Fiji Zamanı!


[singlepic id=1719 w=200 h=150 float=left]Fiji Havaalanı’na girer girmez yerel ada müzikleri çalan çiçekli gömlekler içindeki üç müzisyen tarafından karşılandık. Havaalanındaki tüm görevlilerin suratından gülümseme, dillerinden “bula” eksik olmuyordu (bula Fiji dilinde merhaba demek), ziyaretçiler üzerinde iyi bir ilk izlenim bırakmak için ellerinden geleni yapıyorlar belli ki. Rezervasyon yaptığım hostel beni buradan alacaktı, ismimin yazılı olduğu kağıdı görüp hemen oraya doğru yöneldim. Bir kişiyi daha bekledik ve o da geldikten sonra arabaya atladık. Dustin San Fransisco’lu ama Auckland’da bir restaurantta şef olarak çalışan neşeli bir genç. İlk akşamında bir gece klubüne gitmek istiyormuş ama yolda gördüğüm kadarıyla burası pek gece çılgınlar gibi eğlenilebilecek bir yere benzemiyordu. Fiji’nin ana adası Viti Levu Adası, bir ucundan diğerine 5-6 saatlik bir mesafede. Başkent Suva güneyde bulunuyor ama genelde turistler adanın kuzeybatısındaki Nadi’ye indikleri için orada kalmayı tercih ediyorlar. Ve bir ya da iki gece dinlenip asıl zaman geçirecekleri tropikal adaya doğru yol alıyorlar. Çünkü Nadi’de doğrusu ne masmavi deniz var, ne de bembeyaz kumlar, o insanın kafasındaki Fiji imajını hiçbir şekilde yansıtmıyor. Ben de akşam hostel’de dinlenip ertesi gün çoktan rezervasyonunu yaptığım Tavewa Adası’na gidecek feribota binecektim. Burada 333 [singlepic id=1720 w=200 h=150 float=right]ada var, hangi birinde konaklayacağınızı seçmek dünyanın en zor işi. Kimi adalar parti adası (Beachcomber), kimi sörf (Kadavu, Mamanuca, Beqa, Tavarua), kimi de dalış (Buqa, Yasawa, Taveuni, Mana) adaları olarak geçiyor. Adaların çoğunda tek otel oluyor, otel sahasından çıkarsanız ıssız ada atmosferini sonuna kadar yaşayabiliyorsunuz. Bazı adalardaki oteller ise gezginler arasında tahtakurularıyla dolu olarak nam salmış, bunu bilmeyip oraya giden oda arkadaşımız İngiliz kızın tüm vücudu ısırlıklarla doluydu. O yüzden buraya geldikten sonra çoktan Fiji’de dolaşmış gezginlerin tavsiyelerini dinlemek çok fayda sağlıyor. Bamboo Hostel Nadi’nin en ucuz yerlerinden biri, gecelik 12TL gibi komik bir para ödedim ama ucuz yemekleri, bedava interneti ve çalışanların sıcaklığı olsun çok memnun kaldım. Fiji’liler zaten güleryüzleri ve rahat tavırlarıyla bilinirler, hostel’den girer girmez sürekli bizimle tanışmaya çalışan ve adımızı ezberleyip ilginç anlarda söyleyerek bizi şaşırtan çalışanlar sayesinde bunu görmüş olduk. Hostel’e gelenlerin çoğu da gezgin olduğu için kaynaşması çok kolay oldu, akşam kalabalık bir grup masaya kurulmuş kava içiyorduk. Kava ne mi?

Kava

Kava buranın yerel içkisi ama aklınıza herhangi bir çeşit alkollü içki gelmesin çünkü içinde alkol yok. Ayrıca Fiji kültüründe çok önemli yere sahip, hazırlanması ve sunumu tam bir seromoni şeklinde gerçekleştiriliyor. Taşla dövülerek toz haline getirilmiş kava bitkisi (bir çeşit karabiber) ezilerek suyu çıkarılmasının ardından ağaçtan yapılan büyük bir kaba su ile birlikte boşaltılır. Seromoniyi yapan kişi elindeki küçük ağaç kap ya da hindistan cevizi kabuğu ile çamur rengindeki bu karışımdan alıp sırayla misafirlere ikram etmeye başlar. Burada önemli [singlepic id=1748 w=200 h=150 float=left]olan misafir olarak sizin kabı elinize almadan önce bir kez el çırpmanız ve “bula bula” demenizdir. Tek seferde karışımı içtikten sonra kabı geri verip iki kez daha el çırpmalısınız. Masadaki diğer kişiler de size bu sırada eşlik eder. El çırpmanın saygı dolu bir anlamı vardır. İkramlar belli bir masayı belli bir yönde dönerek tekrarlar. Kavanın rahatlatıcı, arındırıcı bir özelliği var. Anestezik olarak da kullanılıyor, zaten içerken dudağımın uyuştuğunu hissettim 🙂 Tadı ise hafif ekşimsi, bazı kişiler için içmesi çok zordu. Fiji’ye ya da çevre Pasifik adalara gelen herkes Kava deneyimine öyle ya da böyle tanık olacaktır, çünkü her yerde yapılıyor. Örneğin buradaki küçük köylere ziyaret yaptığınızda insanlar mutlaka size kava ikram eder ve çok özel bir sebebiniz olmadığı sürece onların verdiği kaptan içmemek büyük saygısızlıktır.

Kaç tane kava içtiğimi bilmiyorum, 8-10 olmuştu sanırım. Bu arada hiç para almıyorlar kavadan, kava daha çok ikram edilen bir içki, para karşılığı satılan değil. Ertesi gün tekne erken saatte kalkacağı için gece klubüne gitmekten vazgeçip yatağa gitmiştim. Kavanın rahatlatıcı etkisiyle deliksiz bir uyku bekliyordu beni 🙂

Yasawa Adaları

[singlepic id=1746 w=200 h=150 float=right]8:30’da Port Denerau’dan kalkan deniz otobüsümüz sadece Yasawa Adalar Topluluğu’nu dolaşacaktı. Yasawa Adaları daha çok gençlere hitap eden harika güzellikte minik minik 20 volkanik adadan oluşuyor. 1987 yılına kadar turizme kapalıymış, şimdi neredeyse tamamında hostel ya da resortlar var. Ben çok zamanım olmadığı için sadece tek adada kalmayı seçtim: Tavewa Adası. Adanın özelliği bölgenin meşhur yerlerinden Blue Lagoon Plajı’na ve Sawa-i-Lau Mağarası’na çok yakın oluşuydu, diğer adalarda konaklarsanız bu iki yere gitme şansınız yok. Yalnız deniz otobüsü ücretleri çok pahalı, tek yön 155 Fiji doları (155TL) ödemek zorunda kaldım. Ana ada çok etkileyici olmayınca herkes mecburen çevre adalara gidiyor, e tek ulaşım yolu da bu olunca fiyatlar tavan yapıyor. Tabi balayı çiftlerine ve zengin turistlere deniz uçağı servisi de var, mesela bizim komşu adamızdaki gecelik oda fiyatı 2000 dolar olan otelin uçakları vızır vızır gidip geliyordu 🙂

[singlepic id=1748 w=200 h=150 float=left]Diğer bir seçenek de Bula Pass denilen adalardan ada beğenmece şeklinde düzenlenen turlar. Genelde genç gezginler alıyor bu bileti, Avustralya’da ve Yeni Zelanda’da hemen hemen her tur acentasına görmüştüm ilanlarını. Size 7-14-28 günlük süreler içerisinde Yasawa’daki istediğiniz adaya gitme ve orada dilediğiniz kadar kadar kalma şansı veriyor. Nerede ne kadar zaman geçireceğiniz size kalmış, merak ettiğiniz bir adaya gittiniz, beğendiyseniz kalmaya devam, beğenmediyseniz ertesi gün başka adaya geçin. Konaklama ücretleri Bula Pass’ın içinde ama yemekleri kendiniz ödemeniz gerekli. Adada dediğim gibi sadece tek otel olunca, yemek yemek için başka alternatifiniz yok. Benim kalacağım Coral View Resort’da dorm odasında üç öğün yemek dahil 76FJD (76TL) istiyorlardı ki gayet iyi bir fiyat bence, sonuçta dünyanın en güzel adalarındasınız. Ama 1-2 haftam olsaydı kesinlikle Bula Pass’i alırdım.

[singlepic id=1739 w=150 h=200 float=right]Yasawa Flyer yol üstündeki belli adaların açığında duruyor ve otellerin küçük motorlu teknelerinin yanaşmasını bekliyordu. Bir tekne bagajları alırken diğerleri de adanın otel müşterilerini topluyor ve bu tekneyle plaja adım atıyorsunuz. Yolculuk çok sarsıntılı geçti, e Pasifik Okyanusu’nun şakası yok yağmur sezonunda. Dev dalgalar sayesinde rollercoaster’a binmiş kadar olduk ama herkes benim kadar eğlenmiyordu belli ki. Çevremdeki birçok kişi devamlı kusarken ben de en güzel fotoğrafları nerede çekebilirim diye teknede dönüp duruyordum 🙂 5 saat sonra vardığımız adamızda inen çoktu, çoğunluğu da genç sırtçantalılar. Güzel.. Küçük tekneyle yaklaşırken sahilde toplanan kalabalığı farkettim. Tüm otel çalışanları bizi selamlamak için plaja inmiş. Bir taraftan bambu ağacından çalgıları birbirine vurarak yerel müzikler yaratıyorlar, diğer taraftan her beraber bula bula diyerek bize el sallıyorlardı. Otele girerken de hepsiyle tek tek el sıkıştık, isim değiş tokuşu yaptık. Bu kadar sıcaklık da fazla mı ne? 🙂

Klasik tarzda Fiji konaklama evlerine bure deniyor, tavanları üçgen şeklinde ve içleri çeşitli motiflerle kaplı. İyi bir öğle yemeğinin ardından odalarımıza yerleştik, kaldığım bure 20 kişilikti 🙂 O gün gidilecek yer, yapılacak aktivite olmayınca otelde dinlenerek geçirdik zamanımızı. Hava bir de güzel olsa fiji zamanına kendimizi teslim edecektik ama [singlepic id=1729 w=200 h=150 float=left]sürekli yağmur yağdı yahu. Ama otelde kalanlar çok eğlenceliydi de güzel geçti günler. Zaten çalışanlar sizi mutlu etmek için elinden geleni yapıyor, akşam yarışmalar animasyonlar derken kendimi Antalya’da bir tatil köyünde gibi hissettim 🙂 Oteldeki gençlerin hepsi topu topu 5-6 farklı ülkeden gelmiş, Türkiye’den geldim deyince herkes çok şaşırıyordu. Gençlerle iyi kaynaştık, her akşam içki oyunları oynuyorduk. Bir sürü kart oyunu öğrendim (yine içmeli 🙂 ). Alman Lukas, Yeni Zelandalı Kelly ve Hollandalı Nielts ile takıldım genelde. Beraber içtik, güldük, eğlendik. Lukas bir senedir, Nielts beş aydır yoldaymış ve gördükleri ilk Türk gezgin benmişim. Düşünüyorum da ben ise o kadar çok Alman’la karşılaştım ki yol boyunca, herhalde her kasabasından ve köyünden bir arkadaşım olmuştur 🙂

[singlepic id=1727 w=150 h=200 float=right]Ertesi gün Sawa-i-Lau Mağarası zamanıydı (63FJD). Küçük bir motorlu tekne bizi alıp önce küçük bir adaya götürdü. Adada teneke evler ve palmiye ağaçlar vardı ama sanki orada kimse yaşamıyor gibiydi. Yerel bir Fiji köyüymüş, orada olmamızın sebebi de mağaranın anahtarının buradaki köylüler tarafından korunmasıymış 🙂 Uzun süre ıslık çalıp sonunda sesimizi duyurduk ve iki Fiji’li elinde anahtarlarla çıkageldi. Adadan ayrılıp mağaralara geçerken zıplayan ton balıklarına denk geldik, denizin üstü tam cümbüş olmuştu, balıkları havada yakalamaya çalışan martılar cirit atıyordu etrafta. Mağaraların en güzel tarafı içinde masmavi bir havuz olması. Burası Brooke Shields’in oynadığı Blue Lagoon (Mavi Göl) filminden sonra meşhur olmuş, tam doğa harikası. 10 metreden daha derin tertemiz havuz suyunda yüzebilir, kayalardan tepeye tırmanıp suya atlayabilir ya da daha güzeli 5-6 saniye nefesinizi tutup suya dalarak gizli mağaralara ulaşabilirsiniz. İşte o inanılmazdı, dalıp gizli kısma geçtiğinizde zifiri karanlık bir odaya ulaşıyorsunuz. Rehber elinde fener taşıyordu da etrafta ne olduğunu arada bir görebiliyorduk. O önden biz arkasından yavaşça ilerleyerek küçük bir tur yaptık odada. Etraftaki tek ses suyu ellerimizle iterken çıkan sesti, her fısıltımız ise yankılanarak gürültü şeklinde dönüyordu kulaklarımıza. [singlepic id=1734 w=200 h=150 float=left]Klostrofobik bünyeleri panikten bayıltacak bir ortam ama ben zevkten bayıldım. Sırf bunun için gitmeye değermiş bu tura. Aynı yoldan geri dalarak açık havuza döndük ve kıs süre sonra teknemiz bizi geri çağırdı. Ertesi gün ise şnorkel turuna katıldım (22FJD). Önce Blue Lagoon Plajı diye bilinen kartpostallık yer gittik, filmin asıl çekim yeri burasıymış. Orada enayi balıkları ekmek verme vaadiyle kandırıp etrafımıza topladıktan sonra fotoğraflarını çektik ve ikinci şnorkel yerine geçtik. Burada teknenin yarısı dalış yapacaktı, ben de dalış mı yapsam şnorkel mi diye düşünürken dalıştan vazgeçtim. Pahalıydı (174FJD) ve çok derin değildi. Hatta bir süre ağzımda şnorkel, gözümde maske dalış yaparak dalıcıların yanına selam vermeye gittim. Çok şaşırdılar görünce beni, balık mı sandılar ne 🙂 Sualtı çok iyiydi, zaten Fiji dünyanın sayılı yumuşak mercan zenginliklerini barındırıyor. Böyle yerlerde sualtı fotoğraf makinemi getirmediğime çok pişman oluyorum, dalışlardan şnorkelden ne malzeme çıkardı oysa. Şnorkel turundan dönünce hızlıca çantamı hazırlayıp otelden çıkış yaptım. Her güzel şey gibi ada turum da kısa sürdü ama tadını çıkaramadım desem yalan olur.

Nadi’ye Dönüş

Yine 5 saatlik bir yolculukla Nadi’ye Port Denerau’ya vardık. Burası Fiji’nin lüks otellerinin ve malikanelerinin olduğu bölge. Hard Rock Cafe de burada olunca otele dönecek otobüse binmeden shot bardağımı alayım dedim. Benim Hard Rock Cafe’lerden shot bardağı toplama takıntım var. Her şehirde o şehre özel resimli baskı oluyor bardağın üzerinde. Ben de her bulduğum yerde toplamaya çalışıyorum, gerçi alamadığım çok yer oldu yolculuğum boyunca. Bu arada yemekleri de şahane restaurantın, şiddetle tavsiye olunur. Bir gün Türkiye’ye açılsa ne güzel olurdu..

[singlepic id=1759 w=200 h=150 float=right]Eski kaldığım yere geri döndüm. Üç günüm vardı uçağa kadar, ben de birkaç aktivite burada yapsam yeter diye düşünüyordum. Çoğu kişi Yasawa’dan sonra Mana Adası’na geçiyordu, dalış için harika bir yermiş ve yakın olduğu için bot ücreti 60 dolarmış. Sörfün özellikle Fiji’de çok iyi olduğunu duymuştum, o yüzden Avustralya’nın acısını çıkartmanın tam zamanıydı 🙂 Otelde çalışanlardan ikisi ders veriyormuş, hemen ertesi güne adımı yazdırdım. Tüm günlük sörf dersi öğle yemeği dahil 100 dolardı, Avustralya’dan çok daha ucuz, Endonezya’dan ise çok daha pahalı. Yeri ise adanın güneyindeki Coral Coast bölgesi, azgın dalgaları ve arada bir düzenlenen sörf turnuvaları ile meşhur. Benimle beraber ders alacak tek kişi Alman Lara’ydı. Onun buradaki ikinci dersiymiş. Çok şeker bir [singlepic id=1760 w=200 h=150 float=left]kızdı, güle oynaya iki saat yolculuk ettik arabada. Vardığımızda sörf hocalarımız Pa ve Tony temel kuralları hatırlattıktan sonra hemen dalgaların arasına yolladı bizi. Düşe düşe geçen bir on dakika kadar alışma periyodundan sonra harikalar yaratmaya başladım, denge işini tamamen çözdüm ve her seferinde dalgaların üzerinde rahatça süzülebilir hale geldim. Hocalar baktı iyiyiz, bizi dalgaların daha iyi olduğu mercanlık alana götürdü. Mercanlık yerde düşünce sakatlık riski artıyor doğal olarak. Ama orada da işin hakkını vermesini bildik. Ders sırasında fırtına çıktı, güneş açtı, rüzgardan adım atamadığımız oldu, beş dakika sonra da sıcaktan kavrulduğumuz. Dengesizdi hava oldukça, tipik Fiji havası işte 🙂 Dönüş yolunda yorgunluktan konuşacak halimiz yoktu, şoför dışında herkes sızdı o sırada ben rüyamda surfboard’umla dev dalgaların içinden geçtiğimi görüyordum 🙂

Bamboo’da olduğum sürece yağmur her zamankinden daha fazla yağdı. O yüzden gitmek istediğim çamur banyosunu pas geçmek zorunda kaldım. Gidenler çok iyi olduğunu söylüyordu, içimde kaldı biraz. [singlepic id=1763 w=200 h=150 float=right]Aynı şekilde son gün şehir merkezine inip birkaç fotoğraf çekerim diyordum ama yağmurdan hiçbir şey yapamadım. Sadece eczaneye gidip antibiyotik stoğumu doldurdum, hasta olunca tüketmiştim, e birçok ülke reçetesiz vermeyince antibiyotikleri şansımı Fiji’de denemeye karar vermiştim. Önce reçete isteyip burun kıvırdılar ama doktorum ben deyip biraz bastırınca istediğim her ilacı verdiler 🙂 Şehri göremedim, adayı doya doya gezemedim ama önemli olan ne gördüğün değil, ne tecrübe ettiğindir ya, yine de çok güzel zaman geçirdim. Çünkü hostel’de harika bir atmosfer vardı, Peru’lu, Brezilya’lı, Finlandiya’lı, Alman ve yine Alman olan arkadaşlarla kart oyunları oynadık, kava içtik, şarkı söyledik.. Herkes de sihirbazmış yahu, eline kartları alanın yapacak birkaç gösterisi oluyordu. Özellikle otel çalışanlarından Simon profesyonel sihirbazmış, birkaç ay içinde Las Vegas’a gidip gösteri yapmaya başlayacakmış. Birkaç numara öğrenmem lazım benim de 🙂

[singlepic id=1755 w=200 h=150 float=left]Hostel’in yemekleri de gayet iyiydi ama özellikle lovo yani “earth oven” dedikleri pişirme stili çok hoşuma gitti. Yere 2 metreye 2 metre genişliğinde, dirsek boyu derinliğinde bir çukur kazıp en alta yanan odun, onun hemen üstüne de orta boyda taşlar yerleştiriyorlar. Taşların üzerine alüminyuma ya da muz yaprağına sarılı etleri, sebzeleri, patatesi yerleştiriyorlar ve üzerini çok sayıda muz yaprağıyla kapatıyorlar. Birkaç saat bu şekilde pişirdikten sonra çukurdan yiyecekleri çıkartıp servis ediyorlar. Tadı şahaneydi, tavuğun her çeşidini pişirmişler, yolculuğum boyunca yediğim en güzel yemeklerden biri diyebilirim. Sanırım bu pişirme metodu bizim kuyu kebabında da kullanılıyor ama bizdeki Fiji’deki gibi ilkel hazırlanmıyordur sanırım. Son gün herkes aynı anda [singlepic id=1758 w=150 h=200 float=right]ayrıldı otelden, üç genç araba kiralayıp ana ada etrafını 2 gün boyunca gezmeye koyulurken, Lara da birkaç gün içinde başlayacak yedi haftalık gönüllü işi için diğer gönüllülerle buluşmak üzere başka bir otele geçti. Fiji’de rahatlığın, sonsuz sayıdaki palmiye ağaçlarının ve güleryüzlü insanların keyfini çıkardık. Islak sezonda tropikalleşme çabası içinde olan adalar topluluğunda gerçekten inanılmaz güzellikte olan onlarca ada var. Bir kısmının dünyada eşi benzeri yok, burası balayı çiftleri için de harika bir seçenek, sırtçantalı fukara gezginler için de. Sonuçta Hindistan ve Kamboçya dışında bir hostel’e verdiğim en ucuz ücret buradaydı, gayet iyi olduğunu da hatırlatırım.

Burada olduğum sürece Jim Carrey’in oynadığı Truman Show filmi geldi aklıma. Hani hep Fiji’ye gitmek istiyordu ve aksiliklerden gidemiyordu ya, ama hiç bir zaman vazgeçmiyordu. İşte düşünüyorum da burası vazgeçmemeye değecek kadar güzel bir yermiş  gerçekten. Bula!

 

NOT: Hava sürekli yağmurlu olunca asıl fotoğraf makinemi çıkartmaya korktum bozulur diye. O yüzden birçok yerin fotoğrafını çekemedim, çektiklerimin bir kısmı da küçük kompakt makinemle yakaladığım kareler. Yoksa Fiji fotoğraflarda görünenden çok daha fazlası emin olun 🙂


You may also like...

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.