Meksika’ya Varış


– Başkentte kesin cochinita pibil denemelisin!

– Aa evet, bak mole yemeden dönme ülkene!

– Tatlı olarak da flan!

– Tekilada Don Pablo’dan başka içme!

*kendi aralarında İspanyolca konuşmalar*

– Sen Meksikalılara çok benziyorsun!

– Evet! İspanyolca biliyor musun, bilmiyorsan kazıklarlar bak.

– Ee, biraz. *bak biliyorum tadında bir kaç cümle*

– Sen istersen dilsiz taklidi yap, böylece seni bizden zannederler ve dolandırmazlar.

– ???

[singlepic id=2692 w=150 h=250 float=left]Cochinita nedir bilmiyordum, tekilayı ise önüme koysan içmek için iki defa düşünürüm ama Frankfurt’tan Mexico City’e doğru yaptığım 12 saatlik uçak yolculuğu sırasında orta koltukta oturan ben, her iki yanımdaki arkadaş canlısı Meksikalı gençlerin ülkelerini tanıtma gayretinin merkezinde oldukça eğlenceli zaman geçiriyordum. Bilinmezliklerle dolu bir yolculuktu Meksika, ilk planıma göre dünya turumun bir parçası olarak düşünmeme rağmen zorunlu erken dönüş yapmam sebebiyle görememiştim. Ülkeye dönünce aylarca biriken mil puanlarımı burası için neden kullanmayayım dedim ve seyahatin eksik kalan en önemli parçasını tamamlama şansına kavuştum. Yalnız her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, ne yapılır ne yenir tam araştıramadım, hangi şehirlere bile gideceğimi tam olarak bilmiyordum. Bavulumu bile uçağın kalkmasına üç saat kala hazırlamıştım. Evet, bilinmezliklerle doluydu Meksika ve bunun ne kadar harika bir duygu olduğunu anlatamam! 🙂

[singlepic id=2690 w=200 h=150 float=right]Güney Amerika’da 1 ay dolaştığım yol arkadaşım Alexandra da o tarihlerde yakınlarda olacaktı, Meksika’ya geleceğimi duyunca planlarını değiştirdi ve uçağımın indiği gün o da Guatemala’dan Mexico City’e uçacak şekilde kendini ayarladı. Böylece havaalanında buluştuk ve rezervasyonu www.hrs.com.tr sitesinden yaptığı otele doğru yol aldık. Bulduğu otel çok ucuzdu, kişi başı 10$’a nasıl bir yerle karşılaşacağımızın merakı içinde otelin olduğu bölgeye vardığımızda cevabı almamız uzun sürmedi: Otelin olduğu Zona Rosa bölgesi şehrin fuhuş merkeziymiş. Cadde kenarında üzerinde sadece tangaları ve koca çizmeleriyle yaşlı ve şişman hayat kadınları sıralanmış, gelen geçen arabalara el ediyorlardı. Polisler ise devriye gezip kadınların koruyuculuğunu yapıyordu, anladığımız kadarıyla açık alanda hayat kadınlığı burada yasal. Otel kapısının iki yanını işgal etmiş kadınların arasından geçip girişimizi yaptık ve yol yorgunluğunun da etkisiyle çok geçmeden yattık.

[singlepic id=2688 w=150 h=200 float=left]20 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan Mexico City’i nereden gezmeye başlayacaktık? Bir harita alıp otelimizin bulunduğu bölgeden merkeze doğru yürümeye başlamaya karar verdik. Şehirde çok iyi bir metro ağı var, tek yön bilet ücreti sadece 3 peso (50 kuruş). Ancak bir şehri gezmenin en güzel yolu yürümektir. Alameda Central Parkı’nın ardında şehir merkezi uzanıyor, onlarca saraya, müzeye, kiliseye ve akademik binaya ev sahipliği yapan merkez eski Aztek şehri Tenochtitlan’ın yerine kurulmuş. Dünyanın en fazla müzeye sahip şehrindeyiz, büyük çoğunluğunun girişi de ücretsiz olması takdire şayan. Ara sokaklarda Meksika’nın ulusal kahramanlarını tasvir eden harika t-shirt’ler satan yerler var, ben de bir ara gidip alırım diye düşündüm ancak bir türlü fırsatım olmadı. Biraz yürüdükten sonra yakınlarda bir kafeye geçip Meksikalılarla birlikte Avrupa Şampiyonası’nın yarı final maçını izledik. Burada halkın diğer Latin Amerika ülkeleri gibi futbol aşığı olduğunu biliyorsunuzdur, hele İspanya’nın oynadığı maçta tüm şehir öğle saatinde televizyon başına kilitlenmişti. Maçın ardından şehrin İstiklal Caddesi diyebileceğim Francisco Madero Sokağı’ndan [singlepic id=2693 w=200 h=200 float=right]ilerleyerek dünyanın en büyük meydanlarından biri olan Zócalo (Plaza de la Constitución)’ya vardık. Meydanı Metropolitan Katedrali, Ulusal Saray, Belediye binaları ve Templo Mayor Tapınağı’nın kalıntıları çevreliyor, ortasında ise dev bir Meksika bayrağı var. Şansımıza meydana varır varmaz çok şiddetli sağanak yağmur bastırdı, hemen katedralin içine saklandık, ardından birkaç resim çekip kendimizi meydanın ortasındaki metro istasyonuna attık. Şehir 2420 metre yükseklikte bulunuyor ve tüm yıl 25-30 derece arası seyreden, kuru ve yağmurlu olmak üzere iki mevsime sahip bir iklime sahip. Planımız buradan Plaza Garibaldi’ye geçmekti. Garibaldi’nin güzelliği Meksika’nın yerel kültürünü yansıtan yerlerden biri olmasından geliyor. Gece gündüz günün her saatinde en romantik aşk şarkılarını dillendiren mariachi’ler, yerel yiyecek ve içecek çeşitlerini satan neşeli tezgahtarlar ve meydanı çevreleyen vahşi batı filmlerini aratmayacak “salon”larıyla meydan her zaman hareketli. Dönüş yolu yorucu oldu, durmayan yağmurdan adeta donumuza kadar ıslandık ve kendimizi küçük bir esnaf lokantasına atıp dışarıdaki insanların taşmış kanalizasyon suları içinde eve dönüş çabasını izleyerek saatlerce bekledik.

[singlepic id=2705 w=150 h=200 float=left]Şehirde geçirdiğimiz ikinci gün aslında Six Flags Eğlence Parkı’na gitmekten ibaret oldu. Six Flags çoğunluğu ABD’de bulunan devasa parklarıyla, özellikle “yetişkinlere” yönelik eğlence sunuyorlar. Daha önce Los Angeles’takine gitmiştim, bazı atraksiyonların gerçekten şakası yok. Özellikle Goliath diye bir rollercoaster var ki, tarihinde birkaç ölüme sebep olmuş, geçici körlük ve sağırlık yaratan bir canavar. Tabi ki adrenalin meraklısı ben gitmeden edemezdim, peşimden Alexandra’yı da sürükledim 🙂 Gitmek için Ciudad Universitaria metro istasyonunda inip Six Flags yazan dolmuşlara binmek gerekiyor (20 peso). İstasyonun ismine dikkat ettiyseniz burası “Üniversite şehri”, Latin Amerika’nın en büyük ve tüm Amerika kıtasının en eski üniversitesi olan Universidad Nacional Autónoma de México (UNAM) burada yer alıyor. Tam 324000 öğrenciye sahip bu bilgi yuvasının ana kampüsü ise UNESCO dünya mirası listesinde. Six Flags’te heyecana fazlasıyla doyduktan sonra aynı durağa dönüp rotamızı, gittiğim her şehirde var mı diye mutlaka baktığım Hard Rock Cafe’nin burada olduğunu öğrendikten sonra o adrese, Polanco semtine doğru çevirdik. Chapultepec Parkı’nın kuzeyinde yer alan Polanco, şehrin en pahalı ve en lüks bölgesi. Meksikalılar da gösteriş konusunda Türklerden geri kalmamışlar belli ki, kulakları sağır edici gürültüleriyle caddeleri turlayan spor arabalardan ve kısacık tek parça elbiseleri, miktarı bir elin parmaklarıyla ifade edilen makyajlarıyla spor arabaları turlayan latin kızların oluşturduğu grotesk manzaranın arasında ilerleyerek kendimizi rock müziğin yeme-içme kültürüne armağan ettiği en büyük mirası olan mekana attık. Gecenin sonu geldiğinde içki menüsünün yarısını sipariş etmiştik bile 🙂

[singlepic id=2704 w=1500 h=200 float=right]Başkentteki son günümüz 40km kadar kuzeyde yer alan Teotihuacan tapınaklarını görmeye ayrılacaktı. Efsaneye göre tanrılar insanların yaradılışını burada tasarladığı için “Tanrıların Şehri” diye adı geçen bu antik Aztek kentine ulaşmak için önce Terminal Autobuses del Norte yani kuzey otobüs terminaline ulaşmak gerekli. Buradan her 20 dakikada bir otobüsler kalkıyor. Tek yön 38 peso (6 lira) verdiğimiz otobüste onar dakika aralıklarla binen ve en can yakıcı sesleriyle adeta uykusuz yolculukların teminatı olan Mariachi’lerin bahşiş toplama yarışına tanık olduk ve bir saat kadar sonra kültür mirasının girişine vardık. 57 pesoluk giriş ücreti var, içeri girdikten sonra saatlerce durmadan yürünse bitmeyecek büyüklükte bir alanla karşı karşıya kaldık. Alanda sayısız yer var görecek, Ölüler Bulvarı denilen geniş yürüyüş yolundan geçildiğinde Ay Tapınağı ve Güneş Tapınağı’na varıyorsunuz. Özellikle Güneş Tapınağı’na çıkmanızı tavsiye ederim, tarihi merdivenleri tek tek adımlayarak tepeye vardığınızda eski uygarlığın ihtişamını hayal etmek o kadar zor olmuyor. Zamanında toprakları Orta Amerika’nın büyük çoğunluğunu içine alan bir uygarlığın 150000 nüfuslu baş şehrine ev sahipliği yapmış, dünyanın o tarihte bilinen en kalabalık şehirlerinden [singlepic id=2701 w=150 h=200 float=left]biri. Şehrin yapımı millattan önce 200 yılında başlamış, tapınaklar da MÖ 100’li yıllarda inşa edilmiş. Kazılarda çıkartılan bir çok eser şu anda Ulusal Antropoloji Müzesi’nde sergileniyor. Uygarlıkta hayvanlara derin anlamlar yüklenmiş, Aztekler atalarının ruhlarının bu hayvanlarda saklı olduğuna inanmışlar. Ay Tapınağı’nın önünde yer alan Jaguar Sarayı’daki heykeller ve Quetzalcoatl Tapınağı’ndaki yılan figürleri bu düşüncenin yansımalarını sunuyor. Bugünkü turistik bölgede de en çok satan ürünlerden biri bu hayvanların seslerini çıkaran küçük üflemeli aletler. Mel Gibson’un yönettiği Apocalypto filmini izleyenler o dönemin yaşam tarzı hakkında izlenim edinmişlerdir, tanrılara insan kurban etme gibi geleneklerin hiç de abartılmadığı, hatta daha vahşi şekilde gerçekleştiği söyleniyor. Aklımda merdivenlerden aşağı yuvarlanan insan kafalarını gösteren film sahneleri, el işlerinin ve maya sembollerinin doldurduğu tezgahlardan başını kaldırmayan kalabalığın arasından turumuzu tamamladık ve dönüş yolu için aynı otobüsü kullanarak akşam saatlerinde başkente ulaştık.

Bu yoğun metropolde yeterince zaman geçirmiştik, artık biraz denizi, biraz güneşi hakkettiğimizi düşünmekten geri alamıyorduk kendimizi. Dört gün bence Mexico City için yeterli. Meksika yolculuğumuzun bir sonraki noktası olan Cancun, Amerikalı öğrencilerin büyük çoğunluğunu oluşturduğu bir parti şehri. Biraz eğlence zamanı!


You may also like...

4 Responses

  1. dünyayı geziyorsun mükemmel bir duygu böylelikle bizde sizinle geziyoruz 🙂

  2. Melis Davut says:

    Yazılarınızın birçoğunu okudum! Ne güzel yerler görmüşsünüz, ne de güzel anlatmışsınız! İnsan kıskanmıyor değil 🙂 Özellikle Meksika geziniz ayrı bir ilgimi çekti, balayında Meksika’ya gitmek düşüncelerimiz arasında. Size birkaç soru sormak isterim, yardımcı olabilirseniz çok sevinirim. 🙂 Duyduğum kadar tehlikeli bir ülke mi yoksa abartılıyor mu? Konaklama ve yeme içme ne civarlarda? Bir de sizce balayı için uygun bir ülke olur mu? Çok soru sordum biliyorum. 🙂 Son bir sorum daha olacak.. Eşim yalnızca Meksikayı görmek yerine direk Güney Amerika turu mu yapsak diye düşünüyor. Bu da gitmeyi düşündüğümüz tur. https://www.entas.com.tr/tour/785-guney-amerika—patagonya-cruise.html Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Çok teşekkürler şimdiden :))

    • Bekran says:

      Merhabalar! Meksika’nın tatil yerleri hiç tehlikeli değil, o anlatılan yerler daha çok Amerika sınırına yakın kasabalar. Nasıl Türkiye’ye gelen kimse tatilini Suriye sınırında yapmıyorsa, Meksika’da da o tarafa turist gitmiyor. Konaklama fiyatını soruyorsanız fiyatlar ABD ayarı, özellikle Yucatan yarımadası pahalı. Yeme içme ucuz ve çok güzel bir mutfağı var. Balayı için Playa del Carmen ya da Isla Mujeres adasını tercih edebilirsiniz.

      Linkini gönderdiğiniz turu da inceledim. Patagonya ile Meksika çok farklı, neden hoşlandığınızı bilemediğim için bunu seçin diyemem. Patagonya daha çok doğa, buzullar, penguenler ve soğuk havadan hoşlananlara hitap ediyor. Meksika’nın tatil bölgesi ise tamamen deniz, kum, güneş, parti ve tropikal adalar. Siz bilirsiniz 🙂

Leave a Reply to adana evden eveCancel reply