan kendi gideceğiniz tarihleri seçip Llamapath’a ulaşarak belirtmeniz ve rezervasyonu yapmanız gerekiyor. Onlar sizin için yeri ayarlıyor. Benim gittiğim zaman öyleydi, tahminimce değişmemiştir.

      Giriş iznini hangi tarihe aldıysanız o zaman girmeniz gerekiyor. Zaten turu alırsanız o tarihte giriş yapacağınız şekilde düzenlerler. Bir sıkıntı çıkmaz, içiniz rahat olsun 🙂

  13. enis önol says:

    Ben de eşimle Şili üstünden Tacna , Arequipa ve Cusco seyahati yaptım ve hayata bakış açımı değiştirdi. Size göre şansım havanın güzel olması idi. Mevsimi iyi seçmek gerektiğini orada anladım. Yolculuk üzerinde Arequipa ya bayıldım ardından Juliaca şehri nefesimi kesti çünkü 4000 metre civarı yüksekliği var sanırım. Sanki suyun altında kalmak gibi bir şey.

    • Bekran says:

      Yorum için teşekkürler 🙂 Hava güzel olmasa da geriye dönüp bu yolculuğu hatırlamaya çalıştığımda aklıma sadece güzel anılar geliyor. Juliaca’ya gidemedim yalnız, bir dahaki sefere artık 🙂

  14. kawani ali says:

    Ben Alpaka seferleri ile 2 gün Inca Trail ( https://alpacaexpeditions.com ) aldı ve inanılmaz bir deneyim oldu . Ben kalmış olabilir dilek

Yorum yazın