Kuzeye Doğru


Höfn’den ayrılalı çok geçmemişti, artık fiyortlarıyla ünlü Doğu İzlanda topraklarındaydık. Yollar burada oldukça kıvrımlı olduğu için fazla mesafe kaydetmek güçtü, o yüzden ülkenin ikinci büyük şehri Akureyri’ye giden yolda küçük bir kasaba olan Egilsstaðir’de geçirmeye karar verdik geceyi. Hem kasabanın kıyısında kurulduğu Lagarfljót Gölü’nü gezebilir, şansımız yaver giderse gölün 12 metrelik dev solucanını görebilen sayılı insanlardan olabilirdik. Plana göre önce rezervasyonu yaptığımız Birta Guesthouse’ye check-in yapıp eşyaları bırakacak ve dönüş saati derdi olmadan çevre yerlere rahat rahat sürecektik. Egilsstaðir yolunda yumurta heykelleriyle bilinen balıkçı kasabası Djúpivogur, karlı dağlarla çevrili Álftafjörður fiyortu, Petra isimli dünyanın en büyük taş koleksiyoncusunun keşiflerini sergilediği ünlü evinde küçük bir mola derken kalacağımız yere çok geçmeden vardık. O ana kadar her şey yolundaydı, tek endişemiz son bir saattir geçtiğimiz yerlerin karla kaplı olmasıydı ki yine de yollar açık olunca bizi kötü etkilemedi. Ta ki, Egilsstaðir kasabasına varmaya sadece 15 dakika kadar kala yoğun bir kar fırtınası başlayana kadar. Bu kar yağışı tam anlamıyla gezimizin seyrini değiştirdi.

İzlanda evleri

Sonunda pansiyona geldiğimizde aynı şekilde zile bastık, karşı taraftaki adam 5 dakika içinde elinde pos cihazıyla çıkageldi. Odaya yerleştik, çantaları bıraktık ve kar şiddetini daha da artırmadan gezebildiğimiz kadar gezelim diye kendimizi dışarı attık. 1 saat kadar mesafede Borgarfjörður eystri vardı, penguene benzeyen turuncu gagalı dünya tatlısı ama son derece nadir görülen puffinlerin (kutupmartısı) en yaygın bulunduğu yerlerden biri olmasıyla meşhur. Gözalıcı fiyortların ardından ulaşılan kasabada aynı zamanda elf evlerinden örnekler vardı, yerel halk elf kraliçesinin burada yaşadığına inanıyormuş. Gitmeden olmazdı, biz de offline haritamızda yeri işaretledik ve yola koyulduk. Kar hala yağıyordu ama henüz ciddi bir durum yoktu. Başta çok önemsemedik, sürmeye devam ettik. Gittikçe yol karla kaplandı, rüzgar şiddetini artırdı ve yarım saat içinde göz gözü görmez oldu. Yolun nerede başlayıp nerede bittiğini bilemez olduk. Ve dağlık bölgede devamlı tırmanıyorduk, çevrede tek araç bile yoktu. Araç kara saplanacak endişesiyle geri dönmeye neredeyse karar vermiştim ki dağ geçişinin tepesine vardık. Önümüzde o ana dek gördüğümüz en güzel manzaralardan biri duruyordu. Onlarca kilometre ötedeki denize doğru inen kıvrımlı yol siyah bir ip gibi kıvrılıyor ve onun dışında her şey bembeyazdı. Bir ressamın paletinden çıkmışcasına gerçeküstü gelen görüntü bizi çok etkiledi. Dönüşte yine oradan geçmek zorunda kalacaktık ve bu kar yağışı devam ederse belki yol kapanacak, sonuçta kasabada mahsur kalacaktık ama sırf o manzaranın büyüsüne kapılıp devam ettik ve aşağı inmeye başladık. Yer yer in cin top oynayan yolun ortasında arabayı parkedip, kendimizi kara atmayı da ihmal etmedik. Yol kenarında çoktan bel seviyesine ulaşmıştı kar kalınlığı 🙂 Aşağı indikçe yol açıldı ve kasabaya toplamda 1 saat gecikmeli olarak varmış olduk. Kasabada kimse yoktu yine, işin kötü tarafı puffinleri de bulamadık. Tüm canlılar sıcak yerlere kaçmakla meşguldü sanki. Okyanus kıyısında simsiyah boyanmış oldukça ilginç evler vardı, onları ziyaret ettik. Aynı yoldan tekrar 2 saat sürmesi biraz zahmetli de olsa sorunsuz dönmeyi başaracaktık Egilsstaðir’e. Ancak daha fazla yer görecek ne enerjimiz kalmıştı, ne de istesek de yol koşulları bize izin verecekti.

Karla kaplı yollar

Ertesi sabah kalktığımızda arabayı tamamen karla kaplı bulduk. Uzun uzun temizledikten sonra yola çıktık ve batıya doğru yol aldık. Termometreler gündüz vakti -8 dereceyi gösteriyordu. Kuzeyin başkenti Akureyri ile aramızda 270 kilometre vardı ancak önümüzdeki yol haritada oldukça iç karartıcı gözüküyordu, hatta birkaç noktada kapalı olduğunu bile gördük. Hele Egilsstaðir ile Mytavn Gölü arası yol yol olmaktan çıktı, özellikle kuzeyden vuran şiddetli rüzgar aracı sürekli sarsıyor ve kendimizi görüş mesafesini sıfıra indiren kar bulutu içinde buluyorduk. Artık oldukça yavaş da olsa ilerlemeye çalıştık, yol buz olmuştu ve ne zincirimiz vardı ne de yol kenarında zincir satan kimse. Yaklaşık 3 saat kadar böyle sürdükten sonra Mytavn Gölü’ne varmaya az kala Dettifoss Şelalesi sapağını gördük. Dettifoss dünyanın en güzel şelalelerinin arasında, saniyede 193 metreküplük akışıyla Avrupa’nın en güçlüsü. Görmeden olmazdı dimi, o kadar çilenin üstüne üşenmedik şelale yoluna saptık. Yarım saat kadar içeride kalıyor şelale, otoparka varıp kendimizi ilk defa dışarı attığımızda kan dondurucu soğuk bizi resmen aptala çevirdi. Özellikle rüzgar da bu soğuğu artırınca gözlerimiz dışında yüzümüzü atkılarla sardık ve kara bata çıka şelaleye doğru yürüdük. Neyse ki tek deli biz değildik, 10-15 kişi daha vardı etrafta. İlerideki manzaranın bizi pişman etmeyeceğini umuyorduk, nitekim beklentilerimiz fazlasıyla karşılık buldu. Ufka kadar karla kapla bembeyaz doğanın ortasında dev nehrin soluk renkli suyu buz kalıplarını yararak ilerliyor ve hemen önümüzde 45 metre yükseklikteki şelaleden düşüyordu, onun altında kalan herhangi bir canlı yaşayamazdı. Havasından suyuna grinin elli tonunu yeterince fotoğrafladıktan sonra araca döndük ancak küçük bir süpriz bekliyordu: Aracın iki yanı tamamen buzla kaplanmış ve kaskatı buz kütleleri aracın çamurlukları ile lastikterin arasına oturmuştu. Tekerleri sağa sola çeviremiyorduk, gitmeye çalışsak lastikler aşınıp belki de patlayacaktı. Biz de bagajdan bulduğumuz bir metal parçasıyla başladık buzu kırmaya çalışmaya. Zaten hava buz gibi, milim milim yaklaşık bir saat lastikleri kurtarmaya çalıştık. Sonunda tekerlekler serbest kaldı, biz de ileride hava koşulları düzelince devam ederiz diye bindik araca, sürmeye başladık. Tabi bir şey olacak diye hızımızı 10 km/saate düşürdük herhalde, sonunda Mytavn Gölü sınırlarına vardığımızda yönümüzü güneye çevirmiştik ve orada hava gerçekten yumuşadı. Biz de birkaç mola daha verip buz kırma operasyonuna devam ettik.

Mytavn Gölü

Bu yol üzerinde çok ilginç noktalar var, geziyi planlarken bu göle gitmeyi özellikle istiyordum. Dettifoss, Ásbyrgi Kanyonu (biz oradayken yolu kapatmışlardı), Mytavn Gölü ve kuzeydeki kıyı kentlerinden Husavik; bir diğer ünlü turist rotası olan Diamond Circle, yani elmas çemberin başlıca duraklarını oluşturuyor. Game of Thrones’ta “Duvar”ın kuzeyindeki sahneler Mytavn Gölü civarında çekildi. Volkanik aktivitesi çok yoğun olan gölün hemen yanında gece de gidebileceğiniz Mytavn Termal Havuzu var. Zaten termal havuzlar İzlanda’nın en güzel taraflarından biri, -10 derecede mayonuzla koşup kendinizi 40 derece sıcaklıktaki çamurumsu kükürt banyosuna attığınız anda vücudunuz tümüyle uyuşup tüm yorgunluğunuzu geride bıraktırıyor. Biz de girer bir saat geçirip dinleniriz diyorduk ancak iki gün süren bir greve denk gelmişiz, bu iki günde çoğu yer kapalı olacakmış. Devam ettik. Hverir isimli jeotermal bölge değişik bir yer. Kızılımsı toprağın üstünde yer yer çamur birikintileri fokurduyor, çoğu yerden de kükürt buharları yükseliyordu. Hemen ardındaki Grjótagjá isimli mağaralarda ise kayalardan aşağı inip kristal berraklığındaki suda banyo yapabiliyorsunuz. Yalnız bazı zamanlarda su sıcaklığı haddinden fazla artıyor, gerçek anlamda haşlanmak istemiyorsanız girişteki uyarılara dikkat edin 🙂

Hverir

Dimmu borgir isimli metal grubunu bilen var mı? İsmini, kapkara lav oluşumlarının nahoş çıkıntılar yaparak kilometrelerce uzandığı bu çorak, iç karartıcı bölgeden almış. Cehennemin dünya üzerindeki en gerçekçi tasviri kanımca, zaten İzlanda’nın nordik efsanelerine göre burası Şeytan’ın dünyaya inip cehenem kapılarını açtığı yermiş. Yaz aylarında turistler bu parkın etrafındaki yürüyüş yollarında dolanıp, çeşitli lav tüpleri ve lav göllerini görebilirler. Çok oyalanmadan dönerken yol kenarında Amerikalı bir çift gördük, deliler arabalarını park edip o yolları yürümeye kalkmışlar ve haliyle kaybolmuşlar. Bıraktık onları birkaç kilometre ötedeki araçlarına ve artık Akureyri’ye kadar sadece 2 saatimiz kalmıştı. Eğer hava güzel olsaydı, hemen solumuzda görkemli bir şekilde yükselen Askja kalderasının (volkanik patlama sonucu meydana gelen geniş çöküntüler) tepesine çıkıp viti ismini verdikleri volkanik gölün sıcak sularında yıkanmayı düşlüyordum, burası aynı zamanda İzlanda’nın en derin gölü (200 metreden fazla). Ama en azından şelalelerin en güzellerini gördük İzlanda’da. Yol üzerinde yer alan Godafoss, yani Tanrıların şelalesinin İzlanda için büyük önemi var. 999 ya da 1000 yılında kanun yapıcı Þorgeir Ljósvetningagoði, İzlanda’da Viking inancına son verip resmi dini Hristiyanlık olarak ilan etti. Efsaneye göre Alþingi’den dönerken Þorgeir, bu şelaleye uğrayıp Nordik tanrıların heykellerini bizzat suya fırlatmış. Akureyri Katedrali’nde bu anı tasvir eden illüstrasyonlar var.

Godafoss

Akureyri’ye yaklaştıkça bir heyecan bastı. Kuzeyin başkenti gibi iddialı bir unvana sahip yerin yarattığı gizemli hava mı, gün boyunca yaşadığımız kara kışın ardından yumuşayan havanın getirdiği iç rahatlığı mı yoksa ülkenin ikinci büyük şehrinde sonunda gerçek bir akşam yemeği yemenin sabırsızlığı mı bilemedim 🙂 Karla kaplı yüksek bir dağın yamacına, Eyja fiyortunun karşı kıyısına kurulmuş şehre yaklaştıkça tek düşündüğümüz, artık dinlenme vaktinin geldiğiydi.


You may also like...

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.