Yeni Delhi vs Eski Delhi


Bir şehir kendi içinde bu kadar farklı olabilir mi? Metroda bir durakta iniyorsunuz, kendi ülkenizde göremeyeceğiniz lüks, özenle çizilmiş geniş caddeler, yemyeşil parklar ve görkemli malikaneler; hemen bir sonraki durakta ise daha önce ülkede gördükleriniz de neymiş dedirten karmaşa ve kalabalık, bir ucundan girip diğerinden çıkmanın yarım saat sürdüğü daracık sokaklar, etraftan yayılan mide bulandırıcı kokular ve fakirlikten kıvranan halk. Delhi aşırılıkların şehri, ortasını görebilmiş değilim orada geçirdiğim iki gün boyunca. Ama kendine has bir çekiciliği var ve işte bu yüzden dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri durumunda.

[singlepic id=419 w=200 h=150 float=left]Bu seferki tren maceram şöyle oldu: Rishikesh tren istasyonuna trenimiz ilginç bir şekilde zamanında vardı, 25 dakikalık bekleme süresi de varken vagonumu bulup kurulmayı planlıyordum ama o da ne, benim vagon ortalıkta yok! Hindistan’da birşey de sorunsuz hallolsa şaşacağım 🙂 Panik başlıyor tabi, sorduğum insanlar da yardımcı olamayınca platformda öylece bekliyorum. Sonra kümeleşen insanları görüyorum trenin başında, tahminimce benimle aynı sorunu paylaşıyorlar. Yanlarına gittiğimde öğreniyorum ki bizim vagonlar trenin başına monte edilecekmiş birazdan.. İyi en azından içim rahat artık, yarım saat sonra vagonlar birleşiyor ve koltuğuma kuruluyorum. Geçirdiğim en rahatsız yolculuklardan biri daha, trenin içi o kadar soğuk ki polar ve üzerimdeki çarşaf bile fayda etmiyor. Özellikle son iki saati titreye titreye geçirip Delhi istasyonuna vardığımızda vagondan ilk atlayanlardan biri oluyorum. Vardığımızda saat 8 civarı olduğu için metroyu kullanmak istiyorum, otelimin olduğu yere sadece bir durak uzaklıkta. [singlepic id=435 w=200 h=150 float=right]Metro çok başarılı bir şekilde şehrin her yanına hizmet veriyor (bizimkilere kapak olsun), ancak Hintli gariplikleri burada da karşımızda: her metro durağının girişinde aşırı güvenlik önlemleri var, önce 5-10 dakika sıra bekleyip x-ray’den geçiyor ve elle muayene ediliyorsunuz, ardından çantanızı cihazlardan geçiriyorsunuz. Sanki uçağa bineceğiz. Her iki anonstan biri de hırsızlara dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili. Platforma iniyorsunuz, önemli hatlarda her platformda en az 10 görevli var, herkesi kapı hizasında tek sıraya sokuyor. Şok içerisindeyim, bu ne düzen, doğru yerde miyim diye düşünürken trenin gelmesiyle sorumun cevabını alıyorum: O tek sıra var ya, tren geldiği anda üçgen oluyor, kapılar açıldığı anda herkes birbirini ittirip içerden koltuk kapmak için neredeyse birbirini eziyor, içeridekiler ise tabi ki dışarı falan çıkamıyor. Evet, doğru yerdeyim 🙂 Ayağıma basanlardan, sürekli arkadan ittirenlere, yoldan geçerken çarpanlara, kısaca çok hırpalandım burada ama bir daha ne zaman geleceğim, bunun bile tadını çıkartmaya baktım 🙂 Yeni Delhi [singlepic id=426 w=200 h=150 float=left]durağına varıp otelimin bulunduğu Paharganj bölgesine doğru ilerliyorum. Paharganj tam sırtçantalı bölgesi, sinsi bakışlı satıcılar ve tekinsiz tiplerle dolu. Otelime bir şekilde vardığımda aynı tekinsizlikte olan resepsiyoncu odama 12’de yerleşebileceğimi söylüyor. Ben de madem istasyona gidip bir sonraki tren biletimi alayım diyorum. Ülkede bazı trenlerde yerler aylar öncesinden bitiyor, ancak turistler bu trenleri kullanabilsin diye sınırlı sayıda (tren başına 2-3) kontenjan ayrılıyor “Foreign Tourist Quota” diye. Ben de Goa-Mumbai arası bineceğim trende FT kontenjanı olduğunu görünce(Hintliler için biletler bitmiş ve sırada bekleyen 200 kişi var!) Delhi istasyonundan alırım diye düşünmüştüm. İstasyonda turist bilgi merkezine geçiyorum, inanılmaz bir sıra var. Ve adamlar numaralı bekleme sistemi bile yapmamışlar, koltuklarda oturanlar aslında sıra oluşturmuş oluyor ve baştaki kişi gişeye geçtiğinde oturan herkes bir kişi yana kayıp boşluğu dolduruyor. Tabi Hindistan’da olduğumuz içinde araya kaynayanlardan sıra uzadıkça uzuyor. Tam 1,5 saat bekledikten sonra gişeye varıyorum ve biletimi kapıyorum.

Dönüş yolunda kahvaltımı etmek için güzel ve olabildiğince temiz bir yer seçiyorum (burası turistlerin [singlepic id=422 w=200 h=150 float=right]en çok gıda zehirlenmesiyle karşılaştığı yerlerden bir tanesi, dikkat etmek lazım) ve 2$’lık krallar gibi kahvaltımı ettikten sonra artık otelime dönebilirim. Eşyalarımı koyup tekrar dışarı çıkıyorum, görülecek yerleri gezmeye başlamak lazım, fazla zaman yok sonuçta. Metronun nimetlerinden yararlanıp –ama güvenlik, vs derken bir o kadar oyalanıp- ilk durağım Qutub Minar’a varıyorum. Biraz şehrin dışında olan mekan aslında UNESCO listesindeki bir minareymiş, bizim memlekette zaten minareden bol şey yok, o yüzden dışarıdan iki üç foto çekip dönerim diyorum. Durakta Hintli bir elemanla tanışıyorum, benim gibi yeniymiş buralarda, Kerala’dan kalkmış gelmiş. Komik eleman, taksiyle gidelim diyor taksiciyle pazarlık yapamıyor, yürüyelim diyor kayboluyoruz, otobüs diyor aradığımız otobüs bir türlü gelmiyor. Sonunda bir şekilde vardık, o içeri girerken ben dışarıda bekledim. Şansıma yapı duvarlarla çevrilmiş, pek malzeme çıkmıyor ama 250Rupi giriş ücretini vermek de hiç istemiyorum. Geri dönüyorum sonuçta, sırada India Gate var. Oraya gitmek için metrodan indikten sonra Rajpath, yani “Kral’ın Yolu”ndan yürümek gerekiyor. İşte o bahsettiğim tertemiz ve geniş caddeler burada. Aileler yolun iki yanındaki parklarda keyif yapmakta, [singlepic id=420 w=200 h=150 float=left]gençler ise milli sporları kriket oynamakta. Anıtın orada kutlamalar varmış, onları izleyip oyalandıktan sonra bir şeyler yemek için Connaught Place denen alışveriş bölgesine gitmeye karar veriyorum. Yine aynı genişlikte caddeler, devasa bir meydan, meydanı çevreleyen yuvarlak tek sıra bina ve binanın katlarındaki mağaza ve restaurantlar. KFC çarpıyor gözüme, hemen dalıyorum. Yediğim tavuk tam rezalet, ülkemizde olsa geri verilip değiştirilmesi istenirdi ama o kadar tatlı geliyor ki etsiz geçen günlerden sonra, tadını hiç umursamıyorum bile 🙂 Bu arada bu KFC menüsü Hindistan’da yediğim en pahalı yemek oluyor (250Rupi), Hint restaurantlarında üç tabak yemek artı içecek bile daha ucuz 🙂 Neyse sonuçta karnım doydu, otele gidip dinlenmek kalıyor bana da.

Goa’ya gidecek uçağım saat 5:40’ta, sabah erkenden kalkıp gezilmedik yerleri gezeyim. Bu arada dün tren biletini alırken büyük aptallık etmişim, şimdi Goa aslında şehir değil eyaletin ismi ve aldığım biletteki istasyon kalacağım otele 60km uzaklıktaymış, bir de gece treni, o saatte taksiden başka araç bulamam. Hem de varacağım yer bile Mumbai değilmiş, oraya 1 saat uzaklıkta Panvel diye bir şehirmiş. Hemen bileti değiştirmeye [singlepic id=425 w=200 h=150 float=right]gidiyorum, bu sefer hazırlıklıyım ama. Ofisin açılış saati olan 8’de kapılarına dayanıp ilk girenlerden biri oluyorum. 40Rupi fazla değişim cezası ermiş oldum ama artık trenim doğru duraktan kalkıp şehir merkezine varacak. Bu arada bir karar daha alıyorum, plana göre Mumbai’de üç gün kalıp bunun iki gününü şehre 400km uzaklıktaki Ellora Mağaraları’nı ziyaret ederek geçirecektim, çünkü UNESCO listesindeki bu tarihi yapılar yolculuğumun başından beri en çok merak ettiğim yerlerin arasındaydı ama şu anda bütün bundan vazgeçip Mumbai’de sadece tek gün geçirmeye karar verdim. Sebep artık yorgunluk çanlarının çalmaya başlaması, bedenim bu kadar yüksek tempolu Kuzey Hindistan macerasından sonra “Mumbai’ye git, gün boyunca dolaş, gece trenine bin, sabahtan akşama kadar mağaraları gez, tekrar gece treniyle dön, bütün gün şehri dolaşıp gece uçağa bin” şeklindeki planı kaldıramaz, yolun ortasında iflas ederdi. Ben de Goa’da 5 gün geçirip kendime geleceğim ve geri kazanacağım enerjiyle Mumbai’de bir günde gezilecek her yeri görüp yoluma rahat rahat Tayland’dan devam edeceğim.

Delhi’ye dönecek olursak, ilk hedefim şehrin simgesi Lotus Tapınağı. Aslında burası tapınak değil, ibadet evi olarak geçiyor. Her dinden insanı kucaklayan ve herkesin kendi dini ibadetlerini yerine getirebildiği, 1980 yılında inşa edilmiş devasa ve lotus çiçeği şeklinde bembeyaz bir yapı. Girişi de[singlepic id=427 w=200 h=150 float=left] takdire şayan bir şekilde ücretsiz. Girip bol bol fotoğraf çekiyorum ve Red Fort, yani Kırmızı Kale’ye doğru yola koyuluyorum. Red Fort Eski Delhi’de şehrin en pis, en kaotik bölgesinde. Buraya giden turistlerin hepsi tam önünde değil de bir durak öncesinde (Chawri Bazaar) inip kaleye kadar bisikletli rikşayla gidilmesini tavsiye etmişti. Ben de aynen öyle yapıyorum. Chawri Bazaar’ı kaleye bağlayan yol şu ana kadar gördüğüm en pis yerden daha beter. Sokaktaki hayvanlar bile pislikten hastalanıp ölmüşler, çöplerden dağlar oluşmuş sağda solda, yolda yürüyenler ise birbirini ezercesine ilerliyorlar. Tam Hindistan’ın karanlık yüzü. Rikşacıyla 20Rupi’ye anlaştığım 2km’lik yol 45 dakika sürünce adam beni Red Fort burası diye yanlış yerde bırakıyor. Jama Mescidi’ymiş burası, Red Fort’a artık yürümem gerekli. Ben de o karmaşanın içinde tek turist olarak, üstelik boynumda fotoğraf makinesiyle ilerliyorum. Tüm bakışlar üzerimde, hırsız olduğuna yemin edebileceğim onlarca tip var etrafta ama deli cesareti bendeki de işte. Şu ana kadar sorun çıkmadı ya, başıma hiçbir şey gelmeyecekmiş gibi düşünüyorum. Neyse ki yolu kazasız belasız atlatıyorum, [singlepic id=434 w=200 h=150 float=right]Red Fort’a girmeyip dışarıdan iki fotoğraf çekiyorum (içi en az 3 saatte gezilirmiş ve benim zamanım yok-girişi de 250Rupi) ve Hümayun’ün Mezarı’na gitmek için tekrar metroya atlıyorum. Ünlü hükümdarın görkemli mezarı Delhi’de girişi için para vermeyi düşündüğüm tek yerdi, fotoğraflarda en çok etkilendiğim hep burası oldu. En yakın metro durağından inip 40Rupi verdiğim taksiyle kapısına vardığımızda uçağa az zaman kaldığını farkettim ve yarım saatte içeri girip (250Rupi) her köşeyi fotoğrafladıktan sonra başka bir tuktuka atlayıp geri döndüm. Yapı iyi güzel ama anlamadığım bir nokta oldu, aceleden de kimseye soramadım. Hümayun İslami hükümdardı ama yapıdaki duvarlar Yahudi yıldızıyla dolu. Sebebini bilen varsa anlatıversin bana 🙂

Otele dönüp çantamı sırtladığımda uçağa 2,5 saat kalmıştı. Havaalanına giden ekspres metro hattı [singlepic id=436 w=200 h=150 float=left]varmış, koştur koştur varıyorum 10 dakika uzaklıktaki istasyona. Tren inanılmaz gelişmiş, istasyon da havaalanı gibi, check-in bankoları ve ofisler var. 80Rupi veriyorum ve 18 dakika sonra 16km uzaklıktaki havaalanındayım. Ancak Hindistan’ın oynayacak çok oyunu var daha. Bu tren Terminal 3’e gidiyormuş, benim uçağım Terminal 1’de ve orası da bulunduğum yere 5km uzaklıktaymış. Hayda! Otobüse binmem gerekiyormuş, atladım ilk geçene, 25Rupi de ona verdikten sonra şoförün aheste aheste gidişinden sinir ola ola doğru terminale yarım saatte vardım. Uçağa 1 saat kalmış, check-in’de sıra yok neyse ki. İşlemleri yapıp içeri geçiyorum ve yine buraya özgü aşırılıklar karşımda. Çok güzel bir havalanı, lüks, konforlu ve bedava wi-fi hizmeti var. Dünyanın en iyi 4. havaalanı seçilmiş geçen yıl. Üstelik Hintliler dönüp dönüp size bakmıyor, bayıldım 🙂 Ülke içinde ayrı bir ülke sanki. Tabelalarda uçağımın 1,5 saat gecikeceği yazıyor. Zaten açtım. Ben de birşeyler atıştırıp ne zamandır özlemini duyduğum internetin keyfini çıkartırken uçağım keşke biraz daha rötar yapsa diye düşünüyorum 🙂 Ama daha fazla gecikme olmuyor ve uçaktaki yerlerimizi alıyoruz kısa sürede. İstikamet Goa..

Uçağım GoAir, yani Hindistan’ın ucuz havayolu şirketlerinden biri ama uçaktan çok memnun kaldım. Tabi servis falan yok ama en azından koltukları rahat ve bagaj ücreti almıyorlar. Avrupa’daki benzerleri gibi fırsatçılık ve kurnazlık peşinde değil. Bu arada Goa’ya vardıktan sonra otelime nasıl gideceğimi kara kara düşünüyordum yola çıktığımda. Çünkü 55km uzaklıktaki Anjuna’ya o saatte tek gidiş yolu taksi ve ücreti 900Rupi. Otele mesaj atmıştım, onlar da aynı fiyatı çektiler. Tek başıma o parayı vermek istemiyorum, iki günlük bütçem eder o yahu.. Ben de taksiye ortak bulmak için yanımdaki elemana laf atıyorum. Ulusal ligde kriket oyuncusuymuş, takım arkadaşları maça giderken o sırtından sakatlandığı için memleketi Goa’ya dönüyormuş. Taksiyle mi gideceksin dedim, evet dedi. Hatta yanında bir arkadaşı daha varmış. [singlepic id=438 w=200 h=150 float=right]Süper. Gerçi Anjuna’ya değil, yolun ortasındaki Panjim’e gidiyorlar ama yine de benim payım düşmüş olacak. Sorunsuz bir uçuşun ardından havaalanına varıp eşyalarımızı topladıktan sonra bir taksiciyle anlaşıp çıkıyoruz yola. Toplam 1 saat onların şehri sürüyor, bir o kadar da benim gideceğim yer. 500Rupi vermiş oldum sonunda, cepte kalan 400’le kendime bir ziyafet çekerim artık 🙂 Goa kendine has havasını varır varmaz hissettiriyor, yüksek palmiye ağaçları, ciğerleri dolduran tatlı okyanus kokusu ve tek katlı evler. Otele varıyoruz ama saat geç oldu tabi, her yer kapalı. Resepsiyoncuyu uyandırmak için 15-20 dakika uğraştıktan sonra amacıma ulaşıp odamı kapıyorum. Geniş bahçe içinde sıra sıra bungalovlar var ve ana yoldan uzaktan olduğu için hiç gürültü gelmiyor bu tarafa. Sadece ben ve çekirgeler bozuyoruz gecenin sessizliğini. Daha bir şey görmedim ama burayı şimdiden çok sevdim, kargaşa dolu Kuzey Hindistan’dan sonra artık biraz huzur bulabileceğim 🙂

 


You may also like...

6 Responses

  1. Fatih says:

    Selam Bekran bu yazını yeni okudum, bu yahudi yıldızı konusunu bende merak etmistim camilerde bile var aslına bakarsan turkiyede. Ancak bu yıldız yahudilerin olmadan once Hz.Davut’un mus. Davut yıldızı diye geciyor, islamiyette epeyce kullanılmıs.
    Gerci muhtemelen birileri bukonuda sana cevap yazmıstır. Bunu yayınlamasan da olur, mailin yo diye yorum kısmından yazzdım. Siteyi geriden takip edince eski sorulara takılıyorum.
    Kolombiyadan guzel yazılarını bekliyoruz.

    • Bekran says:

      Evet ben de bir yerlerden bakmıştım Hindistan sonrası. Bilgi için teşekkürler.

      Kolombiya yazılarını da ilk fırsatta ekleyeceğim. Selamlar..

  2. Başak says:

    merhabalar bende hindistana gitmeyi düşünüyorum fakat nasıl anlaşacağımı bilmiyorum ordaki insanlarla nasıl derdimi anlatacağımı da bilmiyorum kosa süre içinde hintçe öğrenemem de

  3. Başak says:

    merhabalar bir şey sormak istiyorum

  4. Başak says:

    anlaşmam kolay olur o zaman

Yorum yazın