Archive for the Category »En İyi 10 Gezi Filmi «

En İyi Gezi Filmi #1 – Into the Wild (2007)


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Başarılı bir öğrenci ve sporcu olan Christopher McCandless (Emile Hirsch) üniversiteden mezun olduktan sonra tüm elindekilerden vazgeçer, tek birikimi olan 24,000$’ı hayır kurumuna bağışlar ve ailesine haber bile vermeden Alaska’ya doğru, vahşi doğanın içinde yaşamak amacıyla otostop çekmeye başlar. 2 yıllık yolculuğu boyunca Christopher hayatını şekillendirecek birçok kişiyle tanışacak, birçok olay yaşayacaktır.

Şu ana kadar adı geçen gezi filmleri içinde tamamen özel bir yere sahip Into the Wild. Tüm bu filmlerden farkı doğaya dönüş filmi olması, sistemden ve toplumdan koparak kendini tamamen doğaya veren hayat dolu Christopher McCandless’ın ilham veren gerçek hikayesi. Film seyirci üzerinde derin izler bırakıyor, tabir yerindeyse her şeyi bırakıp uzaklaşma hissi uyandırıyor. Bu kadar dokunaklı bir hayat öyküsünden etkilenmemek, McCandless’ın büyük cesaretini ve azmini takdir etmemek için ruhsuz olmak lazım.

Sean Penn 4. yönetmenlik denemesinde tam anlamıyla zirveye çıkmış. Bundan sonra daha iyisini yapabilir mi emin değilim. Muhteşem doğa görüntüleri kusursuz kamera açılarıyla öyle güzel yedirilmiş ki filme, 10 saat bile sürse sıkılmadan izlenebilir o güzellikler. Filmin müziklerini yapan Pearl Jam solisti Eddie Vedder ise, bu görüntülere mükemmel eşlik eden eserler çıkartmış ortaya. Sonuçta teknik açıdan tam anlamıyla kusursuz bir film var karşımızda, hikayesi ise izleyenin aklından senelerce çıkmayacak kadar güçlü. Bütün bu sebeplerden dolayı Into the Wild filmini huzurlarınızda en iyi gezi filmi ilan etmekte hiç sakınca görmüyorum :)

En İyi 10 Gezi Filmi #2 – Diarios de Motocicleta


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

“Let the world change you… and you can change the world”

1952 yılında 23 yaşındaki tıp öğrencisi Ernesto Guevara de la Serna -nam-ı diğer Che Guevara- okuluna son sene ara verip 29 yaşındaki Biyokimyager arkadaşı Alberto Granado’nun Buenos Aires’teki evlerinden başlayarak Güney Amerika’yı baştan başa motorsikletle katedecek 8000km’lik ve 4 aylık yolculuğuna katılmaya karar verir. Amaçları yaşadıkları kıta hakkında o zamana kadar sadece kitaplarda okuyabildikleri şeyleri gözlemlemek ve yolculuğu Alberto’nun 30. yaşgününde kıtanın diğer ucunda, Guajira Peninsula, Venezuala’da bitirebilmektir. Ama yolculuk bekledikleri gibi gitmez; sürekli bozulan motorsiklet, para sıkıntısı, yolda karşılaştıkları insanlar ve adaletsizlikler, ikisi arasındaki fikir ayrılıkları derken bu yolculuğun aslında sandıklarından çok daha fazlası olduğunu farkederler.

İnsanı çok derinden etkileyen, boğazına düğümlenen, hayatını sorgulamasına rol açan filmler vardır ya hani, bu film onların en iyi örneklerinden biri. Che’nin yaptığı bu yolculuğa dair günlüğüne yazdıklarından uyarlanan 2004 yapımı bu filmde onun gerilla dönemini ve politik mücadelesini izlemiyorsunuz (filmde devrim, mücadele ve kavga gibi sözcükler geçmiyor bile), bu filmde 23 yaşında hırslı bir tıp öğrencisinin yaşadıkları karşısında olgunlaşmasına ve değişmesine tanık oluyorsunuz; kısaca Ernesto Guevara de la Serna’nın Che’ye dönüşümünü izliyorsunuz. Che bu yolculukta o kadar etkilenir ki, yolculuk bittiğinde eve dönmez, kendine daha büyük hedefler seçmiştir artık. Çünkü yaşadıkları dünyada “Çok fazla haksızlık var”dır. Hikayenin devamını ise iyi biliyoruz.

Politik düşünceniz ne olursa olsun, Che’nin fikirlerini benimseyin ya da benimsemeyin; bir kere onun insancıllığından, saf dürüstlüğünden ve yardım severliğinden etkilenmemeniz mümkün değil. Yolda karşılaştığı hasta insanları sahip olduğu tıp bilgisiyle bütün gayretiyle iyileştirmeye çalışması bir yana halk tarafından dışlanmış ve bir adada yaşamak zorunda bırakılmış cüzzamlılara ulaşmak için ağır astımı olmasına rağmen akıntılı nehri yüzerek geçmesi, onlara içtenlikle sarılması, onlarla futbol maçı yapması ne kadar büyük bir insan olduğunu gösteriyor. Bunun yanında filmi izlerken o dönemde daha şehirleşmemiş, bozulmamış Güney Amerika insanının sıcaklığına, yüksek kültürüne (bir sahnede Ernesto otostop çektiği bir kamyonda yolculuk ederken bir şiir okur, şoför de ona “Neruda mı yoksa Lorca mı?” diye sorar, daha ne olsun) ve onuruna hayran kalmamak mümkün değil.

Ünlü Meksikalı aktör Gael García Bernal Che’yi canlandırmakta çok çok başarılı, daha iyi bir seçim olamazdı, Alberto Granado rolünde ise Rodrigo de la Serna var -ki o da yaptığı işin hakkını sonuna kadar veriyor. Gerçek Alberto Granado filmin çekimi sırasında sette takılmış, oyunculara yönetmenlere gerçek hikayeyi bozmasınlar diye düzeltmeler yapmış, yürek parçalayan son sahnede ise kendisini görebilirsiniz. Filmin soundtrack’i kesinlikle halikulade. Gustavo Santaolalla imzasını taşıyan müzikler filmin atmosferini güçlendiriyor, sizi Güney Amerika’ya götürüyor ve tam anlamıyla ruhunuza dokunuyor. Özellikle filmin kapanış jeneriğinde siyah beyaz görüntüler eşliğinde çalan “De Ushuaia a La Quiaca” parçası defalarca dinlenebilecek muhteşem bir ezgi.

Filmin Brezilyalı yönetmeni Walter Salles’e de değinmemek olmaz. Belgesel çekerek başladığı yönetmenlik kariyerinde hızla yükseldi ve kısa zamanda ülkesinin en tanınmış isimlerinden biri haline geldi. Eşsiz Güney Amerika manzaralarını arkaplanda belgesel tadında, fotoğrafçı estetiğiyle işlediği bu film ile de kariyerinin zirvesini yaptı desek yanlış olmaz, aldığı “En İyi Yabancı Film” Oscar’ı ile zaten hakettiği şekilde ödüllendirildi. Yönetmenin başka bir filmini merak ederseniz tavsiyem Central do Brasil (1998) olacaktır. İzleyin, izlettirin..

En İyi 10 Gezi Filmi #3 – Cidade de Deus (2002)


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Brezilya.. 1960′lar.. Yer Tanrıkent.. Gençlerden oluşan Ölüm Üçlüsü motelleri soymakta, petrol dolu tırları kaçırmakta. Daha küçük çocuklar ise onları izleyip öğrenmektedir. Fazla iyi öğrenirler.. 1970′ler.. O çocuklardan Li’l Zé yükselişe geçer ve şehri kontrolüne alır. Rakip çeteleri acımasızca ortadan kaldırdığı için etrafa korku saçmaktadır. Tamamen karanlık tarafa geçmesine engel olan tek şey yakın arkadaşı Bené’dir. Rocket ise seneler boyunca bu ikisinin yükselişini izlemiştir ve bundan kendine pay çıkarmaz. Tek istediği fotoğraf çekmektir ama yine de kendini daima karmaşanın içinde bulur.. 1980′ler.. Son kalan iki çete arasında işler çığrından çıkmıştır.. Bütün bunlar son bulacak mı? Tanrıkent’e hoşgeldiniz..

Rio de Janeiro diyince herkesin aklına aynı şeyler gelir: Copacabana Plajı, Samba, Karnaval, Capoeria, Futbol.. Oysa ne kadar pek bahsedilmese de orada yaşayanların ve oraya gezmeye gidenlerin gözünün önünden hiç gitmeyen bambaşka bir manzara vardır: Rio’nun tepeleri ve favelalar. Favelalarda fakirlik son derece acımasızdır, oradaki herkes çocukluktan itibaren suç ve silahla tanışır, uyuşturucu başlıca gelir kapısı, cinayetler ve çeteler arası savaşlar ise günlük yaşamın bir parçasıdır. Sıradan güneşli bir günde Ipanema’da Caipirinha’sını yudumlarken duyar halk silah seslerini ve kimse umursamaz, çünkü kendi kaderlerine terkedilmişlerdir tepelerdekiler..

Uzun süredir bu şanssız bölgelerdeki hayatı beyazperdede cesurca anlatacak bir yönetmen çıkmadı ta ki belgesel filmlerle Brezilya’da hatırı sayılır bir ün kazanmış olan Fernando Meirelles, 2001 yılında bu işe elini atmaya karar verene kadar. Bunun ne kadar önemli olduğunu vurgulamalıyım çünkü favela yaşamı Brezilya’da tabudur, hakkında konuşulmaz, politikacılar sanatçıların bu işi kurcalamamalarını rica ederler(!), sonuçta ülkelerine gelecek turistleri ve dolarları kaçırmak istemezler. O yüzden favelalar hakkında film yapmak bir başkaldırıdır, halkın çoğunluğu tarafından nefret edilmeyi, medya tarafından karalanmayı göze almaktır. Sırf bu yüzden yönetmeni takdir etmeliyiz. Ancak çok daha fazlası var..

Hikaye gerçek bir öyküye dayanmakta, yirmi yıllık bir dönem boyunca Tanrıkent’teki güç savaşını anlatıyor. ”Cidade de Deus” yani Tanrıkent, 1960′larda hükümet tarafından inşa edilen bir mahalleydi. Yapımından sonra kendi haline bırakıldı ve kısa zamanda Rio’nun en tehlikeli favelalarından biri oldu. Meirelles çocukluğunu Tanrıkent’te geçirmiş biri olarak, oradaki yaşamı en doğru şekilde resmetmeye çalıştı. Oyuncuları favelalardan, özellikle Tanrıkent’te yaşayanlardan seçti, hatta birçoğu gerçek hayatta da çete üyesiydi ve adam öldürmüşlerdi. Bu nedenle çok fazla rol yapmalarına gerek kalmadı, hatta çete adetleri konusunda yönetmene tavsiyeler bile verdiler. Filmde çocukların vahşeti ne kadar kolay kabullenebildiğini ve buna ne kadar çabuk alıştığını görmek ürpertici, bir bakıma Sineklerin Tanrısı‘nı hatırlatıyor. Ve bütün bunların gerçekten yaşandığını, günümüzde yaşanmakta olduğunu ve hala bir çözüm üretilemediğini bilmek tam anlamıyla can yakıcı. Hikayenin vuruculuğunun, oyuncuların doğallığının yanında kusursuz kurgusunu ve görüntü yönetmenliğini de ekleyince Brezilya’dan çıkmış ve sadece 3 milyon dolar bütçeyle çekilmiş bu film, tüm zamanların en iyi filmleri arasına girmeyi sonuna kadar hakediyor.

NOT: Bu arada Rio’yu ve favelaları orada uzun süre yaşamış bir Türk yazarın bakış açısından okumak isterseniz Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent kitabını tavsiye ederim.

En İyi 10 Gezi Filmi #4 – Slumdog Millionaire


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Mumbai’nin varoşlarından gelen 18 yaşındaki yetim Jamal Malik, “Who Wants to be a Millionaire?” yarışmasında en yüksek ödüle, 20 milyon rupiye sadece bir soru uzaktadır. Şovun o gecelik bitmesinin ardından Jamal, eğitimsiz olan birinin bu kadar büyük başarıyı ancak hile yoluyla gösterebileceğinden şüphelenilip tutuklanır. Ama yarışmadaki her sorunun cevabıyla o gece Jamal’ın inanılması zor gerçek hikayesi ortaya çıkacaktır. Fakat sadece bir soru gizemini korur…

Slumdog Millionaire, hem gişede hem de kazandığı 8 Oscar’la sağladığı başarıyla 2008 yılının en önemli filmlerinden biri oldu. Tamamen Hindistan’da, Hint stüdyolarında çekilen, Hint oyuncuların oynadığı film En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dallarında Oscar’ı, BAFTA’yı ve Altın Küre’yi kapmakla kalmadı (bunu başaran iki filmden biri – diğeri Schindler’in Listesi), dünya çapında toplam 104 ödül gibi ulaşılması zor bir rakama ulaştı. Film, Hindistan’ın arka sokaklarındaki hayatı öylesine eğlenceli, renkli ve hareketli anlatıyor ki, filmin başkarakteri Jamal’i daha ilk dakikalarla seviyor ve parayı kazanıp sevdiği kıza ulaşmasını en az filmdeki Hint halkı kadar istiyorsunuz :) Bu da filmin ne kadar derin, ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Çoğu yerde Hint sinemasına ve Hint geleneklerine yaptığı referanslarla ülkesinde çok büyük olsa da ülke dışında pek dikkat çekmemiş bir sinemayı tam anlamıyla dünyaya sevdirme görevini üstleniyor ve bunu başarıyor. Filmin sonunda yer alan Bollywood dansı ise 2 saatlik bu deneyimi en güzel şekilde noktalıyor. Danny Boyle kesinlikle son yılların en önemli yönetmenlerinden biri. 27 senedir çizgisini hiç bozmadan muhteşem filmlerle karşımıza çıkıyor ve eminim en az bu film kadar iyi daha nice film izleyeceğiz kendisinden.

Not: The Beach ile birlikte listemize Danny Boyle’dan iki film girmiş oldu. Böyle giderse üç de olur, dört de, yeter ki Danny Boyle dünyanın ilginç köşelerinde film çekmeye devam etsin :)

En İyi 10 Gezi Filmi #5 – Before Sunrise (1995)


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Avrupa’da bir tren yolculuğu sırasında tesadüf eseri tanışan iki genç… Jesse (Ethan Hawke) ve Celine (Julie Delpy), Viyana’da trenden inerek ertesi gün sabaha kadar şehri dolaşıp birlikte vakit geçirmeye karar verirler. Viyana sokaklarında durmaksızın dolaşıp kafelerinde bir şeyler içmek için konaklayan ikili, birbirlerine her an daha da yakınlaşırlar. Ama her ikisi de, bunun birlikte geçirecekleri ilk ve tek gece olduğunu bilmektedir. 

Yönetmen Richard Linklater’ın Philadelphia’da tesadüfen tanıştığı Amy adlı kadınla akşam boyunca şehrin sokaklarını dolaşmasından çıkan fikir 90′ların en duygusal ve akılda kalıcı filmi olarak izleyiciyle buluştu. Şahane Viyana görüntüleri, dopdolu diyaloglar ile film içinizi ısıtmayı çok iyi başarıyor ve ilişkiler hakkında defalarca düşünmeye itiyor. Diyalogların aslında ilişkiyle ilgili olmamasına rağmen karakterlerin arasında zamanla oluşan bağı vücut dillerinden ve yüz ifadelerinden hissettirebilmek sinemanın gücünü göstermez de ne yapar söyleyin. 9 sene sonra çekilen Before Sunset’te karakterler bu sefer Paris’te bir araya geliyorlar ve çoğu izleyiciye göre ikinci film birincisinden daha başarılı. Hangisi daha iyi yorum yapmak zor ama şu kesin ki Linklater gibi yönetmenler olmasa Amerika’dan duygusal film izleyemeyeceğiz..

En İyi 10 Gezi Filmi #6 – Easy Rider (1969)

Hippi motorcular Wyatt (Peter Fonda) ve Billy (Dennis Hopper) Mardi Gras Festival’ine gidebilmek için gerekli parayı California’da sattıkları uyuşturucudan sağladıktan sonra ülkeyi motorsikletle batıdan doğuya katedecek bir yolculuğa girişirler. “Amerika”yı aradıkları bu yolculukta onları otostopçular, kendilerine katılacak alkolik bir avukat (Jack Nicholson) ve hapishane hücresi beklemektedir.

Son dönem filmlerinen yeterince bahsettim. Şimdi sırada eskilerden bir klasik, 68 kuşağının baş tacı filmlerinden Easy Rider var. Yönetmen koltuğunda oturan Dennis Hopper başrollerden birini kendisine vermiş, yanına Peter Fonda ve tartışmasız tüm zamanların en iyi aktörü Jack Nicholson’u çağırmış. Filmin düzgün bir senaryosu bile olmadığından çoğu diyaloglar doğaçlama gelişmiş, aktör ihtiyacı ise otoyol üzerindeki motorcu barlarından karşılanmış. Film vizyonda beklenenin üzerinde bir etki yarattı ve zaman geçtikçe o kadar kült oldu ki, bir motorcu neslini tam anlamıyla baştan yarattı. Günümüzde belli bir yaşı geçmiş her motorcuya bakın, bu filmden bir şekilde ilham aldığını görürsünüz. Sadece bu bile, filmi sinema tarihinin unutulmazları arasına koymaya yeter.

Bu sefer fragman yerine, filmin açılış sahnesini koyuyorum. Sahneye hangi şarkı eşlik ediyor dersiniz, tabi ki Steppenwolf ve Born to be Wild :)

The video cannot be shown at the moment. Please try again later.

En İyi 10 Gezi Filmi #7 – L’Auberge Espagnole


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

20′li yaşlarında, Fransa’da yaşayan Ekonomi öğrencisi Xavier (Romain Duris) İspanyolcasını geliştirmek için Erasmus öğrenci değişim programına katılır ve Barcelona’ya gelir. İlk işi onun gibi yabancı öğrencilerle dolu bir daireye taşınmaktır; İtalyan, İngiliz, Danimarkalı, Belçikalı, Alman ve İspanyol ev arkadaşlarıyla Xavier için hayat, önündeki bir yıl boyunca pek normal geçmeyecektir.

Barcelona hakkında bu kadar yazdıktan sonra, sıradaki filmimin Barcelona hakkında olması çok şaşırtıcı olmasa gerek :) Bu sefer, geçenlerde izlediğim sıcak ve eğlenceli 2002 yapımı bir Fransız filmi ile karşınızdayım. İsmi “İspanyol Apartmanı” olarak çevrilebilir. Erasmus ile yurtdışına giden her öğrencinin karşılaştığı klişeler, ev ararken yaşadıkları, ev arkadaşlarıyla maceraları komik bir dille anlatılmış. Benzer deneyimi olmuş herkesin kendinden birşeyler bulabileceği anlara sahip bu film, tam anlamıyla “kendini-iyi-hisset” filmlerinden ve izledikten sonra pişman olmayacağınızı garanti edebilirim :)

Başrol oyuncusu Romain Duris’in kendi ülkesinde oldukça popüler olduğunu belirtmem gerekir. Amelie filmiyle meşhur olmuş Audrey Tautou da küçük bir rolle filmde yer alıyor. Bu arada, film Fransa’da çok tutunca, aynı karakterlerin 5 sene sonra tekrar bir araya geldiği zaman yaşadıkları maceraları anlatan bir devam filmi çekildi. İsmi Les Poupées Russes (Rus Bebekleri). Bu filmi beğenirseniz ona da bir göz atabilirsiniz..

En İyi 10 Gezi Filmi #8 – In Bruges (2008)


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

İrlandalı suikastçiler Ken (Brendan Gleeson) ve Ray (Colin Farrell), Londralı mafya babası Harry Water (Ralph Fiennes) tarafından, Londra’daki kilise işi ters gidince ortalığın yatışması için Noel’de iki haftalığına Belçika’ya, bir Orta Çağ şehri olan Brugge’ye gönderilirler. Harry orada talimatını beklemelerini ve göze batmamalarını söyler. Harry’den haber beklerken Ken bu tarihi şehrin keyfini çıkartmaya bakar, Ray ise tamamen sıkılmıştır ve evini özlemektedir. Ve talihi Chloë ile tanışmasıyla döner, kendisi çekilmekte olan ve Amerikalı cüce Jimmy’in oynadığı bir filmin setine uyuşturucu tedarik etmekle meşgul oldukça havalı bir kadındır. Tam bu sırada Harry’den talimatlar gelir, ancak masalsı Brugge atmosferinden büyülenmiş olan Ken artık hayata farklı gözlerle bakıyordur ve yeni işi alabileceğinden emin değildir. Çılgına dönen Harry, Brugge’ye doğru yola çıkar, bu sırada Ray’in başında yeni dertler vardır: Kanadalı turist bir çift ve tek gözü kör hırsız Eirik.

İngiliz kara komedisinin en güzel örneklerinden biri Brugge şehri gibi bir arkaplanla birleşince, muhteşem diyaloglar üzerine Colin Farrell’in sıkıntılı karakteri ve mimikleri eklenince filmin her saniyesinden keyif almamak imkansız. Farrell bu rolüyle Altın Küre’yi kaptı. Ayrıca film BAFTA en iyi senaryo ödülüne sahip.

Filmi izlediğim zaman büyülendiğim Brugge şehrine geçen sene gitme fırsatı buldum ve beklentilerimi tamamen karşıladı. İnsanların oturduğu sıradan apartmanların 400-500 yıllık olduğu, arnavut kaldırımlı sokakları, süslü at arabaları ve sürekli klasik müzik çalan geniş meydanıyla Brugge dünya üzerinde Orta Çağı atmosferinin en iyi yakalanabileceği birkaç şehirden biri bence. Günümüzde filmin en kritik sahnesinin geçtiği saat kulesi başrolde olmak üzere In Bruges turları düzenlenmeye başladı ve filmin popülaritesi ile birlikte şehrin turist sayısı da her geçen yıl artıyor.

Brugge’ye gidenlere benden küçük bir tavsiye: Oraya gitmişken dünyanın en eski pub’larından biri olan De Garre’ye uğramadan dönmeyin. 130 çeşit birası olan bu aşırı tarihi pub’da %13 alkol oranlı birayı, yanında kaşar peyniriyle beraber deneyin, bana teşekkür edeceksiniz :)

Filmden küçük bir replikle bitiriyorum:

Ray: Bu ne ya?
Ken: Kıyamet günü. İnsanlığın, tüm suçlarından dolayı yargılanacağı zaman.
Ray: Kimin cennete kimin cehenneme gideceğinin belirlendiği gün değil mi?
Ken: Evet.
Ray: Şu diğer yer nedir?
Ken: Araf.
Ray: Araf mı?
Ken: Araf bir çeşit ara mekandır.
Ray: Kötü değilsin ama o kadar da iyi değilsin.
Ray: Tottenham gibi.

En İyi 10 Gezi Filmi #9 – Lost in Translation (2003)


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154
50′li yaşlarında, yarı-emekli film yıldızı olan Bob Harris (Bill Murray) bir viski firmasının reklam filmi için Tokyo’dadır. Kötü giden evliliği onu tüketmiştir. Filozofi mezunu, yeni evli Charlotte (Scarlett Johansson) ise onu ihmal eden fotoğrafçı kocasının peşinden Tokyo’ya gelmiştir. Charlotte hayattaki yerini bulmaya çalışır, Bob ise yorgundur ve melankoli içindedir. İki Amerikalı, Japon dili ve hızlı yaşamı yüzünden tam bir kültür şoku yaşadıkları şehirde, ideal gezi arkadaşı olurlar. Ve arkadaşlıkları zamanla tecrübe haline gelir: Adamın kıza verebileceği hayat dersi nedir, kız adamı hayata tekrar bağlayabilecek midir?

2003 yapımı Lost in Translation, efsanevi Francis Ford Coppola’nın kızı Sofia Coppola’nın ikinci filmi. Babasından aldığı yönetmenlik mirasını iyi kullanan Coppola, hem yazdığı hem yönettiği bu filmiyle en iyi senaryo dalında Oscar ödülünü kaptı. Film, iki yabancının tamamen farklı kültüre sahip yabancı bir ülkede “kaybolmalarını” ve tekrar bulunmalarını anlatıyor. Beğeneni kadar beğenmeyenin de çok olduğu ama bence sıcak, yalın, kendi halinde bir film. Müzikleri de çok güzel. God Save the Queen’in Japon versiyonunu dinlemeniz lazım :)

Bill Murray’in oyunculuğunu çok beğendim, adam resmen kendini oynamış filmde. Coppola da zaten Bob karakterini Bill Murray için yazdığını, o oynamazsa filmin de çekilmeyeceğini söylemiş. Neyseki Bill Murray kabul etmiş de, böylesine güzel bir filmi izleyebiliyoruz. Bill Murray oynadığı filmler içinde en sevdiğinin bu film olduğunu belirtmiş.

Sadece 27 günde çekildiğini de dipnot olarak belirteyim.

En İyi 10 Gezi Filmi #10 – The Beach (2000)


Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Warning: print_r() has been disabled for security reasons in /home/bekransa/public_html/wp-content/plugins/youtube-embed/includes/generate-embed-code.php on line 154

Blog’umu yazarken sadece şarkıları değil, sevdiğim filmleri de eklemeye karar verdim. Böylece en iyi 10 gezi filmi listemle karşınızdayım.

İlk filmimiz olarak Tayland’a giden yada gidecek çoğu sırtçantalının izlediği, izlemese de bildiği The Beach var. Saygıdeğer Danny Boyle’ın yönettiği Alex Garland’ın romanından uyarlanan 2000 yapımı filmin hikayesi şöyle:

20′lerinde sırtçantalı bir gezgin olan Richard (Leonardo di Caprio) Tayland’a gider ve Bangkok’ta bir hostel’da kaldığı sırada yan odadaki aklını kaçırmış komşusu ona dünyanın tüm güzelliklerinin olduğu ve çok az kişinin bildiği efsanevi bir adadan bahseder. Adam çok geçmeden intihar eder ve bahsettiği yerin haritasını Richard adamın üzerinde bulur. Böylece Richard’ın cenneti arayışı başlar. Gerisini de siz izleyin :)

Film her ne kadar genel olarak çok beğenilmediyse de benim çok sevdiğim birçok öğe (gezmek, Tayland, tropikal ada, iyi müzikler, Danny Boyle) bir arada olunca beğenmemem çok zordu. Sinema tarihinin gerçek değeri verilmemiş filmlerinin arasında bence The Beach’in sağlam bir yeri var!

Filmde sözü edilen adanın ve sahilin çekimleri Tayland’da Ko Phi Phi adalarına bağlı Maya Beach’te yapıldı. Geçen sene Tayland’a yolum düştüğünde o muhteşem sahili görmeyi çok istesem de hava buna izin vermemişti. Bu yüzden hem orayı görebilmek, hem de ülkeyle özlem gidermek için Dünya Turu’mda Tayland’a tekrar gitmeye karar verdim. Bakalım bu sefer şansım dönecek mi…

Ve The Beach filminin fragmanı.

 

konak İlaçlama İçme Suyu böcek ilaçlama bursa ilaçlama kene ilaçlama hamam böceği ilaçlama ilaçlama şirketleri