Kolombiya’nın Şehirli Yüzü


[singlepic id=2576 w=150 h=200 float=left]Kolombiya sınırındaki Ipiales’te perişan bir yerde geçirdiğimiz gecenin ardından sabah erken kalkıp, sonraki durağımız olan Cali’ye geçmeden önce şehre 6km uzaklıktaki Las Lajas Katedrali’ni gezmeye karar verdik. İsmini ne gezginlerden ne de rehberlerden hiç duymamıştım daha önce, çoğu kişi sınırı geçip yoluna devam ederken farkına bile varmıyor ancak fotoğraflarda gördüğüm kadarıyla es geçebilecek gibi de gözükmüyordu. Böylece yakındaki bir bakkaldan kahvaltı niyetine bir şeyler alıp taksiye atladık (8$) ve yarım saat sonra katedralin girişine vardık. Buradan onbeş dakika kadar yürümemiz gerekiyordu. Katedral turistik olmadığı için giriş ücreti almıyorlar, zaten tek ziyaretçiler de bizim gibi 2-3 gezgin dışında ibadet etmeye gelmiş yerel halktı. Tarihi taş yol üzerinde, duvarlara asılmış bağış panolarının arasından ilerlerken bir anda katedralin tüm görkemiyle karşımıza çıkışını unutamam: Altından nehir geçtiği için yüksek bir ark yaparak inşa edilmiş köprüyü sağlı sollu çevreleyen melek heykelleri kilisenin dev kapısına doğru filmleri aratmayacak bir şekilde uzanıyordu, aşağıda kilisenin ihtişamına denk gürlükte akan nehrin gürültüsü, havada binbir çeşit kuş sesi.. Bölgenin çevresinde parklar var, insan oturup kiliseyi izleyerek saatlerini geçirebilir, ihtiyacı olan tüm ilhamı orada bulabilir. Aynı şekilde arkın altından geçen yollar, tüneller gibi keşfedilecek de birçok yer var. Böyle bir yerde, kimsenin gitmediği kasabanın birinde, yemyeşil bir vadinin ortasına kurulmuş bu yapı kesinlikle hayatımda gördüğüm en etkileyici kiliseydi.

[singlepic id=2572 w=200 h=150 float=right]Cali’ye giden otobüslerden birine atlamak için hostel’den çantalarımızı alıp hızlıca terminale gittik. Birkaç şirket arasında bulabildiğimiz en erken otobüs bir saat sonra kalkacaktı, biz de o zamanı bir şeyler yiyip oyalanarak geçirdik. Bilet 45000Peso (25$) ve yolculuğun 10 saat süreceğini söylediler. Rahat geçer, uyuruz ederiz diyorduk ama hesaba katmadığımız otobüsün ne kadar sıcak olabileceği ve Kolombiya’da polis kontrollerinin ne kadar can sıkabileceğiydi. Ben böyle bir şey görmedim, yolculuğumuzun ilk 5 saatinde beş kez durdurulduk, her seferinde sırtında tüfekleriyle içeri dalan polislerden birkaçı yolculardan kimlikleri toplarken, diğerleri de bagaj, torpido, her köşeyi uyuşturucu ya da silah bulma umuduyla [singlepic id=2571 w=200 h=150 float=left]arıyorlardı. Bir seferinde ellerinde çakılarla otobüsün bagaj bölümünü koruyan lastikleri bile söküp içlerine tek tek baktılar, yolcuların bagajlarını ise donlarına kadar incelediler. Kimlik kontrolü sırasında çok problem yaşamıyorduk. Benim pasaportumu vize var mı, ismim tipim doğru mu diye bir kaç dakika boyunca incelerlerken Alexandra’nın İsviçre pasaportunu gördüklerinde kapağını bile açmadan geri vermelerinin sinir bozuculuğu dışında her şey yolunda gidiyordu ki son kontrolde delinin birine denk geldik. Polis pasaportlarımızı inceleyip aşağı inmemizi söyledi. Ne oluyor diye bakınırken, genç polis “Bu pasaportlar geçersiz!” diye bağırmaya başladı. Adama laf anlatmak mümkün değil, İspanyolca falan unuttuk o telaşta tabi. Neden geçersiz dediğini de anlamadık, soluk almadan pasaportlarımızın geçersiz olduğunu sayıklayıp duruyordu. Sonra bir hışımla arkadaşlarının yanına gitti, benim de aklıma acaba rüşvet mi isteyecek oyun mu oynuyor diye geldi. İşin aslını arkadaşlarından öğrendik, meğerse [singlepic id=2582 w=200 h=150 float=right]bizim eleman vize damgasındaki “2012” yılını “2011” zannetmiş de, ülkede kaçak olarak bulunduğumuzu düşünmüş. Arkadaşları onu düzeltti de pasaportlarımızı geri alıp bir hışımla uzaklaştık yanlarından. Burada insanın gerçekten ufak bir hatası bile olmaya görsün, Kolombiya polisinin eline düşenin işi çok zor, ciddiyim. Bu şekilde her kontrol en az yarım saat aldı, Kolombiyalılar alışıktı ama bize fenalıklar gelmeye başlamıştı çoktan. İlk beş saatin ardından yolun 100 kilometresini bile aşmamıştık. Ondan sonra kontrol olmadı, ya mesai saatleri bitmişti bizimkilerin ya da sınırdan ülkeye uzanan o 100 kilometrelik bölüm gerçekten çok sakat bir yer. Yolculuğun geri kalanını sauna kıvamındaki otobüsün içinde dakikaları sayarak geçirdik, o 10 saat denilen yer vardığımızda 13 saat olmuştu bile. Geceyarısıydı ve işin kötü tarafı burası için rezervasyonumuz yoktu. Lonely Planet’taki iki hostel’in adresini alıp taksiye atladık ve bizi ilkine götürmesini söyledik. Tamamen doluydu, yakınlarda yer alan ikincisinde (Hostal Calidad) şansımıza yer vardı da hemen kurulduk ve yolculuğun izlerini silmeye çalıştık.

Cali Kolombiya’nın salsa başkenti. Tarihi merkez anlamında çok şey vadeden bir şehir değil ama yeme-içmeye ve eğlenceye geldiğinde Kolombiya’nın muhtemelen en iyi yeri. Modern bir şehir, özellikle hostelimizin de bulunduğu Zona Rosa bölgesi şehrin en gözde yeri, her köşe başında lüks restaurantlar ve barlar var. Biz de macera dolu günlerin ve yorucu yolculukların ardından kendimize ödül vermek adına[singlepic id=2579 w=200 h=150 float=left]iyi yerleri ziyaret ederek burada biraz lükse kaçmış olduk. Böylesine uzun bir gezide insanın canı bazen iyi bir otelde kalmak ya da iyi bir restaurantta yemek istiyor. O yüzden şehirde geçirdiğimiz üç günün pek gezgin havasında olduğunu söyleyemem, turistik anlamda çok bilgi veremeyeceğim için üzgünüm 🙂 Buraya yolu düşeceklere şöyle söyleyim, şehirdeki en büyük aktivite salsa. Bunun için de Juanchito bölgesine gidip, sayısız gece klubünden birini seçebilirsiniz. Salsa yapmıyorsanız o zaman burada mola vermeniz için büyük sebep göremiyorum. Son günde de Alexandra hostel’de leziz bir İsviçre yemeği pişirdi ve hamaklarda uzanarak, içki içerek hostel’deki birkaç müşteriden biri olmanın keyfini çıkardık.

Ertesi günün sabahı oyalanmadan Medellin’e gitmek üzere terminale varmalıydık, çünkü sabah saatlerinde kalkan otobüslerin ardından öğle 3’e kadar başka otobüs yokmuş, 3’ten sonra gidersek de şehre çok varacaktık. Bu yüzden bulduğumuz 12:30 otobüsüne hemen bileti kaptık (45000Peso). Kolombiya’da ulaşım masrafları önceki ülkelere kıyasla çok arttı bu arada, umarım hep böyle devam etmez. Neyse ki Medellin yolunda çok fazla polis çevirmesi olmadı, sadece iki kere durdurulduk ve kontroller en fazla 15 dakika sürdü. Yolculuk yine de 10 saati buldu, mesafeler uzun ve yollar bol virajlı dağlık arazilerden geçince yapacak bir şey yok. Yolda giderken Medellin’in hikayesi geçiyordu aklımdan:

Medellin deyince Pablo Escobar gelir akla. Escobar Medellin’in ara mahallelerinde araba hırsızı olarak başladığı suç hayatında uyuşturucu işine girip hızla yükseldi ve 26 yaşında şehrin en büyük mafya babasını kendi elleriyle öldürerek başa geçmeyi başardı. 80’lerde en büyük müşterisi olan ABD’nin tüm uyuşturucu ihtiyacının %80’ini kendi başına sağlıyordu, 89’da ise “mafya babası” sıfatıyla FORBES dergisi tarafından dünyanın en zengin 7. kişisi ilan edildi. Fakirlere ve çevresindekilere sürekli maddi yardımda bulunması ve aşığı olduğu Medellin şehrini ülkenin en kalkınmış şehri haline getirmesi (ülkenin ilk metro sisteminin burada kurulmasında bile başrolü üstlendi) sayesinde halk tarafından çok seviliyordu. Herkesi rüşvete bağladığı için cumhurbaşkanından bile daha güçlü konumdaydı, kendi askeri ordusu vardı. Her polis başına 3000 dolar ödül koymuştu ve 400 polisin siviller tarafından sokaklarda öldürülmesini sağladı. ABD onun fazla güçlenmesinden rahatsız olunca Kolombiya hükümetinden Escobar’ı hapse atmasını istedi, hükümet de Escobar ile anlaşıp kendisinden Medellin’de bir hapishane inşa etmesini söyledi. Escobar’ın “La Catedral” adındaki, daha çok beş yıldızlı bir oteli andıran ve kendi zevkine göre döşediği bu hapishanedeki sefahat dolu yaşamı Amerika’yı kızdırdı ve gerçek bir hapishaneye nakli konusunda Kolombiya’ya sert uyarıda bulundu. Bunu duyan Escobar, askerlerle anlaşıp elini kolunu sallayarak hapishaneden “kaçtı” ve ülkenin her yerindeki evlerinde saklanmaya başladı. ABD de bu sırada Cali’nin en büyük mafyasından bir ölüm mangası oluşturmasını istedi ve “Los Pepes” adı verilen bu örgüt ABD’nin de desteğiyle Escobar’ın çocuğuyla yaptığı bir telefon görüşmesini uzun tutması sonucu yerini tespit etti, bulunduğu evi bastı ve 44 yaşındaki mafya babasını kıstırıp öldürdü. Escobar ardında adeta yoktan var ettiği çok zengin bir şehir ve kaos içinde bir uyuşturucu dünyası bıraktı. Kendisi aynı zamanda hayatında tek bir sigara bile içmemiş ve uyuşturucu kullananlardan nefret etmiş.

[singlepic id=2583 w=200 h=150 float=right]Şehir merkezindeki hostelimize (Sunshine Hostel) vardığımızda Medellin’in içyüzüyle tanıştık, İsrail hostel’lerinden birindeydik ve İngiliz resepsiyoncumuz kokainden uçmuş vaziyetteydi 🙂 Diğer gezginler de pek farklı değildi, belli ki buranın en büyük turistik aktivitesi uyuşturucu. Gramı 5 dolar olunca içki içeceklerine kokain çekiyor gençler. Yerleştikten sonra bir şeyler yiyip şehrin salsa mekanlarını ziyaret edelim dedik. Buranın gece hayatı anlamında en hareketli bölgesi 7. Sokak (Calle 7), yalnız o kadar da etkileyici gelmedi. En fazla 10-15 mekan var, hepsinde müzik karışık, salsa için giriyorsunuz pop çalmaya başlıyor, beş dakika geçmiyor [singlepic id=2585 w=150 h=200 float=left]reggeaton’a dönüyor. Üstelik bira ve romdan başka içki isteme şansınız yok, kokteyl vermiyorlar ve bira da çok pahalı. Her mekanın kapısında yoğun güvenlik önlemleri alınmış, ara sokaklara girerseniz sokak çocukları biraz sıkıntı yaratıyor. Herkesin merak ettiği Kolombiyalı kadınlardan özellikle bahsetmeliyim, hayatımda bu kadar yapay kadını bir arada görmedim, tabirimi bağışlayın ama çok ucuz giyinip çok hafif davranıyorlar. Plastik cerrahinin en kötü, en abartı örneklerini görmek istiyorsanız buraya gelin, gereğinden büyük göğüsler, dev kalçalar, incecik bel, arı sokmuş da şişmiş görüntüsü veren silikonlu dudaklar, suratlarda bir karış makyaj ve zevksiz giyimin en yoğun örneği. Bir de yabancılara çok düşkünler sanırım, Couchsurfing sitesinden bile kaç tane Kolombiyalı tarafından çeşitli buluşma teklifleriyle rahatsız edildiğimi hatırlamıyorum. Hayır, tüm gezginler Kolombiyalı hanımları anlata anlata bitiremiyorlardu da bu anlamda büyük bir fiyasko oldu gözümde.

Medellin’de iki gün kalacaktık, şehirdeki başlıca yerlerin isimlerini öğrenip dolaşmaya çıktık. İlk olarak metrobüse atlayıp şehrin merkezi olan Plaza Berrio’ya vardık, aşırı kalabalık ve insanlar biraz tekinsiz geldi gözüme, özellikle meydanın çevresindeki bazı sokaklara girmek cesaret ister. Meydanın özelliği şehrin ilk katedrali olan Candelaria Kilisesi’nin, ilginç bir mimari sunan Palacio de la Cultura Rafael Uribe Uribe(Kültür Sarayı)’nin ve ünlü bronz heykellerin burası bulunması. Fernando Botero’nun şişman insan figüründeki [singlepic id=2590 w=200 h=150 float=right]heykellerinin bir kısmının kafası eksik, bir kısmı eşeğe binmiş, komik pozlar veriyorlar, bize de iyi eğlence çıktı 🙂 Meydanı fotoğrafladıktan sonra yakınlarda bir yerde yemek yedik, ardından kuşbakışı şehir manzarası görmek için en iyi yerlerden sayılan Nutibara Tepesi’ne çıktık. Tepenin tepesinde geleneksel koloniyal mimariye ev sahipliği yapan Pueblito Paiso adında bir yerleşim yeri var. Rengarenk ve cıvıl cıvıl bir yer, hemen yanında da manzara bahçesi var. Çevredeki meyve suyu satan yerlerden birinden borata suyu diye çikolata, tarçın ve çeşitli meyvelerden oluşan [singlepic id=2592 w=150 h=200 float=left]ilginç bir karışım aldım. Manzaraya gelince, çok özel bir tarafını göremedim açıkçası. Medellin’in binaları iki renk, ya beyaz ya tuğla rengi, birçok ev bizim gecekondu mahallelerindeki gibi sıvasız boyasız bırakılmış, diğer taraftan düzlükler  az katlı evlerden ibaretken tepeler ilginç bir şekilde yüksek binalarla dolu. Hiç sevimli gelmedi. Parktan sonra bir taksiye atlayıp hostele döndük. Medellin’de Metropolitan Kilisesi ve Botero Müzesi’nin de iyi olduğunu duymuştuk ancak şehirde mesafeler uzun, toplu taşıma kısıtlı ve bünyelerimiz yorgundu. Hostel bıraktığımız gibiydi, daha akşam çökmeden kafayı bulmuş gençler, sırf gürültü yapmak için anlamsız bir şekilde bağırıp çağıranlar ile tam bir curcuna 🙂 Hostelin bulunduğu sokak şehrin barlarla dolu bölgesi, salsa dışında müzik yapan bir çok mekan var ve önleri bir ton “X kuşağı” ile dolu. Hostel’in hemen karşısında ise şık bir kaç restaurant vardı, birine girip peynirli fondü yanında iyi bir Malbec şarabı söyledik, Alexandra memleketinden tatlar gördüğü için çok duygusal anlar yaşıyordu 🙂 Güzel yemek, iyi içki derken restaurantta oldukça zaman harcamıştık. Çok geçmeden hostel’e dönelim dedik, ertesi gün bizi bekleyen bir uçak vardı.

[singlepic id=2595 w=200 h=150 float=right]Uçak diyorum çünkü bir sonraki durağımız olan Cartagena’ya gitmek için otobüs hiç avantajlı bir seçenek gibi gözükmedi. 13 saat boyunca dağlık araziden giden, keskin virajlarla dolu konforsuz otobüs seferinin ücreti 120000Peso(70$), üstelik polis kontrollerinin ne kadar can sıkıcı olduğunu yazmıştım. Uçağa binmek isterseniz ise ülkenin en büyük havayolu şirketi Avianca 200000Peso’ya(115$) uçuyor ve yolculuk sadece 45 dakika sürüyor. Biz de tabi ki uçağı seçtik.. Yalnız bir sorun vardı, LAN gibi diğer bazı Güney Amerikan havayolu şirketlerinde olduğu gibi bileti internetten almak isterseniz ülke vatandaşlarından daha fazla ödemek zorundasınız, gringo fiyatı koymuşlar o da neredeyse iki katına geliyor. Ancak eğer ofise gidip alırsanız normal tarifeyi ödüyorsunuz. Biz de akşam yemeği öncesi en yakındaki ofisin adresini alıp dışarı çıktık. Ofisin bulunduğu adres harabe bir bina çıktı, içinde iki evsiz dışında yaşayan yoktu 🙂 Yakındaki eczaneye gidip çok canayakın bir bayana başka nerede ofis bulabiliriz diye sorduk. Kıtanın birçok yerinde olduğu gibi burada da dikkatimi çeken dükkanların açık olsa da sürekli metal barlarla korunuyor halde olmasıydı, sanırım suç oranı çok yüksek olduğu için kendilerini sağlama almak zorunda kalmışlar. [singlepic id=2596 w=200 h=150 float=left]Eczane, bakkal gibi birçok yerde metal barın ardından siparişi verip parayı ödüyorsunuz. Bayanın tarif ettiği yer Medellin’in en modern bölgesi olan El Poblado Caddesi çıktı, yürürken hangi şehirde olduğumu unuttum adeta. Sağlı sollu plazalar, ultra lüks alışveriş merkezleri ve beş altı yıldızlı oteller.. Şehrin her zaman en gözde yerlerine kurulan Hard Rock Cafe de burada yerini almış. Böylece iki günde şehrin modern, tarihi ve eğlence merkezlerini görmüş olduk. Yalnız alışveriş merkezi içindeki ofis kapalıydı, biz de biraz dolaştıktan sonra aynı yolu geri dönmek zorunda kaldık. Bir diğer şansımız bileti havaalanına gidip almaktı, zaten başka çaremiz de yoktu. Tek ümidimiz bilet fiyatının oraya gidene kadar artmamasıydı. 57000Peso(33$) tutan bir saatlik taksi yolculuğu ile şehrin adeta bambaşka bir bölgesine gittik, Medellin Uluslararası Havaalanı ilginç bir şekilde çok uzağa kurulmuş. Ama manzara şahaneydi. Yemyeşil tepelerde yerini almış villalar, çiftlikler ve şirin yol restaurantları ile başlı başına bir gezi oldu. Neyse ki havaalanında bilet fiyatı aynıydı, ödemeyi yaptıktan sonra uçuş saatine kadar oyalandık. Ülkenin Karayip kıyısına geçiyoruz. Bunca şehir, dağlar ve ormanlardan sonra biraz deniz-kum-güneş için tam zamanı 🙂

 


You may also like...

11 Responses

  1. Ama artık bitir şu dünya turunu yauuu. Ben çatlamaktan bittim; senin turun bitmedi :)))

  2. Gözümaydın. Daha fazla çatlamayacağım. Türkiye’de olduğum bir zaman senden bazı tüyolar aldıktan sonra; artık ben çatlatırım ‘dünya turu’ planlayanları 🙂

  3. serdar says:

    kilise gercekten harıka dostum mukemmel kesıf olmus

  4. Nazan Şentrk says:

    Kolombiyalı kadınların doğal bir çekicilikleri olduğunu sanıyordum şaşırdım buna.Bu arada kilisenin görünümü çok ihtişamlı..Teşekkürler güzel bir yazı olmuş…

  5. eidolon says:

    Bekran memlekete hoşgeldin 🙂 myanmarla ilgili yazının çıktısını alıp gittim myanmara eğer senin bilgilerin olmasa ne yapardım myanmarda bilmiyorum insanın gerçekten sabrını test eden bir ülke,kamboçya yazını okuyup angkor whatada gittim böcek yemedim ama 🙂 her türlü ihtimale karşı(sitenin kapanması yada bir kazaya kurban gitmesi gibi) bütün yazılarının çıktısını aldım gideceğim yerlerde benim bir numaralı başvuru kaynağım olacaklar kısacası lonely planet benim için bitmiştir bekran planet kullanacağım bundan sonra.ayrıca şöyle bir baktımda aslında güzelde bir kitap olur bence eğer kitaba dönüştürürsen yazılarını imzalısından isterim.birde bekran psikolojni merak ediyorum 1 yıl civarı bir zamandır yollardaydın uzun bir zamandan sonra evindesin adapte olabildinmi yeniden durağan yaşantıya ve türkiyeye yoksa duvarlar üzerine üzerine geliyormu? yeniden hoşgeldin diyorum….

    • Bekran says:

      Hoşbulduk eidolon. Yazılarımın yardımcı olmasına çok sevindim, böcek yemeyerek çok büyük kaybın olmadı bence 🙂 Olur da ileride kitap çıkarma fırsatını bulursam söz sana imzalı bir kopyasını hediye edeceğim. Doğru söylüyorsun, bu kadar uzun sürenin ardından alışmak o kadar kolay gelmeyecek diye korkuyordum ama neyse ki İstanbul hızlı bir şehir ve sürekli yapacak bir şeylerim çıkıyor, aynı yolculuğumdaki gibi sürekli hareket halindeyim. Aksi halde durağan bir yerde herhalde çok zorlanırdım 🙂

      Selamlar, sevgiler

  6. salime başak says:

    Çok beğendim ödevimi arştrdm çok yardimci oldunuz

Leave a Reply to Yol Hiç Bitmez, Uzar Gider / The Road Goes Ever OnCancel reply