Patagonya’yı Keşfetmek


[singlepic id=2034 w=200 h=150 float=left]Patagonya.. Türkler için bir uzaklık birimidir, olabilecek en uzak yeri ifade etmek için kullanılır. Çoğu insan bilmez nerede olduğunu, bilenlerden çok azı ise görmeye gider dünyanın bu köşesini. Arjantin ile Şili’nin güneyinde bulunan ve Antarktika’ya kadar uzanan topraklara Patagonya deniyor. Efsane denizci Macellan 1520’de dünyanın etrafını dolaşmak için çıktığı yolculuğunda Güney Amerika’yı geçmeye çalışırken keşfetmişti. Uçsuz bucaksız, dondurucu soğuklara ve şiddetli rüzgarlara ev sahipliği yapan bölgede yaşayan çok uzun boylu dev insanlar karşısında büyük şaşkınlığa uğrayan Macellan ve mürettebatı bu yerlilere hitaben “Pata/gonia” yani “Koca ayaklar” adını vermişler. İklimi yüzünden aradan geçen bunca yıl büyük bir nüfus artışına yol açmamış, günümüzde kilometre başına sadece 2 insan düşüyor.

Ve herkes az sayıdaki şehirlerde toplanmış, yaptığımız otobüs yolculuklarında 100 kilometre boyunca tek bir ev görmediğimiz bile oldu. Gaucho adı verilen Arjantin’li kovboyların bir kısmı Patagonya’nın bu ıssızlığında yaşıyor ve at [singlepic id=1971 w=200 h=150 float=right]sürüyor. Arjantin ve Şili arasında zaman zaman sınır kavgalarına neden olan bölgenin doğal yapısını büyük oranda göller, karla kaplı yüksek dağlar ve dağların arasından yolunu bularak ilerleyen dev buzul vadileri oluşturuyor. Düzlükler ise alabildiğince uzanan çorak araziyle kaplı, tarım için hiç elverişli değil. Uçak seferlerinin başlaması ve kıtanın en güneyine kadar uzanan yolların inşa edilmesiyle birlikte Patagonya’yı ziyaret eden turistlerin sayısı her geçen yıl artıyor. Yol demişken Ruta 40’tan bahsetmemek olmaz. Arjantin’in Bolivya sınırındaki Cabo Virgenes şehrinden başlayıp And Dağları’na paralel seyrederek güneydeki Patagonya şehri Rio Gallegos’e kadar uzanan 5000 km’lik yol dünyanın en uzun otoyollarından biri ve dünyanın en göz alıcı manzaralarını barındırıyor. Patagonya’nın diğer bir önemi de Charles Darwin’in evrim teorisinin temellerinin atıldığı yer olması, 1831’de sadece 22 yaşındayken Beagle adlı gemisiyle vardığı Patagonya ve çevresinde beş yıl geçirerek farklı canlı türlerini inceledi ve ülkesine döndükten sonra “Türlerin Kökeni” kitabını yazmaya koyuldu. Bu serüvenin ardından geminin ismi Ushuaia’nın güneyinden geçen kanala, kaptan ismi ise Güney Amerika’nın en ünlü dağlarından birine (Fitz Roy) verildi.

[singlepic id=1990 w=200 h=150 float=left]Patagonya’ya yapacağımız bir seyahat en az bir hafta sürmeliydi ki hakkını versin. Görülecek o kadar çok yer var ki. Biz de Aerolinas Argentinas Havayolları’ndan Buenos Aires-El Calafate gidiş, Ushuaia-Buenos Aires dönüş biletini aldık. Pek fazla alternatif olmayınca fiyatlar yüksekti, iki bilete toplam 570 dolar ödemek zorundaydık. Şu anda tam sezonu olduğu için uçaklar dolu, oteller ise tam kapasite çalışıyor. Neyse oldukça ucuz bir hostel bulduk da El Calafate’de iki günlük yerimiz hazırdı (gecelik 10 dolar). Buenos Aires’teki hostelimizde gecenin bir yarısı uyanıp çantamızı topladıktan sonra yol arkadaşımız Japon Hiro ile karşılacaktık. Her Japon gibi para konusunda sınır tanımıyordu Hiro da, 25TL’lik shuttle servisi dururken 65TL’ye taksi tutmayı tercih etmiş. Neyse yanına gidip taksiyi üç kişi bölüşmeyi teklif ettim ve para tasarrufu konusunda bir iki ders verdim 🙂 Engin Patagonya toprakları üzerinde seyredip El Calafate Havaalanı’na [singlepic id=2006 w=200 h=150 float=right]doğru alçalırken bir tane bile yerleşim alanı görememiştik, hatta bir ara toprak araziye ineceğimizi sandık. Neyse asfalt yolu olan minik bir havaalanı inşa etmişler de iniş çok sıkıntılı olmadı. Yine Hiro’ya iyilik yapıp adına tasarruf ettim, taksi parasını bölüştük ve hostellerimize dağıldık. 6500 kişinin yaşadığı kasabada her yer yürüyüş mesafesindeydi ve çoğu yüksek üçgen tavanlı ahşap evlerden oluşuyordu. İlk iş olarak ana cadde Avenida del Libertador’da yiyecek bir şeyler bulmak için küçük bir gezinti yaptık. Patagonya’nın kuzeydeki büyük şehirlere kıyasla pahalı olduğunu duymuştuk zaten ve ilk yemeğimizin ardından bunu yakınen tecrübe etme fırsatına kavuştuk 🙂 Karnımızı doyurduktan sonra yol yorgunluğu ve soğuğun bastırmasıyla hostel’e dönmemiz kaçınılmazdı. Yaz ayı olmasına rağmen ısıtmanın daima açık olduğu, şöminenin hiç sönmediği hostel’imizdeki sıcak odalarımıza geçip ertesi gün katılacağımız turda mümkün olduğunca dinç olmak için erken saatte yattık. Çünkü bu tur daha öncekilere benzemiyordu ve yorucu olacaktı..

 

Perito Moreno Buzulu

[singlepic id=1973 w=200 h=150 float=left]Dünyanın en büyük değil ama en ünlü, en çok ziyaret edilen buzullarından biri Perito Moreno. Kolay ulaşılabilmesi sayesinde dünya üzerindeki en farklı gezi deneyimlerinden birini gerçekleştirmeye imkan sağlıyor. Büyük değil dediğime bakmayın, 250 kilometrekare ile Buenos Aires şehrinden daha büyük bir alanı kaplıyor ve dünyanın üçüncü en büyük tatlı su rezervi. 3000 metrelik dağlardan başlayıp Arjantin’in en büyük gölü Lago Argentino’ya kadar uzanan bu buzulun özelliği sürekli büyüyor olması, Patagonya’daki 76 buzulun sadece 3’ü bu şansa sahipmiş. Bu da onu küresel ısınmadan etkilenmeyen dünya üzerindeki az sayıdaki yerden biri haline getiriyor. Kış aylarında hızla donarak büyük bir kütle halinde göl su seviyesinin tam 100 metre üstüne kadar yükselen buzul, havaların ısınması ve güneşin yüzünü göstermesiyle erimeye ve alçalmaya başlıyor. Ama asıl büyüleyici olan önceden belirlenemeyen dönemlerde buzulun çatırdayarak kırılmaya ve parçalarını belli [singlepic id=1979 w=200 h=150 float=right]aralıklara göle dökmesi. İşte tonlarca ağırlıktaki metrelerce yüksek bu buz kütlelerinin parçalanıp göle düşme anını izlemek isteyen turistler bu dönemlerde adeta akın ediyor Perito Moreno’ya. Ama bir an var ki dünyanın en can alıcı doğa gösterileri arasına girer. Buenos Aires’li arkadaşlar bahsettiğinde pek önemsememiştim, biraz araştırdıktan sonra ne kadar ne kadar nadir bir zamana denk geldiğimizi anladım. Bu buzulların arasında göl sularının yararak oluşturduğu bir geçit var. Bu devasa yarığı saran buzdan köprü de kırılma zamanı [singlepic id=1987 w=200 h=150 float=left]bütünlüğünü koruyamayıp sulara gömülüyor. Son yirmi yılda sadece üç defa (2008, 2006, 2004) meydana geldiğini söylersem ne kadar özel olduğu anlaşılır herhalde. İşte 2 Mart 2012’de köprünün bir kez daha çatırdamaya başladığı haberi geldi ve bununla biriikte tüm televizyonlar, belgeselciler ve meraklı turistler köprünün sulara gömülme anını yakalamak ve belgelemek için gece gündüz nöbet tutmaya başladılar buzul karşısında. Biz oraya ertesi gün uçacaktık ve çöküşün olması an meselesiydi. Uçakla El Calafate’ye indiğimizde köprü hala yerinde duruyordu. O yüzden biz de zaman kaybetmeden ertesi güne tur rezervasyonumuzu yaptık (560 peso-230TL) ve sabırsızlıkla beklemeye koyulduk. Akşam hostel’de beklerken ulusal bir kanal canlı yayında buzulun görüntüsünü yayınlıyor, bizim de heyecanımız her geçen dakika artıyordu.

Buzul El Calafate şehrine otobüsle 1,5 saat mesafedeydi. Ulusal Park’ın kapısına vardığımızda kovboy şapkalı bekçiler giriş ücretlerini toplamak için otobüse doluştular. Yabancı turistlere 100 peso (40TL), yerlilere 40, Arjantin’de okuyan öğrencilere ise 15 peso fiyat biçilmiş. Şahane bir manzara yolundan [singlepic id=1986 w=200 h=150 float=right]yaptığımız kısa bir yolculuk sonunda turun ilk noktası olan balkonlara varmıştık. Varmamızla birlikte bizi üzücü bir haber bekliyordu bizi, köprü geçen gece saat 3’te büyük bir gürültü ile sulara gömülmüştü! Diğer bir deyişle dünyanın en nadir doğa olaylarından birini sadece 6 saat farkla kaçırmıştık! Ancak kırılma devam ediyordu ve gözümüzün önünde büyük buz kütleleri ana buzuldan ayrılıp gürültüyle suya düşüyordu, ara ara ise göğü inleten çatırdama sesleri yeni ayrılmaların haberini veriyordu. Yaşayan bir varlık gibiydi adeta. Biz de gördüklerimizle yetinerek ama içimiz buruk bir şekilde takip etmeye başladık liderimizi. Göl kenarında çok güzel bir yürüyüş yolu yapmışlar, yolun sonunda küçük bir teknenin bizi karşı kıyıya buzul tarafına götüreceği limana vardık. Burada dünyanın en güzel manzarası eşliğinde yemeğimizi yedikten sonra turun en merakla beklenen kısmı olan buzda trekking yapılacak alana doğru yürümeye başladık.

[singlepic id=1996 w=150 h=200 float=left]Tur rehberlerimiz ayaklarımıza uygun metal kramponlar geçirip sıkıca bağladıktan sonra bizi üç gruba ayırdılar ve kendi grubumuzu takip ederek buzların sınırına vardık. Lider tarafından verilen “Buz Üstünde Yürüyüş 101” briefing’inden sonra beyaz dünyaya ilk adımımızı atmıştık. İlk beş dakika olayı kavramaya çalışmakla geçti, çıkışlar neyse de inişler sıkıntılıydı. Ama alıştıktan sonra yürüyüşten daha çok zevk almaya ve etraftaki nefes kesici manzaranın tadını çıkarmaya başladık. Her taraf bembeyazdı, her taraf masmaviydi, 60 metre yüksekliğinde ve koca bir şehir büyüklüğündeki bir buz kütlesinin üzerinde yürüyorduk. Nefes alan, inleyen ve acı çeken bir beyaz devin üzerinde gezinen karıncalar gibi hissettim kendimizi. Buzlar engebeli bir arazi oluşturmuş, sürekli yolumuzu keserek bizi yokuş [singlepic id=2000 w=200 h=150 float=right]yukarı ve aşağı ilerlemeye itiyordu. Eriyen buzların oluşturduğu havuzlar, yüksekliklerden dökülen minik şelaleler, çatlamakta olan buz kütlelerinin meydana getirdiği içi masmavi yarıklar.. bambaşka bir dünyadaydık. Toplam birbuçuk saatlik yürüyüş yorucuydu, yine de hiç bitmesin istiyordum. Ama sonunda bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Lider bizi dönüş yolunda bir düzlüğe götürdü, düzlükte bir masa, masanın üzerinde ise viski ve efsanevi dulce de leche tatlısı bekliyordu bizi. Hemen buzuldan topladığımız buzları bardaklara doldurarak viskileri paylaştırdık ve alkolün verdiği sıcaklık ile bölgenin handikaplarından bir süreliğine uzaklaştık. Kısa bir süre sonra başladığımız yere dönmüştük. Tekrar tekneye binip karşıya geçtik ve otobüsle iki saatin ardından El Calafate’ye vardık. Tur toplam 10 saat kadar sürdü ve yolculuğum boyunca şu ana kadar katıldığım en farklı, en dolu dolu tur buydu. Talep edilen paranın hakkını kesinlikle veriyor.

El Calafate’ye dönüşte ilk iş otobüs terminaline gidip bir sonraki durağımız olan Puerto Natales’e otobüs biletimizi aldık (110 peso-45TL). Sabah 11’de Şili yolcusuyduk. Marketten bir şeyler alıp hostel mutfağında pişirdik ve çok geçmeden yataklarımıza çöktük.

Torres del Paine Ulusal Parkı

Tam 2422 kilometrekarelik alana sahip Torres del Paine; yüksek dağları, buzulları ve buzul gölleri ile dünyanın en ünlü ulusal parklarından biri. Park Şili’de bulunduğu için [singlepic id=2011 w=200 h=150 float=left] sınır geçişi yapmamız gerekecekti. El Calafate’den bindiğimiz otobüs (100AR$) kimsenin yaşamadığı ıssız toprakların arasından geçerek sınır kasabası Cerro Castillo’ya vardı. Buralar kışın bembeyaz karlar altında kimbilir nasıl da güzel gözüküyordur. Alfaltsız toprak bir yola girerek vardığımız Arjantin sınırında çıkış damgalarımızı bastırdıktan sonra üç dört kilometre daha gidip Şili kontrolüne vardık. Burada yarım saat kadar sıra bekleyip çantalarımızı güvenlik taramasından geçirmemizin ardından (Şili’ye meyve sebze gibi yiyecekler sokmak kesinlikle yasak, büyük cezaları var) ülkeye resmi olarak giriş yapmıştık. Amerika, Avustralya, Kanada gibi ülke vatandaşlarının Brezilya, Arjantin, Şili gibi ülkelere girişte ne kadar zorlandıklarını, yüksek [singlepic id=2013 w=200 h=150 float=right]miktarda giriş ücretleri (130 dolar kadar) ödemek zorunda kaldıklarını duyunca sevinmedim diyemem, keşke aynısını biz de yapabilsek ve vize uygulamalarını adil hale getirebilsek. Sonuçta ülkedeydik ve kalacağımız şehir Puerto Natales’e ulaşmak için sınırdan bir yarım saat kadar daha yol gitmemiz gerekiyordu. Torres del Paine parkının içindeki refugio denilen hostel tarzı ahşap evlerde kalma ya da kamp alanlarında çadır kurma imkanları vardı ama biz hem malzememiz hem de yeterince kalın kıyafetimiz olmadığı için bu seçenekleri pas geçtik. Üstelik park içinde konaklama ve yeme-içme ücretleri Puerto Natales’e kıyasla neredeyse iki kat daha fazlaydı. Böylece şehre varıp hosteli aramaya koyulduk. Şehir içi taksi ücretleri standart ve 1000 peso, 3,5TL ediyor. İngilizce [singlepic id=2014 w=200 h=150 float=left]bilmeyen yerel halktan bir amca kendi evinin 4 odasını hostel haline getirmiş, bir şekilde derdimizi anlatıp giriş yaptık ve odamıza yerleştik. Ertesi gün Torres del Paine için bir tur satın almamız lazımdı, bulduğumuz bir acentadan hem tam gün sürecek bir tura adımızı yazdırdık (20000 peso-40$) hem de hemen yanındaki hostele bir sonraki gün için rezervasyon yaptık (8000 peso). Puerto Natales’te yapacak pek bir şey yok, daha çok ulusal parka gidecekler için bir durak görevi görüyor. Gittiğimiz dönemde şehir aşırı soğuk ve rüzgarlıydı, insanlar kış çöktüğünde nasıl hayatta kalıyor hayret ediyorum. Biz de soğuk altında daha fazla dayanamayacağımızı anlayınca sıcak hostel’imize geri döndük.

Tur minibüsümüz, bizi sabah 7:30’da aldı hostel’imizin önünden. İngilizce bilmeyen başka bir amca kendi minibüsünü tur için kullanmaya başlamış, yerel halkın tek geçim yolu bu herhalde. Parkın girişine varana kadar üç saat yolculuk etmemiz gerekti, neyse şoförümüz yol üstünde sık sık durdu da doğayı ve ilginç canlıları yakından izleme şansımız oldu. Özellikle Güney Amerika’nın yüksek ikliminde yaşayan lamaları (guanaco) görmek bizim için bir ilkti. Park girişi için 15000 peso daha verdik ve içerideydik. Pak [singlepic id=2009 w=200 h=150 float=right]yürüyüşçüler için tam bir cennet, sayısız trekking rotası, kamp alanı ve keşfedilecek tonlarca doğa harikası var. Biz ana yolu takip ettiğimiz için iki defa yürüyüş yapma şansımız oldu. Birinde şelalelere varmak için onbeş dakika kadar yürümemiz gerekti, şelalenin kaynak aldığı dağlar ise tam karşımızda uzanıyordu. Paine Grande Tepesi (3050 metre) dışında üç tane granit kayadan dimdik yükselen zirve var ve bu zirveler parkı resmeden görüntülerde genellikle başı çekiyor. Özellikleri W şeklinde uzanmaları ve 10 günlük W circuit denilen trekking turları ile çevresinde gezilebilmesi. Tırmanışçılar bu zirvelere çıkmanın yolunu arayabilir [singlepic id=2015 w=200 h=150 float=left]ancak bölge aşırı rüzgarlı olduğu için bunun pek kolay bir deneyim olduğu söylenemez. Bu zamana kadar örneğin Paine Grande zirvesine sadece üç kez ayak basılabilmiş. Hayatımda bu kadar şiddetli rüzgar görmedim, birkaç yerde daha fazla dayanamayıp uçacağımı sandım. 80-100 km/saat civarı bir hızda esiyordu, doğanın görkemi ve gücü karşısında insanın saygı duymaktan başka bir şey yapası gelmiyor. Çılgın rüzgara karşın insanın şelaleden ayrılması zordu çünkü hayatımızda ilk defa tanık olduğumuz başka bir an uzanıyordu karşımızda. Rüzgardan güç alarak oldukça şiddetli akan şelalenin suları etrafa saçılırken güneşin dokunuşuyla anında gökkuşağı oluşmasına yol açıyordu. Püsküren sular rüzgarla dağılırken yedi meşhur renk de onunla beraber süzülüyor ve bir süre havada asılı kalıp kayboluyordu. Ardından başka bir yerde hemen yenisi oluşuyordu. Harika bir manzaraydı anında oluşup kaybolan gökkuşakları…

[singlepic id=2018 w=200 h=150 float=left]Rüzgarlar güçlü olunca parkın en büyük sorunu yangınlar. 1985 yılında bir Japon kampçının yaktığı kamp ateşi rüzgarlar yüzünden tüm parktaki ağaçların %10’u alevler altında kalmış. Yine 2005 yılında Çek, daha çok yakında 2011 Aralık ayında ise İsrailli kampçıların dikkatsizlikleri sonucu parkın toplam 280 kilometrekarelik bölümü kül olmuş. Etkilenen bölgenin izi halen izlenebiliyor. İkinci yürüyüş alanımız ise bölgenin büyük buzullarından biri olan Grey Buzulu ve hemen önünde uzanan Grey Gölü’ne yapılacak uzun bir yürüyüştü. Güçlü rüzgarlar burada da peşimizi bırakmadı, yeri geliyor rüzgara karşı saniyelerce adım atamıyorduk. Buzul görüntüsü tanıdık bir manzaraydı ama asıl etkileyici olan gölün ortasında yükselen [singlepic id=2026 w=200 h=150 float=right]iceberg’ler yani buz dağlarıydı. Masmavi renklere sahip buzdan tepelerin etrafını saran göl sularına karşın erimek gibi bir niyeti yoktu. Buzulla komşuluğu sayesinde göl pek alışık olmadığımız açık yeşil-gri renge bürünmüştü. Özellikle bir yerde buzul gölü ile sıradan bir gölü yanyana görme şansımız olmuştu da çok şaşırmıştık. Masmavi, hatta koyu mavi göl ile bu gri göl arasındaki tezat harika bir manzara sunuyordu. Patikalardan geçerek rotanın sonuna kadar yürüdük, manzara noktasında fotoğraflarımızı çekip hasta olmadan dönmeye karar verdik. Burası son noktamızdı, dönüş yolu bir üç saat kadar daha sürdü ve akşam saatlerinde yeni hostel’imizdeydik. Her durağı şahane manzaraları barındıran bu tur da çok doyurucuydu. Sayesinde bir çok ilki yaşadık ve gördük, doğanın gücü karşısında boyun eğdik.

Ushuaia, Dünyanın Sonu

[singlepic id=2032 w=200 h=150 float=left]Dünyanın en güneydeki şehrindeyiz. Antarktika’ya o kadar yakın ki, yaz aylarında düzenli olarak yolcu gemileri kalkıyor buz kıtasına (Fiyatını merak edenler için yerinde sorduk, son dakika indirimi olarak en ucuz seçenekte 10 günlük gezi ücreti 3700$ imiş) Ushuaia’ya gitmek içinse uçmak dışında fazla seçenek yok. Ya El Calafate’den Rio Gallegos aktarmalı otobüslerden birine binip 16 saatlik yolculuk (130$) çekiyorsunuz, ya da Puerto Natales’ten 12 saatlik direkt otobüse (70$) atlıyorsunuz. Biz El Calafate’den çoktan aldığımız için bileti, Puerto Natales’teki o imkanı gördüğümüzde biraz canımız sıkıldı ve iptal şansımız yoktu. Erkenden almıştık çünkü buralarda otobüs biletlerini birkaç gün önce almazsanız yer bulma ihtimaliniz özellikle yaz aylarında oldukça [singlepic id=2036 w=200 h=150 float=right]düşük oluyor, işimizi sağlama alma çabası bizi 80$’dan (El Calafate’ye dönüş ve bir sonraki otobüsü bekleme) ve bir gün yolculuktan etti. Ama sonuçta planımızdan sapmamıştık ve iki gün boyunca keyfini çıkartacaktık “Fin del Mundo”nun. Gecenin üçünde El Calafate’den bindiğimiz iki katlı otobüste rahat ve unutulmaz bir gündoğumunun eşlik ettiği bir yolculuk sonunda vardık Rio Gallegos’a. Arjantin’de otobüsler bir şahane, en kötü sınıf (semi-cama) bile Türkiye’deki otobüslerimize taş çıkartır. Rio Gallegos’ta iki saat kadar bekledikten sonra sıradaki otobüse atladık. Arjantin’in Santa Cruz eyaletinden Tierra del Fuego’ya geçmek için Şili’den geçmek gerekiyormuş, sınır kontrollerinde durup pasaportlarımızın dört yeni damga ile ödüllendirilmesini bekledik. Macellan Boğazı’na geldiğimizde ise küçük bir feribot bizi alıp yirmi dakikada karşı kıyıya [singlepic id=2035 w=200 h=150 float=left]geçirecekti. Macellan 1520’deki yolculuğunda kıtanın en güneyindeki Cape Horn’dan değil de, haftalarca uğraş sonucu bir çıkış ararken rastgele bulduğu ve sonradan kendi adını vereceği bu boğazdan geçerek ulaşmıştı Pasifik Okyanusu’na. Hatta Pasifik ismi de o yolculukta koyulmuş, zor koşullar altında yaptığı yolculuk sonrası durgun sularla karşılaşınca “pasif” ismini vermeyi uygun görmüş koca okyanusa. Patagonya ile Antarktika arasındaki Drake Geçişi ise asla eksik olmayan sert rüzgarları, dev dalgaları ile dünyanın en zorlu gemi geçişleri arasında, gemicilerin gerçek anlamda korkulu rüyası. Ünlü İngiliz korsan Sir Francis Drake’in gemileri 1578’de Macellan Boğazı’ndan batıya geçmeyi planlarken, gemilerden bir tanesi azgın denizde rotadan sapmış, güneye sürüklenmiş ve şans eseri bu geçişe ulaşıp batıda filoyu yakalamış.

Ateş Toprakları(Tierra del Fuego)’na vardığımızda dikkatimi çeken ilk şey doğanın ne kadar değiştiği oldu. Macellan gemisiyle bu topraklara yaklaşırken ilk gördüğü şey tepelerin üstünü kaplayan ateş ve duman olmuş (sonradan ışık oyunları olduğu anlaşılacaktı), buna ithafen verilen isim günümüze kadar korunmuş. Engebeli araziye sahip bölge kuzeydeki çorak düzlüklere nazaran yemyeşil tepelerle kaplı. Otobüsle geçerken kendimi başka bir ülkeye gelmiş gibi hissettim. Kayak için Güney Amerika’nın en [singlepic id=2052 w=200 h=150 float=right]iyi yerlerinden biri konumunda, şehre sadece 8 km uzaklıkta ise teleferikle çıkılarak ziyaret edilen büyük bir buzul var. Otobüsten indiğimizde havanın çok kötü olacağını düşünüyorduk ama beklediğimiz gibi çıkmadı çünkü o akşam saatlerinde bile t-shirt’le gezilebilirdi rahatlıkla. Biz de kısa bir yürüyüşle hostel’e vardık, odamıza yerleştik ve uzun yolculuğumuzun izlerini sıcak bir duşla attık üzerimizden. Çok geçmeden bir şeyler yemek için tekrar dışarıdaydık, bilmeden girdiğimiz parillo denilen açık büfe yemekçisi çok başarılı bir seçim oldu. Dilediğiniz tip eti seçip yanına salata, sos ya da yan yemek söylüyor ve paket halinde alıyorsunuz, siparişiniz tartılıp ona göre fiyatlandırılıyor. 550 gramlık dev bir bifteğe ve patates kızartmasına toplam 15$ ödedim, hostel’e döndüğümde zor anlar yaşıyordum yemeği bitirmek için ama gayet lezzetliydi 🙂 Burada yapılacak en önemli aktivitelerden biri Martillo Adası’ndaki penguenleri görmeye gitmekti. Ertesi gün ilk iş oraya kalkan turda yer durumunu sorduk, yokmuş. Hatta bir sonraki gün de doluymuş. Ada özel bir araziymiş ve sadece tek firmanın tur düzenlemesine izin veriliyormuş, o yüzden erkenden rezervasyon yapmakta fayda varmış. Biz de başka bir tur satın aldık. Botla yapılacak gezi sayesinde Beagle Kanalı’nın önemli bölümünü görecektik (300 peso-70$).

[singlepic id=2043 w=200 h=150 float=left]Yine bir sabah saati (son bir haftadır 7’den sonra kalktığımızı hatırlamıyorum, iş güç çalışıyoruz sanki 🙂 ) kalkarak limana yürüdük ve turumuzu gerçekleştiren gemiyi kısa sürede bulduk. İlk durağımız deniz aslanlarının ve ilginç deniz kuşlarının yerleştiği bir kayalık oldu, hem kürklü hem kürksüz deniz aslanlarını bir arada gördük ve hareketleri, yürüyüşleri karşısında çok eğlendik. Ardından Ushuaia’nın simgesi olan deniz feneri çıktı karşımıza, bulunduğu [singlepic id=2046 w=200 h=150 float=right]minik adaya yanaşması ve üzerinde yürümesi zor olduğu için içine giremeyip dışarıdan fotoğraflarını çekmekle yetindik. Jules Verne’in “Dünyanın Sonundaki Fener” kitabını okuyanlar bu deniz fenerini yakından tanırlar 🙂 Gezinin en güzel kısmı sona bırakılmıştı, 50km uzaklıktaki Martillo Adası’ndaki penguenleri görmeye gidecektik. Ancak yolda başka bir sürpriz bekliyordu bizi: balinalar. Sei cinsi olduğu söylenen balinalar bulunduğumuz katamarandan sadece bir kaç on metre uzaklıkta dolaşıyor, suya dalıyor ve en fazla bir dakika sonra tüm görkemiyle yüzeye çıkıyordu. Bu cinslerin [singlepic id=2050 w=200 h=150 float=left]boyları 20 metre civarındaymış, onlarla dalış yapmak için neler vermezdim ki. Ardından penguenler çıktı karşımıza. Martillo Adası’nın sahilini mesken edinmiş paytak yürüyüşlü, şirin mi şirin yüzlerce Macellan penguenini bir arada görmek soğuk havada içimizi ısıttı adeta. Sert iklimi, soğuk suları sayesinde (su sıcaklığı 2-5 derece arasıymış) alıştığımızdan çok farklı deniz canlılarına ve kuşlarına yuva olan bu bölgede hayatımda daha önce görmediğim üç ana canlı türü görmüş oldum, turdan döndüğümde memnun kalmadığımı kimse iddia edemezdi. Böylece sadece Ushuaia’da değil Patagonya’daki son günümüzü geçirmiş, dünyanın bu ilginç köşesinin sundukları güzelliklere (şimdilik) son kez tanık olmuş olduk.

Uçağımız akşam saatlerindeydi, hostele geçip oyalanmak o an en iyi seçenek gibi gözüküyordu. Marketten aldığım pizzayı pişirip yedikten sonra bilgisayar başında bu satırları yazmaya koyuldum. Çevremde oturan diğer gezginler Antarktika’ya gitmenin yollarını ararken, ucuz bilet kovalarken kıskançlığımı zor saklıyordum içimde 🙂 Geçen gece yan masada muhabbetine kulak kabarttığım biri yaptığı dünya gezisinde yedi kıtaya da ayak basmayı hedeflediğini söylüyordu, onun gibi çok kişi varmış yolda. Her sıkı gezginin gidilecek yerler listesinde vardır bu buz kıtası, benim de hayatımda eninde sonunda mutlaka gideceğim bir yer olacak. Bu gezimde ne bütçem, ne zamanım böyle bir turu kaldırabilecek güçte, yine de yakınlarına kadar gelmiş, selamımı vermiş oldum ve kendi yolumda ilerlemeye devam ediyorum. Yol hiç bitmez, uzar gider..

 

NOT 1: Ushuaia fotoğraflarının neredeyse tamamını Özlem çekti. Güzel fotoğraflar için iyi dileklerinizi ona iletebilirsiniz 🙂

NOT 2: Arjantin’i Gustavo Santaolalla’nun çok güzel anlattığını düşünüyorum müzikleriyle. O yüzden yine onun eserlerinden birini koymayı uygun gördüm bu yazıya, ismi De Ushuaia a la Quiaca (Ushuaia’dan Quiaca’ya). Umarım siz de en azından benim beğendiğim kadar beğenirsiniz.


You may also like...

21 Responses

  1. Cok özendim :) says:

    Sitenle ve Gustavo Santaolalla ile yeni tanıştım bugün oturup hepsini okuyacagım ve dinleyeceğim sanırım 🙂 yazıların süper detaylı olmuş, fotografların da bir o kadar güzel buzul resimlerinden birini masaüstü yaptım bile 🙂 Çok şanslısın demeden geçemicem 🙂 Merak ettiğim birşey var; gezin bitince ortalama ne kadara mal olmuş olur sence?

    • Bekran says:

      Çok sevindim beğendiğinde 🙂 Bütçe konusunda bir şey söylemek güç, ben de bilmiyorum gerçekten. Çünkü gideceğim ülkeler ve katılacağım aktiviteler değişebilir. Eğer üç ay daha sabredebilirsen hep birlikte görürüz. Masraflar diye de ayrı bir yazı koymayı düşünüyorum.

  2. hayriye says:

    beklediğimize değen bir yazı olmuş Bekran ve fotoğraflarda kompakt makinaya göre harika çıkmış Özlem’in emeğine sağlık 🙂

    keyifli geziler diliyorum.

    • Bekran says:

      Yazımı beğendiğine sevindim Hayriye, mekan harika olunca fotoğraf makinesinin ne tip olduğu çok önemli olmuyor aslında 🙂

      Çok teşekkürler

  3. Kemal Kaya says:

    Gustavo Santaolalla – “De Ushuaia a la Quiaca” !!!! Aşık oldum diyebilirim. Sayende, teşekkürler.

    • Bekran says:

      Gustavo Santaolalla’nın tüm müzikleri süper. “Diarios de motocicleta” albümünü indir istersen, eminim beğeneceksin.

  4. Alev says:

    Gustavo Santaolalla Che nin hayatini anlatan Motorcycle Diaries in muzigini yapti, cok iyi bir
    besteci. Patagonya ya gitmeyi planliyorum cok bilgilendirici oldu notlar benim icin tesekkurler.

  5. Nazan Şentrk says:

    Çok rahatlatıcı bir müzik yazınla bir bütün olmuş .Sayende çok uzaklara götürüyor.

  6. Meltem uzun says:

    Cok sürükleyüci belgesel gıbı olmuş teşekkurler. Şili sentiago da toplantım var sonrasında patagonya gezmek ıstıyorum ama sadece 5 günüm olacak turu nasıl önerırsınız yada orda ırtıbata gececem bır acenta varmıdır , 27 ekım aksamı sentıagodayım ve 7 kasım turkıyeye dönüş , toplantı bıtışı 1 yada 2 kasım . 2-7 Arası ( 1 -7. De olabılır ) vaktım olacak . Yanı otobus uçak nerde uygun nerde otel ayarlayıp gecelemem yada gece yol gıdıp günü degerlendırmemm mumkunmu , şili sentıagodan hareket ve tekrar sentuagoya dönüş olması gerekıyor

    • Bekran says:

      Otobüs çok uzun sürer Santiago’dan Patagonya’ya. 5 gün varsa uçakla gidilmeli. Şili’de Sky Airlines en ucuz gider, Punta Arenas’a 220$ civarı bir fiyat çıkartıyor gidiş-dönüş. LAN Airlines ile daha fazla destinasyon seçeneği var (Ushuaia, El Calafate gibi) ama fiyatlar ona göre daha yüksek. 220 dolar gayet iyi fiyat ama, ben gidiş dönüş 600$’a yakın para vermiştim. Punta Arenas’a vardıktan sonra bir gece orada geçirilip, ertesi günü Torres del Paine Ulusal Parkı gezilir, ardından Ushuaia’ya geçilir, bot turu yapılır ve El Catafate’de buzula gidilir. Ardından Punta Arenas’a otobüsle dönülür. Bu noktalar arası ulaşım mümkün, fiyatlar da çok pahalı değil.

  7. ömer says:

    bu yazıyı keyifle okudum, diger yazıları da fırsat buldukça okuyacağım.

  8. meryem says:

    Allah razı olsun senden çok bilgilendirici bir yazı

  9. meryem says:

    Allah razı olsun çok bilgilendirici bir yazı ben istiyorum böyle bir site açmayı

  10. meryem says:

    Allah razı olsun çok bilgilendirici bir yazı bende böyle bir site kurmak istiyorum bana biracık bilgi verebilir misin ve şu anda neredesin ? bide bekran senin takma adın mı ? değil ise anlamını merak ettim de biraz açıklayabilir misin ? çok değişik bir isim lütfen bana böyle bir site için yardım et herkese senin gibi bilgi vermekten mutluluk duyuyorum.sen herkese çok güzel bilgi veriyorsun

    • Bekran says:

      Teşekkürler, sitemi beğendiğine sevindim Meryem 🙂 Bekran gerçek ismim, herhangi bir anlamı yok 🙂 Şu an Londra’dayım, birkaç aylığında burada kalacağım. Site kurmaya gelince çok detaylı açıklama gerekli ama wordpress kullanması çok kolay bir site yapma yazılımı. Oradan devam edebilirsin 🙂

  11. ennur says:

    Çok teşekkür ederim senin bilgilerin sayesinde projemden 100 aldım çok mutlu olduğumu bilmeni istedim. Bundan sonra bütün yazılarını okuyacağım. Gerçekten çok akıcı bir yazı stilin var. Bu bilgilerin bana ileride de yardımcı olacağına inanıyorum. Umarım bende senin gibi başarılı olabilirim. Şu an nerdesin

  12. ennur says:

    Çok teşekkür ederim. Sayende projemden 100 aldım. Bunu bilmeni istedim. Şu an neredesin bunu çok merak ediyorum? Bu yazıların hepsini okuyacağım’ Bana bu imkanı verdiğin için sana tekrardan teşekkür ediyorum

Yorum yazın