Kutsallığın ve Kaosun Başkenti Varanasi


[singlepic id=151 w=250 h=200 float=left]Macera dolu 20 saatlik yolculuktan sonra Varanasi’nin kimbilir neresinde, tekinsiz bir otelde konaklamıştım. Sabah kalktığımda ilk hedefim asıl kalacağım oteli bulmak oldu. Zaten boşaltmadığım sırtçantamı kapıp sokağa çıktım ve elimde harita olmadığı için orada duran bir tane bisikletli Rikşacıyla anlaşmak zorunda kaldım. Bisikleti kullanan amca en az 70 yaşında, bir deri bir kemik kalmış, ben arkada oturuyorum, o da asılıyor bisiklete. Üzülüyorum ama yapacak birşey yok. Kalacağım yer de öyle yürüme mesafesinde de değilmiş, 2-3km kadar gidiyoruz. Sonunda beni otele çok yakın bir yerde bırakıyor, istediği ücret 50Rupi (1$). Sora sora bir şekilde oteli buluyorum ama bu sırada yaşadığım manzarayı anlatmalıyım. Kalacağım yer dünyanın en eski şehirlerinden olan Varanasi’nin en eski bölgesinde. Tarihi bir çarşı kapısı olan geçitten girdikten sonra [singlepic id=152 w=150 h=200 float=right]yüzlerce labirent gibi sokakla karşılaşıyorum. Çoğu sokak bağlantısız, yarısından çoğu da başladığı yere dönüyor. Kaybolmak işten bile değil, aslında 2 dakika mesafede olan otelimi bulmak için tam 20 dakika harcadım. O kadar karışık ki sürekli aynı yerde dolaşıyorum. Örnek vereyim, otelimin bulunduğu sokağın adı Kalika Gali ve I’ları paralel caddeler olarak düşünürsek bu sokak kabaca IYTFI şeklinde uzanıyor. Her köşe başka sokaklara açılıyor ve otelim F harfinin tam ortasında bulunuyor. Sokakların çoğu da dapdar, boş ve her türlü hayvan ve onların dışkılarıyla dolu. Çoğu sokakta nefesimi tutmak zorunda kalıyorum. Bir dar sokağa giriyorum [singlepic id=122 w=200 h=150 float=left]inekler geçit vermiyor çıkıyorum, diğerine bakıyorum maymunlar sarmış aşağı yukarı zıplıyorlar, cesaret edemiyorum girmeye. Kendimi tam anlamıyla ortaçağda Arap Yarımadası’nda gibi hissettim. İnsanları ise iki tip, ya esnaf var ipek kumaş ve giysi satmaya çalışıyorlar ya da yaşlı dilenciler para istiyorlar. Şehirde genç yok neredeyse (sebebini sonradan anladım), yaşlılar ise aşırı kötü durumda, çoğu çok hasta, sakat ya da o kadar fakir ki sokaktaki çöpleri toplayıp yiyor karnını doyurmak için. Önümde dilencilerden biri düşüp bayılıyor, yürüyecek hali kalmamış belli. Akşamları ise bu insanlar bu sokaklarda uyuyor. Böyle bir şehre neden geldin diyeceksiniz, anlatayım.

Benaras olarak da bilenen Varanasi ülkenin ve Hinduizm’in en kutsal şehri. Yokedici Tanrı Şiva’nın toprakları. Tarihçiler 3000 yaşında, hatta belki daha eski olduğunu söylüyorlar. Ta Hint Okyanusu’ndan çıkıp buraya kadar kollarını veren Ganj Nehri buradan geçiyor ve Hinduizm kitaplarına göre nehir kutsal sulara sahip.[singlepic id=127 w=200 h=150 float=left]Bu nedenle nehrin pis sularında düzenli olarak yıkanıp günahlarından kurtulduklarına inanan Hindu’lar, belli bir yaşa gelip işten güçten kesildikten sonra da ölümlerini beklemek için buraya geliyorlar. Çünkü eğer bir Hindu bu şehirde ölürse reenkarnasyon döngüsünden kurtulacak, ruhu Nirvana’ya kavuşacaktır. İşte o nedenle şehir yaşlılarla dolup taşmış, hepsi bir an önce ölmek için dua ediyorlar. Peki öldükten sonra ne oluyor? Nehrin kıyısında ailesi tarafından gerçekleştirilen ayinler ve seromonilerle yakılıyor ve külleri nehre saçılıyor. Günde 200 ölü yakılıyor burada, birçoğunun bedeni öldükten sonra haftalarca [singlepic id=140 w=200 h=150 float=right]bekletilmek zorunda kalıyor çünkü önünde yakılmayı bekleyen 1000’lerce kişi var. Nehir kıyısı ayrıca yapısı itibariyle çok ilginç. Beton basamaklar şeklinde yukarı uzanan Ghat’lar, basamakların üzeri kül rengi kumla kaplı, Ghat’ların tepesinde ise uzun duvarlara sahip çok çok eski evler. Şehirde 100’den fazla Ghat var ve her Ghat’ın ayrı bir özelliği var. Ölü yakma törenleri için Mikmandir Ghat en popüleriyken, törenler festivaller için daha çok merkezde olan Dashahmawdir Ghat kullanılıyor. Günün her saatinde ise bu Ghat’larda yıkanan, kıyafetlerini yıkayan, tuvaletini yapan, ölü yakınlarının küllerini serpen Hintliler. Çok eski bir yer, dediğim gibi tarihte yüzyıllarca geriye götürüyor sizi. Geleneksel sarileri ve süslü takıları içindeki içindeki kadınlar, üzerinde sadece bir bez parçasıyla dolaşan amcalar da bu atmosferi güçlendiriyor. İşte ülkenin en kutsal yerini ziyaret etmek, törenlerine tanık olmak için dünyanın her yerinden binlerce insan geliyor buraya. Ben de bu kadar yakındayken görmesem olmazdı 🙂

Yeni otelime yerleştikten sonra rahat yatağı da bulunca bir süre dışarı çıkmadım. İnternetteki işlerimi, halletim, duşumu aldım, bir saat kadar da kestirdim. Artık çıkıp meşhur Ghat’ları görmeye gidebilirim. Tabi yine kayboldum, geldiğim caddeyi bulmam bir 15 dakikamı aldı. Sonunda yola çıktım ve ghat’lara yaklaştım. Tabi hayatımda hiç bu kadar ne yapacağı belli olmayan binlerce tekinsiz insanla bir arada olmamış, hiç turist olarak bu kadar göze batmamıştım. Herkes size bakıyor, gözgöze gelirseniz yandınız, kurtulamıyorsunuz ısrarlı tekliflerinden. Böyle bir ortamda kamerayı çantamdan çıkartıp fotoğraf çekmeyi göze alamadım, sadece uzaktan izlemekle yetindim.

[singlepic id=130 w=200 h=250 float=left]Kısa ama gerçekten yorucu gezimden sonra oteldeydim. Lobide bir genç takılıyordu, laf attım tanıştık. Almanmış, adı Niklas. O da benim gibi dünyayı geziyor tek başına, 9 aymış onun hedefi. Ve sadece 20 yaşında. Yeni bir şey öğrendim, Almanya’da lise bittikten sonra 9 aylık ara veriliyormuş üniversite başlamadan önce, bu sırada öğrenciler ister Afrika’ya gönüllü yardım işlerine gidiyor, ister çalışıp para kazanıyor, isterse de dünyayı geziyormuş aynı Niklas gibi. Özellikle kuzey ve orta Avrupa’da olan bu sisteme bayılıyorum, genç yaşlarda dünyayı tanıyan ve yaşlarına göre büyük tecrübe edinen gençler üzerine iyi bir üniversite eğitimi de alınca, hayata tamamen donanımlı olarak atılmış oluyorlar, başarısız olmaları imkansız. Neyse Niklas akşam ana Ghat’ta gerçekleştirilecek törene gitmek isteyip istemediğimi soruyor. Kabul ediyorum ve çıkıyoruz tekrar yola. Her gün akşam 6:30-7:30 arası dini törenleri var nehir kıyısında, ismi Ganga [singlepic id=132 w=200 h=150 float=right]Aarti. Tütsü kokuları, ateş gösterileri, ışık oyunları ve toplu dualar eşliğinde gerçekleştirilen tören sonunda yüzlerce mum etrafındaki çiçeklerle birlikte nehre bırakılıyor. Bu töreni izlemek için Hintlisi, turisti yüzlerce kişi merdivenleri dolduruyor. Biz de yerimizi alıyoruz ve güzel fotoğraflar yakalıyoruz. Daha sonra ölülerin yakıldığı yere gitmek istiyoruz, bunun için 4-5 Ghat geçmek zorundayız. Neyse ki hepsi sahilden birbiriyle bağlantılı, çok geçmeden varıyoruz devasa ateşlerin bulunduğu yere. Çok yaklaşmıyoruz, rahatsız etmek istemiyoruz ölünün ailesini sonuçta. Niklas bir iki fotoğraf çekmek istiyor ve nereden geldiğini anlamadığımız bir Hintli karşımıza dikilip Niklas’a söylenmeye başlıyor. Neden çekmiş o fotoğrafı da, ölü yakmanın kutsallığına ihanet etmiş de, Shiva’nın gazabı üzerine çökecekmiş de, 10 asır ruhu huzur bulmayacakmış de, falan filan, adam saydırıp duruyor. Fotoğrafı çektiği için ya ailenin yanına gidip özür dilemek zorunda kalacak ve bağışta bulunacak ya da polise teslim olacakmış, çünkü orada fotoğraf çekmek çom ağır bir suçmuş. Etrafta zaten kimsecikler yok, eleman şimdi başka arkadaşlarını da çağırdı, belli ki başımız belada. [singlepic id=133 w=250 h=200 float=left]Tabi bağış lafı kilit nokta, adamın derdi bizden para koparmak belli. Ne kadar istiyorsun diyor Niklas, adam 10 kilo odun parası diye yanıtlıyor. Bir ölü için 200 kilo odun gerekiyormuş, adam oranın oduncusuymuş ve odun kilosunun fiyatı 170Rupi’ymiş. Yani 1700 Rupi’ye razı. Tabi Niklas vermek istemiyor, ben de rahatsızım bu durumdan. Bir ara yumruk atıp kaçsak mı diye düşünüyorum, adamlar zaten cılız mı cılızlar ama Hindistan’ın bu bölgesinde polisle uğraşmak, istediğim son şey. Adam 20 dakika kadar sonra 300Rupi’yi kabul ediyor ve toz olup gidiyor. Eminim sonraki kurbanlarını aramak için aynı yere çoktan dönmüştür. Biz de şaşkınlıktan gülsek mi napsak bilemez halde labirent sokaklara atıyoruz kendimizi, hemen tekinsiz başka bir adam yaklaşıyor. “Ölüleri yakından görmek ister misiniz, ben buranın ölü sorumlusuyum“ diyor. Kabul ediyoruz, belli ki kaşınıyoruz. Bizi törenin dibine kadar götürüyor ve bilgi vermeye başlıyor. Ghat’ın merkezinde Sonsuz Ateş varmış, 3000 yıldır sönmüyormuş ve ölü yakımı için gerekli olan ateş oradan sağlanıyormuş. Çocuklar, kadınlar ve rahipler ise öldüğünde yakılmazlarmış, Ganj Nehri’nde o şekilde bırakılırlarmış. Ölülerin bu kadar hızlı ateşler içinde kaldığını görmek çok ilginç, belli mumlar sürüyorlarmış işlem kolay olsun diye. Yeterince dinlendikten sonra gitmek istiyoruz ve adam birden bağış parası istemeye başlıyor. Hepsi aynı tas aynı hamam, hiçbir şey vermiyoruz tabi ki.

[singlepic id=137 w=300 h=200 float=right]Neden bilmiyorum ama ölü yakma töreni karnımızı acıktırıyor, oranın iyi restaurantlarından biri olan Shree Cafe’ye giriyoruz. Zaten Varanasi’de bulunduğum süre boyunca ya Shree Cafe’de ya da Brown Bread German Bakery’de yedim, diğerlerine girmeye cesaret edemedim. İki yerde de yüzlerce çeşit yemek seçeneği var, İsrail yemeğinden, Hint yemeğine, tatlılardan, çeşit çeşit peynirlere kadar. Restaurant’lar zaten küçücük, bu kadar malzemeyi nerede saklıyorlar anlamadım. İki yeri de tavsiye ederim, 3-4 dolara tıka basa koyacak kadar yersiniz. Ben kendime Hintlilerin meşhur yemeği Thali söylüyorum, aynı Nepal’in dal bhat’ı gibi pilavla birlikte mercimek çorbası, patates ve sebze var. Bir tek tavuk eksik. Lavaş ekmeğiyle birlikte servis ediliyor. Hintlilerin çoğu eliyle yiyor pilav dahil tüm yemekleri, hem bulaşık derdi olmuyormuş hem de yemeği hissediyorlarmış böylece, tadı da daha iyi alınıyormuş. Aynı zamanda her zaman sağ elle yemek lazımmış, o kadar bıçağı sağ çatalı sol elde tutmaya alıştıktan sonra zorlanıyorum tabi. O sırada Niklas’ın bir önceki gün tanıştığı iki Amerikalı kız ve bir Fransız genç geliyor yanımıza. Hepsi de kısa süre sonra Nepal’e gideceklermiş, güzel bir iki tavsiye veriyorum onlara. Bu arada gezmeye başladığımdan beri en çok hoşuma giden şey şu: sürekli biriyle tanışıyorum, neredeyse hepsi dünyayı geziyorlar, planlarımızı paylaşıyoruz ve nerede tekrar denk geleceksek tekrar buluşmak için söz alıyoruz. Hadi Nepal’de görüşürüz, hadi Avustralya’da görüşürüz lafından çok keyif alıyorum. İki saat takıldıktan sonra ayrılıyoruz restauranttan, Niklas’ın treni var birazdan Nepal’e doğru benim yaptığım yolculuğun tersini yapacak. Vietnam’da buluşmak üzere vedalaşıyoruz. Ben de çok geçmeden yatıyorum.

Ertesi gün gündoğumunu yakalamak için alarmımı kuruyorum ama kalkacak halim yok. Ben de öğlen vakti şehrin diğer önemli yapılarından biri olan Altın Tapınak olarak da bilinen Kashi Vishwanath Tapınak’ını görmek istiyorum. Hindistan’da iki tane Altın Tapınak varmış, biri burada diğeri de Amritsar’da. Buradakinin bu ismi almasının sebebi tepesinin tam 1 ton saf altınla kaplı olması. Girişine yürüyorum ve tanıdık bir cevapla karşılaşıyorum: Hindu olmayanlar giremez. Şansıma küseyim, Hindistan’da daha nerelere giremeyeceğiz kim bilir. Ben de otele dönüp takılıyorum, akşam başka bir Ghat’ta gerçekleştirilen seromonileri görmeye gideceğim. Bu arada sokağa çıkıp dolaştıkça birşeyi farkediyorum; artık ilk geldiğimde sahip olduğum o turist duruşuna sahip değilim, ne ben çekiniyorum insanlardan ne de insanlar bana yapışıyor eskisi gibi. Kimin para, kimin sadece konuşmak istediğini de az çok anlıyorum. Hatta iki üç Hintliyle ahbap oluyoruz, Mumbai’de yaşayıp buraya tatile gelen, babaları oranın iyi müteahhitlerinden olan abi-kardeş beni şehirlerinde gezdirmeyi teklif ediyor. Ayaküstü muhabbetten sonra ayrılıyoruz, ben de törene geçiyorum. Bu sefer daha yakındayım törene, haliyle de daha etkileyici fotoğraflar çıkartıyorum. Tören bitip de benim yapacak başka birşeyim olmayınca otele dönüp yatıyorum.

[singlepic id=147 w=250 h=200 float=left]Sabah gündoğumu vakti olmasa da erken kalkıyorum ve hemen Ghat’lara atıyorum kendimi. En güzel fotoğraflar sabah vakti çıkıyormuş burada, binaların bu vakit aldığı renkten dolayı Altın Şehir diyorlar. Kıyıda her zamankinden çok kalabalık var. Hacılar ve yerel halk olabildiğince erken gelip dinlerinin gereklerini yerine getiriyorlar, öğlen vakti ise kimse kalmıyor. Ben de orada bulunan yüzlerce sandaldan birine yaklaşıp beni kıyı şeridi boyunca gezdirmesini istiyorum, 250Rupi’ye anlaşıyoruz. Genç bana güzel bilgiler de veriyor, örneğin şu anda terkedilmiş olan binaların çoğu eskiden büyük kralların saraylarıymış. Binalar yaklaşık 2000 yıllıkmış ve bu süre boyunca yakın zamana kadar dünyanın en zengin bölgelerinden biri olarak sayılıyormuş. Çok etkileyici bir görüntü, kendi halinde insanları izlemek ise çok keyifli. Sonunda sandal gezisi bitiyor, ben de son kez German Bakery’de yemeğimi yedikten sonra otele geçip akşam 6’daki trenimi beklemeye koyuluyorum. Yolculuk Khajuraho’ya, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki meşhur kamasutra tapınaklarını göreceğim. Sonrasında ise zaman kaybetmeden Agra şehri ve Taj Mahal 🙂 Görüşürüz..

 


You may also like...

3 Responses

  1. Can says:

    10 asır Şiva’nın gazabından 300 Rupi’ye ucuz kurtulmuşsunuz Bekran.

  2. zekeriya says:

    bekran bu tanrı şiva için ayı lanetlediği o yüzden sadece yılın belirli bir bölümünde sadece dolunay olduğu söyleniyor doğru mu?
    Birde acaba bilgin varmı nepal’de 5 yılda bir kurban bayramı yapılıyor ve binlerce su bufalosu , tavuk , horoz , keci, güvercin katlediliyor. Hindu dini bu kadar saygılıyken hayvanlara neden acaba nepal’deki hindular hayvanları katlediyorlar. bunu anlamış değilim.

Yorum yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.