Kyoto’da Sonbahar


[singlepic id=833 w=200 h=150 float=left]O Japonya’ya ait resimlerde gördüğünüz renklerin her tonunu barındıran muhteşem ağaçların ve göletlerin olduğu yer var ya, işte orası Kyoto: İlkbaharda erik ve kiraz ağaçlarının meyve verdiği ve sonbaharda ağaçların yapraklarını döktüğü dönemler şehrin en güzel zamanları, yani buraya seyahat etmek isteyenler Nisan-Mayıs ve Ekim-Kasım aylarında gelmeye çalışsın. Son derece geleneksel bir yer, eski tip ahşap Japon evleri ve özenle düzenlenmiş bahçelerle dolu şehrin bu sokaklarında gezmek insanı zamanda birkaç yüzyıl geriye götürüyor, Japonların o görkemli dönemini bizzat yaşamış kadar oluyorsunuz. Kyoto, Japonya’da Tokyo’yla birlikte en turistik yer, gözlemlediğim kadarıyla da Tokyo’ya nazaran daha turist-canlısı ama daha pahalı. Çoğu yerde İngilizce bilgiler var, restaurantların hepsinde İngilizce menü bulunuyor ve halk nispeten[singlepic id=811 w=200 h=150 float=right] daha iyi yabancı dil biliyor. Bu güzel şehirde beni misafir edecek sıradaki host’um ise Matsumi. Kendisi Kyoto Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’nde okuyan çok şeker bir kız. Buluşma noktamıza kararlaştırdığımız saatten tam bir saat geç gitmeme rağmen hiç kızmadı, o kadar süre onu yağmurun altında beklettiğim için çok üzüldüm. İngilizce çok iyi bilmiyor ve her Japon gibi konuşurken çok utanıyor ama sıcaklığı sayesinde anlaşmamız hiç zor olmadı, hatta çok eğlendik beraber. Tokyo’da tanıştığı Avustralyalı bir kız arkadaşı da bu gece varacakmış, beraber kalmamız sorun olur mu diye sordu. [singlepic id=865 w=200 h=150 float=left]Avustralya deyince mutlu oldum birden, Natsumi’ye tam aksine harika olacağını söyledim ve Jess ile buluşmadan önce gezmeye karar verdik. O akşam ünlü bir tapınakta düzenlenen bir festivalin son günüymüş ve festival için tapınağı geç saatlere kadar açık tutuyorlarmış. Osaka’daki dileğim gerçekleşti sonunda, hem de Kyoto’nun en ünlü tapınağında olması ayrıca şahane. Natsumi’nin iki bisikleti varmış, başladık tapınağa doğru sürmeye. Şehir bisiklet sürmeye çok elverişli, sokaklarda zaten bol sayıda bisikletli var. Çok geçmeden tapınaktaydık. Bulunduğu yer Kyoto’nun en eski yerleşim yerlerinden biri, geleneksel sokakların ve evlerin arasında bir Kurosawa filmindeydik sanki. Kodai-ji Tapınağı festivalin son günü olması sebebiyle aşırı kalabalık, [singlepic id=815 w=200 h=150 float=right] alabildiğine uzun sıranın en arkasına geçip yavaş yavaş her köşesini gezmeye koyulduk devasa yapının. Minik çay evleriyle, kıpkırmızı yaprakların su üzerinde yaptığı yansımalarla, bambu ormanıyla, bahçesinde kumdan yapılmış ejderha figürüyle harika bir yerdi, bayıldık. O kadar oyalanmışız ki uzun zamandır yemek yemediğimizin farkına vardığımızda saatler geçmişti. Natsumi’yle tapınakta muhabbet ederken geleneksel Okinawa içkisi Awamori’yi sormuştum. O da bir düzenli olarak gittiği Okinawa restaurantı olduğunu ve beni götürebileceğini söyleyerek en güzel cevabı verdi. Şu Myanmar’dan sonra şansım hep yaver gidiyor, karşıma hep iyi insanlar çıkıyor. Böyle devam etsin aman aman 🙂

Hemen bisiklete atlayıp restauranta gittik. Çok küçük bir yer, toplam iki masa ve beş tane bar sandalyesi var. Ama mekanın içi çok geleneksel, Okinawa müzikleri, Okinawa içkileri ve Okinawa’lı garsonları ile orayı yaşatan bir yer. Okinawa’yı bilmeyenler için yazayım, Japonya’dan 550 km uzaklıkta olan bu küçük ada Japonya’nın geleneklerine en bağlı ve yerleşim olarak en eski yerlerinden biri olarak geçiyor. Karate başta olmak üzere Japon dövüş sanatlarının beşiği, hatırlayanlar olur belki, Hattori Hanzo da Okinawa’lı 🙂 Japon’ların çoğu zaman anlamakta zorlandıkları ayrı bir lehçeleri var. Aynı zamanda dünyanın ortalama en uzun yaşayan(82 yaş) halkı Okinawa’lılar, sadece uzun değil çok sağlıklı bir yaşam geçiriyorlar. 100 yaşın üzerinde 500’e yakın kişi varmış küçük adada, bunların bir kısmı ise sıradışı yetenekleri ile dünya çapında ünlüler. Örneğin karate ustası Seikichi Uehara, 30’lu yaşlarındaki bir boks şampiyonunu yendiğinde tam 96 yaşındaydı, maç televizyondan verilmişti. Ada 2. Dünya Savaşı sırasında Amerika’nın eline geçti ancak 1972’de ada ait olduğu yere, Japonya’ya geri verildi. Günümüzde ise hem Japon’ların hem de buraya turist olarak gelen yabancıların en çok görmeyi istediği yerler arasında bulunuyor. Ancak ulaşım konusunda fazla alternatif yok, uçaklar çok çok pahalı ve feribotla gitmek isterseniz üç günlük yolculuğa katlanmanız gerekli. Ama tam anlamıyla muhteşem bir yermiş, sorduğum host’larımın hepsi en az birer kere gittiğini söyleyip beni kıskançlığa boğdular. Artık tekrar ne zaman gelirim buraya bilmiyorum ama o gün geldiğinde Okinawa’yı görmek listemin en üst sırasında olacak.

Awamori, Okinawa’nın ülke çapında[singlepic id=819 w=200 h=150 float=right] meşhur olmuş iki içkisinden biri(diğeri ise şişe içinde yılanla birlikte verilen sake -habushu, ama Okinawa dışında yok). Her yerde bulması o kadar kolay değil, genellikle Okinawa restaurantlarında ya da izakayalarında yudumluyor insanlar bu sert içkiyi. İçeri girer girmez menüye göz attık. İki sayfa dolu awamori çeşidi vardı, %20’den %55’e kadar değişen oranda alkol miktarı ve çeşitli aromalarıyla belli ki mekanın yıldızı oydu. Shot usülü, buzlu bardakta ya da suyla birlikte içilebiliyor. İçkinin yanında tipik Okinawa yiyecekleri söyledik, Okinawa müzikleriyle ve etraftaki Okinawalı insanlarla harika zaman geçirdik. Bar sandalyelerinde yerel kıyafetleri(yukata) içindeki halk içip içip birbiriyle şakalaşıyor, yaşlı bir amca her shot’tan sonra cesaretlenip yanındaki [singlepic id=821 w=200 h=150 float=left]kimonolu teyzeyle flört etmeye çalışıyordu. Hemen dışarıda ise iki geyşa, önemli oldukları belli olan iki işadamının(ya da yakuza patronlarının) kollarına takılmış, gecenin karanlığına doğru yürüyorlardı. Gerçek geyşa görmek çok zordur dedi Natsumi, hatta gördüğünde kendisi bile şaşırdı. Böyle anları asla satın alamazsınız, turist olarak geldiğinizde bu tip yerlere hiç gelmezsiniz, çünkü bilmezsiniz. En güzeli couchsurfing’ten birilerini bulup beraber gezmek, işte o zaman yolculuktan aldığınız zevk kat be kat artıyor. Sistemin bu kadar başarılı olmasındaki en büyük sebep oluşumun içinde parasal bir beklenti olmaması ve tamamen güven ve samimiyet üzerine kurulması. Gerisi kendiliğinden geliyor ve çoğu zaman uzun sürecek arkadaşlıkların tohumları atılıyor. Mesela Anna’dan az önce bir e-mail geldi, ben gittikten sonra beni ne kadar özlediklerini ve tekrar görmeyi dilediklerini yazmış. Biliyorum ki seneler geçse de Japonya’da beni hep hatırlayacak, arkadaşım diyebileceğim birileri var artık. Umarım söz verdikleri gibi Yeni Zelanda’ya gelirler de tekrar görüşebiliriz..

Peşi sıra giden awamori’lere ve Okinawa tarzı eğlenceye kendimizi kaptırmışken Avustralya’lı Jess çıkageldi. Tokyo’dan yeni gelmiş, Snowboard gezisi için ülkenin kuzeyine gidip gelmiş. Tabi fırsatı hiç kaçırmayıp başladım Avustralya hakkında soru yağmuruna. Aslen Avustralya’lı değilmiş, İngiliz’miş. Uzun süre Londra’da yaşadıktan sonra değişiklik olsun diye Sydney’e yerleşmiş. Şu anda ise dünyayı gezmekle meşgul, bir sene boyunca dünyanın bir çok bölgesine tek başına seyahat etmeyi planlıyor. Ona gittiğim yerler hakkında tavsiyeler verdim, o da bana bol bol Avustralya’yı anlattı. Eve gitme zamanı geldiğinde bisikletleri bırakıp taksiye atladık, o halde bisiklet sürmek suçmuş. Ben de ilk ve son Japon taksisi deneyimimi yaşamış oldum. Saat çoktan geceyarısını geçmişti, zaten pahalı olan taksi ücreti gece tarifesinde iyice uçtu: 5 dakikalık mesafe için tam 1700YEN(40TL) verdik. Yine de sarhoş halde bisiklet sürmekten iyidir 🙂 Natsumi’nin evi oldukça küçük, yatak odası yoktu, o yüzden salona yer yatağı serip üç kişi yanyana yatmak zorunda kaldık.

[singlepic id=855 w=200 h=150 float=right]Ertesi gün Natsumi erkenden kalkıp işe gitmek için hazırlandı, okula gitmediği zamanlarda çalışıyormuş. Jess’le ben de biraz daha uykunun zararı olmaz kafasındaydık 🙂 Uyandığımızda gün çoktan yarılanmıştı. Tipik Japon kahvaltımızı(Miso çorbası, pilav, yeşil çay) ettikten sonra dışarı çıkıp beraber gezmeye başladık. Evin hemen yakınlarında Filozof Yolu diye geçen ve birçok tapınağa kollarını veren uzun bir sokak varmış. Oraya vardığımızda neden bu ismi verdiklerini anlamamız çok sürmedi; kıpkırmızı, tupturuncu, sapsarı, yemyeşil yapraklı ağaçlarıyla, yolun tam ortasından geçen deresi ve derenin üzerindeki sevimli köprüleriyle eminim tarih boyunca birçok düşünüre, sanatçıya ve hükümdara ilham veren bir yer olmuştu. Ağaçlardaki o renklerin doğal olduğuna inanamıyorsunuz, sanki biri eline fırça alıp boyamış gibi. Etrafındaki tapınakların da hepsi Japon tarihinde oldukça önemli yere sahip ve çok çok eski binalar. Gezdiğimiz her tapınağın kendine has bir sihri vardı, günlük işlerini ayinsel bir incelikle yerine getiren Japon halkı ise muhteşem bir seyirlikti. Ama işte ülkenin geri kalanında olduğu gibi buradaki tek problem tüm bölgenin saat 5’te kapanıp karanlık çöker çökmez bomboş hale gelmesi. O yüzden biz de geri döndük görülecek yerlerin çoğunu bir sonraki güne bırakarak. Jess akşam Japon bir arkadaşıyla [singlepic id=857 w=200 h=150 float=left]buluşacaktı, ben de evde Natsumi’yi bekledim çünkü önceki gün verdiği öenmli bir sözü vardı: sıcak sake içeceğiz! Soğuk olanı iyi ama bir de sıcak olanı dene bakalım, diyip gülmüşlerdi geçen gün. Neden güldüklerini içkiyi denediğimde anladım. O kadar lezzetli ve içimi o kadar kolay ki, bir yudumda koca bardağı rahatlıkla bitirirsiniz. Ve boğazı hiç yakmıyor. Bu yüzden kesinlikle çok tehlikeli bir içki, bir şişeyi 5 dakikada bitirip hemen ikinci şişeyi isteyesi gelir insanın. Sonra da gecenin sonunu nasıl getirir belli değil 🙂 O yüzden Japonlar kendi aralarında sıcak sakeyi mümkün olduğunca küçük shot bardaklarında içiyorlar ki, kendilerini sınırlayabilsinler. Bizde de neyse iki küçük şişe vardı da, herhangi bir kargaşaya neden olacak kadar sarhoş olmadık. Ama şu satırları yazarken bile canım nasıl istiyor anlatamam. İyi ki son günlerime doğru denedim, yoksa alkolik olup kalırdım uzakdoğuda 🙂

[singlepic id=897 w=200 h=150 float=left]Güzel içkinin üzerine ertesi gün erken kalkamadım tabi ki. Natsumi’nin o gün öğlen dersi varmış, o benden de çok uyudu. E son günüm, olabildiğince faydalanayım diye hemen hazırlanıp dışarı attım kendimi. Kyoto’da otobüsle dolaşmak daha kolay, otobüs haritaları sayesinde gideceğiniz yere hangi otobüsün götürdüğünü bulmak zor değil. Duraklar ise şahane, o durağa ait otobüslerin o anda hangi durakta olduğunu ekranda gösteriyor, böylece aman otobüsüm kaçtı mı, gelecek mi diye düşünmenize gerek kalmıyor. Tren istasyonu ilk durağımdı. Oldukça lüks olan istasyonun Shinkansen(Kurşun tren) kısmı var, her şehirde bulmak kolay olmadığı için oraya gidip meşhur trenlerin fotoğrafını çekmek istedim. Tüm yolculuğum boyunca şehirlerarası uzun mesafede trenleri kullanmamaya karar vermiştim çünkü çok pahalılardı, uçakla gitsem bile daha ucuza gelirdi. Ben de hep gece otobüsüne[singlepic id=873 w=200 h=150 float=right] bindim, böylece zamandan olmasa da paradan aşırı tasarruf etmiş oldum. Ancak aklınızda olsun, Japonya’da sadece turistlere özel güzel bir uygulama var. Zamanı bol olup da birbirinden uzak şehirlere gitmek isteyenler için düşünülmüş: Japan Rail Pass ve fiyatı 36000YEN(876TL)’den başlıyor. Ama karşılığında en kısa mesafesi 100$ olan süper hızlı ultra teknolojik trenleri dilediğiniz kadar kullanabilirsiniz. Bu trenler hızlarına göre Nozomi, Hidari ve Kodama olmak üzere üçe ayrılmış. En hızlısı olan Nozomi ortalama 300km hız yapıyor, benim otobüsle 9 saatte gittiğim 510km’lik Tokyo-Osaka arası yol Nozomi’yle sadece 2,5 saat. Ancak bu kadar hız bile Japonlara yeterli gelmemiş, uzun süredir geliştirilen ve deneme aşamaları yapılmakta olan Maglev isimli bambaşka bir tren sistemi, trenle yolculuk deneyimini apayrı bir seviyeye taşıyacak. Özel raylarda, rayla temas etmeden ilerleyen efsane bir manyetik teknolojiye sahip bu trenlerin hızı ortalama 500km/saat, maksimum hızı ise 581km/saat, yani dünya rekoru! Bu tren sayesinde Tokyo-Osaka 67 dakika olacakmış, böylece dünya üzerinde ilk defa tren ile uçağın aynı rotadaki yolculuk süresi eşitlenecek. Havaalanı gidiş-geliş ve bekleme sürelerini katarsak, trenin ne kadar avantajlı olduğunu söylemeye gerek yok. Tabi fiyatının ne kadar olacağını düşünmek istemiyorum 🙂

[singlepic id=871 w=200 h=150 float=right]Platforma geçip hayran hayran her tip trenin fotoğraflarını çektikten sonra istasyonun ramen katına gittim. Evet, sadece ramen yemeği veren restaurantların olduğu ayrı bir kat yapmışlar, içeri istediğinizde herhangi bir restaurantın önündeki makineden yemeğinizi seçip sıra numaranızı alıyorsunuz, yemeğiniz hazır olduğunda sizi içeri alıyorlar. Artık son günlerim ya, tüm Japon klasiklerini son bir kez denemeliyim. Bu sefer ramene veda zamanı. Yanında pilav söylemiştim, değişik bir şekilde getirdiler. Kase pilavın yanında pişmemiş bir adet yumurta! Yumurtayı kırıp pilavın üzerine o şekilde döküyorsunuz ve afiyetle yiyorsunuz. Yine Japonlara özgü başka bir deneyim, bayıldım. Ramen de çok iyiydi o yüzden büyük bir memnuniyet içinde şehri yürüyerek turlamaya karar verdim. Daha çok tapınak gezmek yerine şehrin eski mahallelerini gezmeyi koymuştum kafama, o yüzden Natsumi’nin önerisini dinleyerek Gion’a gittim. Burası aslında alışveriş caddelerinden oluşan lüks bir bölge ama caddeden ayrılan bazı dar sokaklar şehrin en eski mahallelerine ev sahipliği yapıyor. Bunlardan en meşhuru Hanami-koji. Kimono ve yukatalarını giyinmiş halk, [singlepic id=883 w=200 h=150 float=left]eski evleri ve eski adetleri ile saatler geçirilesi bir sokak. Ve tabi geyşa görmek için de bir numaralı yer. Evet geyşalar, günümüzde sayıları çok çok azaldı ve onları görebileceğiniz son yerlerden biri Kyoto. Aşağıda ayrıca bahsettim ama onları ilk defa tam karşımda gördüğümde bayağı bir heyecanlandığımı söylemem lazım 🙂 Başka bir dünyadan gelmiş gibiler, giysileri ve makyajları zaten çok çok ilginç ama her hareketleri de o kadar çalışılmış ve özenli ki saygı duymamak imkansız. Zaten Japon halkı, çok eski bu geleneği devam ettiren bu son geyşalarla gurur duyuyor ve tamamen saygı duyuyor. Bu arada bu sokaktan ana yola(Shijo-dori) çıkıp biraz ilerlediğinizde şehrin en ünlü tiyatrosu var(Minamiza Kabuki Tiyatrosu). Buraya öğlen vakti gelip kameranızı hazır edip beklemenizi şiddetle tavsiye ederim. Çünkü belli saatlerde bu tiyatroda gösteri yapılıyor, bu gösteride geyşalar yeteneklerini sergiliyorlar. Oyun bittiğinde ise geyşalar ana kapıdan çıkarak yerlerini sıradakilere bırakıyorlar. Bu esnada istemediğiniz kadar geyşa görebilirsiniz.

Akşam artık gitme zamanıydı ama[singlepic id=895 w=200 h=150 float=right] host’umu son bir kez görmek istiyordum, o yüzden saat 8’de şehir merkezinde buluşmak üzere sözleştik. İki İtalyan genç de gelecekti, couchsurfing’ten tanışmışlar ama gittiğimizde onların yolu karıştırdığını ve bizden bir saat uzaklıkta olduklarını öğrendik. Telefonları da olmayınca ayrılmaktan başka çaremiz yoktu. Jess, Natsumi ve ben bir izakayaya geçip son içkilerimizi içtik, son fotoğraflarımızı çektik ve her zamanki gibi ilginç yeni yemekler tattık. Tavuk derisini top haline getirip servis ediyorlardı, tadı beklediğimden daha iyi çıktı. Yanında ise güveçte tereyağlı mantarlı pilav. Türk usülü oldu bu, hoşuma da gitmedi değil 🙂 Bir saat orada takılıp kızlarla vedalaştıktan sonra istasyona, otobüse bineceğim yere doğru yola çıktım. Sabah erken saatte Japonya’daki son durağım Hiroşima’ya varmış olacağım.

Geyşalık

[singlepic id=882 w=200 h=150 float=left]Geyşalık Japonya’nın en eski ve ünlü geleneklerinden. Çoğu zaman yanlış anlaşıldı, fahişeliğin bir türü olduğu iddia edildi ama aslında o kadar basit değil. Geyşaların zaten müşterileri ile yatması kesinlikle yasak, kuralı bozanlar geyşalıktan çıkartılıyorlar. Geyşalar 12 yaşından itibaren(tamago) geyşa evinin sahibesi(okamisan) tarafından birçok alanda yetiştiriyorlar. Genç yaşlarına geldiklerinde ise(meiko) hepsi sanattan iyi anlar, klasik dansı icra edebilir, shamisen isimli üç telli enstrümanı çok iyi çalabilir, birçok şiir okuyabilir, şarkı söyleyebilir ve çay servisi yapabilir hale geliyorlar. Sürekli ipek kimonoları içinde, bellerine bağladıkları obi ile gezmek zorundalar. Bütün geyşaların içinde sanatçı kimliği var ve sosyal iletişim ve jestler konusunda tam bir prenses kadar iyi yetiştiriliyorlar. Zaten “gei” sanat, “geisha” ise sanatla yaşayan kişi anlamına geliyor. Tek sıkıntı bu kadar kültürlü ve donanımlı kadınların hizmet ettiği kitlenin günümüzde sadece zengin işadamları ve gangsterler olması. Hükümdarlara, samuraylara ve köylerin efendilerine hizmet ettikleri[singlepic id=885 w=200 h=150 float=right] dönemde daha çok saygı duyuluyorlardı, şimdi ise parasını veren düdüğü çalıyor gibi olmuş, aldıkları o kadar eğitim ise boşa gidiyor tabi. Bu arada “Bir Geyşanın Anıları” filmini izleyenler vardır, Japonlar o filmden nefret ediyor, karakterin gerçek geyşa kimliğini asla yansıtmadığını söylüyorlar. Bu arada iyi bir geyşa olmak için gereken minimum yaş 35 imiş, yüzlerine tebeşir beyazı boya sürmelerinin nedeni yaşlarını belli etmemek olabilir. Japon erkeklerinin en çekici buldukları yer bir kadının ensesi olduğu için de, saçlarını toplarken enselerini açıkta bırakırlarmış. Bu arada erkeklerin de geyşa olabildiğini, kendilerine “otoko geyşa” denildiğini belirteyim. Son bilgi, günümüzde tüm Japonya’daki geyşa sayısı 1000’den azmış. Bunun büyük kısmının Kyoto’da, Gion’da yaşadığını yazmıştım dimi? Tabi geyşalarla zaman geçirmenin fiyatını merak edenler vardır, ne kadar doğru emin değilim ama bir yerde okumuştum; 2 kişi geyşalarla beraber kısa süreli bir çay evi eğlencesinin fiyatı 150,000YEN(3700TL) imiş.

Kimono

[singlepic id=879 w=200 h=150 float=left]Geleneksel Japon giysisine kimono deniyor. Genellikle ipek olanını giymek makbul ve fiyatı tahmin edileceği gibi aşırı pahalı. İyi kalite bir kimono 10000$ civarında satılıyor. Sebebi günümüzde kimono üreticilerinin hızla azalması ve talebin azalması. Japon genç kızlar artık kimono almıyor tabi. Natsumi anneannesinin zamanında kimononun günlük hayatta giyildiğini ve on adet kimonosu olduğunu söyledi. Kyoto’da az sayıda da olsa kimonosu içinde dolaşan Japon teyzeleri görebilirsiniz, özellikle lüks ve pahalı yerlerde karşınıza çıkarlar. Halk ise daha çok yukata giyiyor. Kimono kadınlar için uygunken, yukatayı kadın erkek herkes giyebiliyor. Fiyatı daha ucuz ve halk arasında kullanımı daha yaygın. Gençler ise festivallerde üzerlerine yukata geçirip dolaşmayı çok seviyorlarmış, hatta bazı tapınaklar ve müzeler yukata giyerek kapısına gelenleri içeri bedava alıyormuş. Bir kimono kiralayıp, ardından geyşa usülü hazırlanıp hatıra fotoğrafı çektirmek isterseniz Kyoto’da çok sayıda yer bulabilirsiniz. Fiyatı 8500YEN(200TL).

Çay seromonisi

[singlepic id=805 w=200 h=150 float=right]Japonya’nın bir çok yerinde düzenleniyor ama en ustasından en kaliteli çayı deneyebileceğiniz yer tabi ki Kyoto. 2000YEN’e düzenlenen ve rezervasyonla katılabilinen bu törenlerden birini yakalarsanız, deneyiminiz şu şekilde olacaktır(ben gitmedim, duyduklarımı aktarıyorum): Minik, ahşap çay evlerinden birine girdiğinizde çay ustasının karşısına diziliyorsunuz. Size yeşil çayın(matcha) nasıl üretildiğini, iyi çayı nasıl anlayabileceğinizi, nasıl hazırlayacağınızı ve hangi görgü kurallarına dikkat edeceğinizi sırayla anlatıyor. Tabi ki burada her şey gibi çay içmenin de uzun bir kurallar listesi var. En önemlisi çayı hazırlamak için kullanılan malzemeler seramik olmalı ve yeşil çay tozu özel malzemeler aracılığıyla karıştırılmalı. Hediye dükkanlarında satılan çay setlerinin fiyatları 20$’dan başlayıp 1000$’a kadar çıkıyor. Çay tozunu ise tabi ki en uygun fiyata burada bulursunuz.

Hanami

Japonya’nın en önemli festivali. Baharda çiçeklerin meyve vermesiyle başlayan(Nisan başı) bu “çiçek izleme” festivali boyunca tüm işyerleri tatil oluyor, bu sürede Japonlar erik ve kiraz çiçeklerinin altında piknik kurup gece saatlerine kadar eğlenip içiyorlar. Sakeler ve shochu’lar ise peşisıra gidiyor. Neden Kyoto’da yazıyorsun bunu derseniz, ağaçların en olağanüstü renklere büründüğü yer burası, dolayısıyla festival ortamını en yoğun burada yaşıyorsunuz. Nisan ayında buraya gelenler festivali sakın kaçırmasın, halkla beraber doğaya hayran kalmanın ve ardından doyasıya içip eğlenmenin keyfi hiçbir şeye değişilmez.

Hanabi

Bu festival ise Ağustos ayında düzenleniyor. Havai fişeklerin en güzellerini Japonya’nın her köşesinde izleyebilirsiniz bu festival boyunca. Gençler gündüz vakitlerini yukatalarını giyinmiş şekilde tapınaklar ziyaretleri ve fotoğraf çektirme ile geçirirken akşam vakti şehirlerinin belirlenmiş bölgelerinde toplanıp muhteşem ışık gösterilerine tanık oluyorlar. Bu arada yılbaşında havai fişek gösterileri pek adetleri değilmiş, dışarı da çok çıkmazlarmış. Daha çok aile ile birlikte geçirilirmiş bu gün, devlet kurumları da bir haftalık tatilde olduğundan imkanı olanlar tatile çıkarmış.

JAPON MUTFAĞI – BÖLÜM 3

[singlepic id=896 w=200 h=150 float=left]Japonlar’ın temel besinleri şunlar: pirinç, yosun, tofu, soya filizi. Sosyalarak ya da sade, hepsini yemeklerde o kadar güzel kullanıyorlar ki, bu yemeklerden sıkılmanız imkansız. Üzerine çeşit çeşit et karışımları kullanarak birbirinden farklı ve lezzetli yemekler çıkıyor ortaya. Bunlardan Kyoto’da denediğim birçok yemek oldu. Şehre özel herhangi bir yiyecek yoktu ya da vardıysa da ben göremedim ama halihazırdaki çeşit fazlasıyla yetiyor. Jimami tofu, fıstık ezmesi ve tofunun karıştırılmasıyla hazırlanan harika bir atıştırmalık. Goya chanpuru ise yumurta, filiz(moyashi), ince dilimlenmiş et ve acı kavunun(goya) yağda kızartılmasıyla hazırlanıyor. İkisi de Okinawa’ya özgü yiyecekler ve oraya özgü restaurantlarda sipariş edilebiliyor. Tadları harika, mutlaka deneyin.

Hiroşima ise tüm Japonların ne kadar zengin mutfağı olduğunu günlerdir bana anlatıp durduğu, yemek tavsiyeleri verdiği bir yer çıktı. Yemeklerinde daha çok balık eti kullanılıyormuş ve okonomiyakisi harikaymış(hiroshimayaki diyorlar 🙂 ). Son günlerimi orada geçirecek olmam harika, ülkeden ayrılırken güzel birkaç ziyafet çekmenin hiç zararı olmaz 🙂


You may also like...

Yorum yazın