Asya’dan Dönüş


Hanoi Vietnam’ın başkenti ve Ho Chi Minh City’den sonra ikinci büyük şehri. İsmini 1831’de Nguyen Hanedanlığı vermiş (Vietnamlıların büyük bir kısmının soyadı Nguyen) ve 1887’de Fransızlar burayı ele geçirip Hindiçin’in başkenti yapana kadar da şehirde hüküm sürmüşler. Toplamda bin yıldan uzun süredir başkent ünvanını korumayı başarmış bir yer Hanoi, Güneydoğu Asya’nın da en gözde şehirlerinden. Özellikle son dönemlerde dünyanın her yerinden insanlar expat hayatı yaşamak adına buraya geliyor. Bir dil okulunda Fransızca ya da İngilizce öğretmeni olarak işe başlayıp 1-2 sene kalan çok kişi var. Maaşlar da gayet iyi. Zaten yerli halk turiste ve burada yaşayan yabancılara çok alışmış, diğer ülkelerdeki gibi şaşkın bakışlar altında pek kalmıyorsunuz.

Temple of the Jade Mountain

Şehirde Fransız etkisi yoğun hissediliyor, işletmelerin çoğu Fransızca isme sahipler. İnsanlar da İngilizce’den çok Fransızca konuşabiliyor ve Fransa’dan gelenlere ayrı bir ilgi gösteriyor. Tarihi merkezdeki binalar koloniyal dönemden kalma, yer yer kendinizi Fransa’nın tarihi bir şehrinde sanmanız işten değil. Old Quarter denen bu bölgede sayısız eğlence yeri de var. Vietnamlılar zaten genelde sokakta sosyalleşmeyi seviyor, akşam dışarı çıktığınızda adım atacak yer bile bulamıyorsunuz. Kalabalık yoğun olunca, ulaşım da haliyle sıkıntılı. Otobüsler pek yaygın değil, zaten o kadar dar caddelerde seyredebilecek pek otobüs de yok. En mantıklısı her köşe başında bekleyen motorsiklet sürücüleriyle anlaşmak. Kilometre başına 10,000 dong (0,5$) normal fiyattır ama ileride sorun yaşamamanız adına önceden anlaşmanızı tavsiye ederim. Cyclo denilen önünde tek kişi rahatça oturabileceğiniz bisikletler tamamen turistik ve en kısa mesafeye bile 10$ gibi fiyat çekebiliyorlar, dikkatli olun. Ama şehir merkezini yorulmadan gezmek ve oturduğunuz yerden yerel hayatın tam ortasına dalmak için en güzel seçenek. Sıkı pazarlıkla 5$ gibi fiyata bir saatlik cyclo turu ayarlamak mümkün.

Hanoi tren yolu

Motorsiklet dedim, Vietnam’da motorsikletlerin ne kadar popüler olduğunu çok kişi biliyordur. Özellkle youtube’daki kavşak görüntüleri insanı dehşete düşürüyor. Gerçek hayatta da çok farklı olmadığına bizzat tanık olduk. Karşıdan karşıya geçerken evet çok dikkatli olmak lazım, özellikle biz motorsikletlere alışkın bir toplum olmadığımız için ne yapacağımızı pek bilmiyoruz ama işin sırrı hiç durmadan ilerlerken gelen motorsikletlerin hızını kestirip kendi hızınızı da ona göre belirleyerek geçiş yapmakta 🙂

Halong Körfezi’ndeki belki de hayatımız boyunca unutmayacağımız turumuzdan döndüğümüzde hava kararmaya başlamıştı. Biz de zaman kaybetmeden eşyaları odaları yerleştirdik ve kendimizi dışarı attık. “Yenilenmiş Kılıcın Gölü” anlamına gelen Hoan Kiem Gölü (verilen isimlerin anlamları harika 🙂 ) akşam gidilecek en güzel yerlerden. Özellikle ortasında yer alan Ngoc Son Tapınağı (Temple of the Jade Mountain) ve ona doğru uzanan Huc Köprüsü’nün büründüğü kızıl renkler büyülü bir manzara sunuyor. Gördük ki Vietnamlı sevgililerin buluşma yeriymiş, Vietnamlı kız grupları da yabancıların özellikle sarışın erkeklerin yanına gidip muhabbet etmek için adeta yarışıyorlardı 🙂 Gölden otele doğru çıkarken geçtiğimiz Hang Dao sokağı oldukça meşhur, tüm restaurantlar ve barlar bu çevrede toplanmış. Biz de akşam yemeğimizi Tripadvisor’dan görüp beğendiğimiz Gia Ngu isimli restaurantta yemeye karar verdik ki çok doğru bir tercih yaptığımızı daha kapısından girer girmez anlayacaktık. Fransız/Vietnam füzyon mutfağının çok başarılı örnekleri, yerin altındaki hafif loş ama şık restaurantta görebileceğiniz en ilgili garsonların eksiksiz servisiyle sunuluyor. Fiyatlar biraz yüksek ama kesinlikle değer. Akşam yemeği sonrası Hang Dao‘dan yukarı doğru devam ettik. Dar sokağın iki yanındaki döküntü evleri birbirine bağlayan kalın elektrik kablolarının altında çok dinamik bir şehir yaşamı var. Bir tarafta sabah akşam pho çorbasını içen halk ve derme çatma küçücük yerlerde onlara yemek servis etme telaşındaki lokanta çalışanlarının koşuşturması, bir tarafta başına konik şapkasını geçirmiş ve meyve, sebze, ne taşıyabilirse terazi şeklinde omuzladığı yükünü satmaya çalışan yaşlı kadınlar, kaldırım yol dinlemeden ilerleyen motorsikletlerin daimi gürültüsü ve sadece komünist dönem propaganda posterlerini satan dükkanlar. Biraz ilerlememizle sokağın duvarla örülü bir kenarının önüne kurduğu dj setiyle etraftakilere tam ses müzik çalan bir dj ile göz göze gelmemiz bir oldu. Köşeyi dönünce de oranın ünlü tapınaklarının birinin kapısının etrafında yere oturmuş onlarca kişinin, o güne özel ayini büyük huşu içinde dinleyişine tanık olduk. Sürprizlerle dolu Hanoi’de hayat gerçekten, gecesi gündüzünden daha da ilginç.

Huc Köprüsü

Hanoi aynı zamanda dünyada (Pekin’le birlikte) en değişik tip yemeklerin bulunabileceği bir yer. Le Mat bölgesinde (Yılan Kasabası diye biliniyor) kobra eti servis eden restaurantlar var ve mekanın önünde hani nasıl balık restaurantları canlı ıstakozları cam fanusta teşhir eder, burada da öyle yapıyorlar. Kobra kanından şarap isterseniz, garson canlı kobrayı getirip gözünüzün önünde öldürüyor, kanını bir shot bardağındaki pirinç şarabının üzerine damlatıyor ve yılanın halen atmakta olan kalbini de üzerine süs olarak ekliyor. Kobralı yemeklerin fiyatı 50$ civarı. Tay Ho bölgesinde ise başta köpek eti olmak üzere Filipinler’de bahsettiğim balut ve çeşitli böcek türlerini sunan restaurantlar var.

Ertesi gün asıl turistik gezimize başlayacaktık. Dönüş uçağımız saat öğlen 4’te kalkacaktı, biz de sabah oyalanmadan valizleri topladık ve kameramızı kapıp dışarı çıktık. Hanoi’nin en ünlü binası Ho Chi Minh Anıt Mezarı. Ülkenin politik merkezi olan Ba Dinh Meydanı’nın tam ortasında yer alan ve görüntüsüyle Anıtkabir’i andıran bu yapı 1975’te tamamlanmış. İnanılmaz bir kuyruk var kapısında, herhangi bir tura bağlıysanız hızlıca girebiliyorsunuz ancak tek başınıza gittiyseniz saatlerce beklemeyi göze almanız lazım. Her ne kadar girip Vietnam’ın babası sayılan ünlü Ho Chi Minh’in mumyasını görmeyi ummuş olsak da o kadar sıra beklemeyi göze alamadık ve devam ettik. Vietnam’daki komünist görüntüsü sadece afişçi dükkanlarla sınırlı değil, her tarafta Lenin heykelleri ve orak çekiç sembolleriyle süslenmiş binalar var. Ne de olsa halen komünist rejime sahip sayılı yerlerden Vietnam. Biraz dolandıktan sonra anıt mezara ve yanındaki parlamentoya çıkan, devlet ve çeşitli elçilik binalarının sağlı sollu yer aldığı dev bulvardan ilerleyerek merkeze döndük. Özellikle turistlerin olmadığı bölgede bazı sokaklarda tren rayları, evlerin hemen arasından geçiyor. Trenin olmadığı zamanlarda halk hayatını bu raylar etrafında yaşıyordu, bir tarafta açık alanda saç traşı yapan bir berber, öte tarafta kurdukları küçük bir sehpada Çin satrancı diye bilinen Go oyununu oynayan yaşlılar ve etrafta koşuşturmaları, gülüşmeleri hiç eksik olmayan çocuklar. Hindistan’a çok benzettim haliyle ve herhalde şehirde en çok hoşuma giden görüntülerden biri de bu oldu.

Ho Chi Minh Anıt Mezarı

Havaalanına dönen takside ortak kanımız Hanoi’nin tadının damağımızda kaldığıydı ama herhalde bu kısıtlı süreyi daha iyi değerlendiremezdik. Turumuz bitmişti ve artık İstanbul’a giden uçuşumuz için check-in kuyruğundaydık. Ancak yolculuğumuz Bangkok ve Doha aktarmalıydı, sadece Bangkok’ta 15 saatlik bir bekleme süremiz vardı. Eh, gittiğimizde havaalanında boş duracak değildik ya, hemen bi otel tuttuk ve Bangkok’ta da gezeriz diye planlarımızı yapmaya koyulduk 🙂

Khao San, Bangkok

Üç buçuk senenin ardından tekrar ziyaret etme şansına kavuştuğum Bangkok’a bir selam vermek çok iyi oldu. Geçerken uğramış gibi oldu aslında, otele çantaları bırakıp kendimizi dışarı attık, önce açlığımızı yakınlardaki Takumi isimli şahane bir Japon restaurantının açık büfesinde giderdik, ardından o özlediğim tuktuklardan birine atladık ve her sırtçantalının şehirdeki favori yeri olan Khao San Yolu’na geçip yorulana kadar gezdik, içtik. Artık daha fazla yer görecek enerjimiz kalmamıştı, gönül rahatlığıyla otele dönebilirdik. Ertesi gün uçuşumuz sabah erken saatteydi. Yalnız Qatar Havayolları’nın Dreamliner serisi uçakları gerçekten çok başarılı, 5 saat olsun ya da 10 saat, bu uçakta uçması bir zevk sanki. Doha’ya indiğimizde tekrar kalkalım diye can atıyordum resmen 🙂 Sonunda son uçağımıza da bindik ve nispeten kısa bir yolculuğun ardından İstanbul’a vardık. Hani döndükten sonra gezginler bir sonraki gezinin planını yapmaya koyulur ya, biz ona daha uçakta başlamıştık bile. İki hafta sonra gerçekleştireceğimiz İzlanda turu Asya’dan bir o kadar farklıydı ve işte o yüzden bizi çok heyecanlandırıyordu 🙂


You may also like...

4 Responses

  1. Bekran hocam efsane geri döndü mü diyelim yoksa uyuyan ejderha uyandımı diyelim tekrar gezi dünyasına hoş geldiniz hocam bir dünya turu daha varmı acaba

Leave a Reply to Ergün BayındırCancel reply